Konusan Kitaplar #24 Blog Tur / Labirent: Olümcül Kacıs – James Dashner / Inceleme


4a967cb7-d387-42ae-9180-3fd89807186f

Kitabın Adı : Labirent: Ölümcül Kaçış
Orijinal Adı : The Maze Runner
Serinin Adı : The Maze Runner Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : James Dashner
Çevirmen : Gizem Yeşildal
Yayınevi : Pegasus
Basım : Ocak, 2014
Sayfa Sayısı : 408
Tür : Distopya / Young Adult / Bilim-Kurgu

Hatıla.
Hayatta Kal.
Koş.

Thomas, hafızasını kaybetmiş sadece adını hatırlar bir şekilde tepeden onlarca erkeğin ona dik dik bakışları altında bir Kutu’nun içerisinde uyanmıştır. Geçmişinde ne oldu, nasıl bir yaşamı olduğu veya her şeyin dışında geçmişe dair anılarını nasıl hatırlamayıp, sadece ismini hatırladığı konusunda hiçbir fikri yoktur. Bunların dışında ise neden o çocukların arasına geldiğini, nasıl geldiğini hiç bilmiyordur. Ve özellikle o çocukların ona neden hortlak görmüş gibi batkılarını kesinlikle bilmiyordur.

Sadece bir kutudan çıkıp, çocukların dediğine göre Kayran denilen bir yere gelmiştir.

“Tanıştığımıza memnun oldum, çaylak,” dedi çocuk. “Kayran’a hoş geldin.”

Hala neden geldiğini bilmiyormuş halde, Thomas salak salak etrafına bakarak dolaşırken, etrafında hangi Kayranlı varsa ona tonlarca soru sormaktadır. Tabii ki de her sorduğu sorunun cevabını alamayınca buraya karşı nefreti de bir o kadar artmaktadır. Ama o kadar ergence davranıp o kadar deli saçması soru soruyordur ki utanmasam kitabın içerisine girip ağzının ortasına bir tane çarpasım geldi.

Her neyse Thomas durmaksızın sorularına devam ederken, Kayran’da yaşayan çocuklarda onun kim olduğunu, neden geldiğini çözmeye çalışıyorlardır. Tabii bu arada Izdırap Veren denilen canavarlar da Kayran’ın dışarısında, Labirent dedikleri yerde bulunmaktadır. Bu canavarlar ısırdıkları zaman ya ısırılanı öldürüyordur ya da Değişim adını verdikleri ızdıraplı bir evreden geçmelerini sağlıyordur. Ve Değişim sırasında ısırılan kişi geçmişine dair bir takım hatıralar hatırlamaktadır. Mesela neden oraya gönderildikleri, eski yaşadıkları dünyanın nasıl oldukları ile vs. Yani kısacası Değişim onlar için bir geçiş evresi gibi bir şeydir. Geçmiş ile geleceğini birbirine bağlıyor, bir takım şeyler görmelerini sağlıyor ama bunları bir başkalarına anlatamıyorlardır çünkü onları engelleyici bir güç ortaya çıkıyordur.

Ve bu Değişimi geçirenlerden birisi de Gally adında ki bir çocuktur. Thomas, Kayran’a ayak basar basmaz onu suçlamaya, iftiralar atmaya, onun bir düşman hatta kötü bir insan olduğu hakkında Kayranlıları dolduruyordur. Daha neden oraya geldiğini bilemeyen Thomas bir de bu tür şeylerin yüzüne çarpılması ile neye uğradığını şaşırmıştır. Ve o dakikadan sonra Kayranlılardan köşe bucak kaçmaya başlamıştır.

Ta ki Chuck denilen çocuk yanına gelene kadar…

O geldiği anda bir çocuğun ne kadar çok konuşabileceğini bilmeyen Thomas, bun ugörmüş, duymuş ve deneyimlemiştir. Tabii her ne kadar Chuck’dan şikayet ettiyse de Thomas’ın ondan başka adam akıllı bir arkadaşı yoktur ve ondan başkasına güvenemiyordur.

Thomas’ın Kayran’a ayak bastıktan sonra tüm kötü olayların yavaş yavaş başlarına geldiğini söylemiş miydim? Eğer söylemediysem söylüyorum. Thomas ne zaman Kayran’a ayak basmıştır işte o andan itibaren felaketler bir bir gerçekleşmeye aşlamıştır. Örneğin Kayran’da iki yıldır sadece erkek çocukları olmasına rağmen Thomas’ın Kutu’dan çıktığının ertesi günü Kutu’dan bir kız çıkmıştır. Kızın oradan çıkması ile neye uğradıklarını şaşıran Kayranlılar birden kızı kendileri kapmaları için aralarında kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdir. Ama oranın lideri olan Alby, şoku hemen üstünden atıp kızı Tıpçıların yanına götürmelerini söylemiştir. Ki kızı tam götürecekleri an elinde bir kağıt parçası tuttuklarını fark eder ve hemen alıp okuyarak neye uğradıklarını şaşırmışlardır.

Çünkü kağıtta Kayran’a gönderilen son kişi olduğu yazıyordur. Bunun üzerine çoğu Kayran’lı bunun sorumlusunun Thomas olduğunu düşünerek üstüne yürümeye başlamıştır. Ama liderin ve Newt’in koruması ile Thomas onlardan uzaklaştırılmış ve çalışma alanını seçmek üzere tek tek gezmekte ve her bir gün farklı yerlerde çalışmaktadır. Ama Thomas herkesin dişini tırnağına takarak o konuma geldiği ve seçimlerle seçilen görev olan aynı zaman Kayran’da ki en zor görev olan Koşuculuğu seçerek, Labirent’e girmek istiyordur. Her ne kadar nedenini bilmese oraya girmek ve keşfetmek istiyordur. Çünkü Labirent onu çekiyordur.

Buraya kadar aslında kitabın ilk 50 sayfasında olan olaylar ve bu olaylar beni o kadar sıktı ki anlatamam. Özellikle Thomas’ın bir ergen gibi davranıp, etrafındaki çocuklara salak salak sorular sorması saçımı başıma yolmama sebep oldu. Ee be çocuk oraya gelen çocuklarda bir şey bilmiyor zaten. Yavaş yavaş öğrenmişler. Sence dişlerine tırnaklarını takıp öğrendikleri o az bilgiyi de şıp diye sana anlatmalarını filan mı bekliyorsun? C’mon! Bu kadar delirme dostum. Bir otur düşün taşın onlar senin felaket tanrısı diye görüyor, sence sana Kayran’ın veya Labirent’in en bilinmeyen sırlarını anlatır mı? Yapma etme gülüm. Ama tam ben, Thomas’ın bu tip hareketlerine küfür üstüne küfür ederken yavaş yavaş aklı başına geldi oğluşumuşumuzun ve adam gibi davranmaya başladı. Bu tam olarak kitapların ortalarına denk geliyor. Eğer bu davranışları kitabın ortalarına doğru değişmeseydi kesinlikle bırakırdım. Bu kadar bir ergen çocuk olamaz. Delirtti resmen yahu!

Ama kitap işte o dediğim andan itibaren öyle bir açıldı ki anlatmam! Hayran bıraktı beni resmen! Bir sonraki sayfayı çevirmek için resmen maraton koşucusu gibi deli gibi hızlı bir şekilde çevirdim. Çünkü sırlar öyle hızlı bir şekilde açıklandı ki neye uğradığımı şaşırdım. Hele ki o olayların akışı, aksiyonun sonu gelmeyecek gibi heyecanı tavan yapması. İşte o anda kitaba aşık oldum! Ve son 250 sayfayı kitabı elimden bırakmayarak deli gibi okudum.

Eğer ki kitabın ilk başı bu kadar içimi baymasaydı eminim ki kitaba daha çok puan verirdim. Ama dediğim gibi o ilk başı neredeyse kitabı bıraktırıyordu bana. Ama o son. Özellikle o çocukların neden oraya gönderilişinin sırrı beni öyle bir gaza getirdi ki The Maze Runner serisinin bir diğer kitabı olan The Maze Runner Files’ı okudum. Ve bu kitap sayesinde birkaç tane daha sırrın cevabını öğrenmiş oldum. Ayrıca o kitap sayesinde tekrardan ve tekrardan Newt ve Minho’ya aşkım arttı. Ve fangirllik derecesinde peşlerini bırakmayı planlanmıyorum :D

Kitabın çevirisine gelecek olursak gerçekten iyiydi, sevgili çevirmenin ellerine sağlık. Ayrıca kapağın orijinal kullanılması da kitaba ayrı bir hava katmıştı. Gerçekten kitaplığımda şahane duruyor. Orijinal kapak kullandığın için teşekkürler Pegasus!

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4!

4

scrollWithLineCFG_31

Turumuzda 5. ve son gününde:
Anime ve Kitap Sever yazarımızla yapılan röportajı paylaşıyor.
Tuğçe’nin Kitaplığı, Yorum Durağım ve SaklamaKabı ise kitap hakkında ki düşüncelerini paylaşıyor.

Ayrıca iki şanslı kişinin kazanacağı Labirent: Ölümcül Kaçış yarışmasına herkesi davet ediyoruz.

Yarışmaya katılmak için Tık-Tık!!!

damy (1)

Konusan Kitaplar #24 Blog Tur / Labirent: Olümcül Kacıs – James Dashner / Alıntılar


w1rqjb

 

Konuşan Kitaplar 24. Blog Turunun 4. gününden herkese merhaba!

Bugün:
Bendeniz Yorum Durağım kitabımızdan alıntılar paylaşacağım.
Sihirbazın Güncesi kitabımızla ilgili minik bir quiz hazırlıyor.
Maria Puder Ölmedi kitabımız hakkında olan funfact yayınlıyor.
Kitap Avcısı, Yorum Cadısı ve Kitapların Tatlı Cadısı kitabımız hakkında görüşlerini paylaşıyor.

Ayrıca iki şanslı kişinin kazanacağı Labirent: Ölümcül Kaçış yarışmasına herkesi davet ediyoruz.

Yarışmaya katılmak için Tık-Tık!!!

wzY9Eg

wbYm80

Hatıla.
Hayatta Kal.
Koş.

scrollWithLineCFG_31

“Tanıştığımıza memnun oldum, çaylak,” dedi çocuk. “Kayran’a hoş geldin.”

scrollWithLineCFG_31

“Bu konuşmaya başlamayacağız, anladın mı? Senin gibi tipleri öldürmeyiz, buna emin olabilirsin yalnızca öldürülmemeye, hayatta kalmaya çalış.”

scrollWithLineCFG_31

“Buradan çıkış yolu bulmamıza yardım edeceksin, çaylak,” dedi Newt. “Labirent’i çözüp eve dönmemize.”

scrollWithLineCFG_31

“Çaylak,” dedi Minho, “cesurca bir halt ettiğini sanıyorsan dinle beni. Dünyanın en aptal insanısın. Artık sen de Alby ve benim gibi ölü sayılırsın.”

scrollWithLineCFG_31

İki yıldır her sabah doğan, ısı veren, yaşam sağlayan güneş aslında güneş değildi. Sahteydi. Kayran’daki her şey sahteydi.

scrollWithLineCFG_31

“Seninde dediğin gibi, burada kalırsak biri ölecek. Gidersek de biri ölecek. Ne fark eder?”

damy (1)

Konusan Kitaplar #24 Blog Tur / Labirent: Olümcül Kacıs – James Dashner / Yurtdısında Labirent: Ölümcül Kacıs


w1rqjb

Konuşan Kitaplar 24. Blog Turundan herkese merhaba!!!

Yakın bir zamanda film çekimlerine başlanan ve 19 Eylül 2014 yılında yurt dışında gösterime gireceği duyurulan James Dashner’ın kaleminden çıkan Maze Runner Serisinin ilk kitabı olan Maze Runner, ülkemizde Pegasus yayın evi tarafından Labirent: Ölümcül Kaçış adı altında çıkmıştır. Aynı zamandan 24. Blog Turumuzun misafiri olan Labirent: Ölümcül Kaçış, distopik dünyası ile bizi sayfalarının içerisine çekiyor ve macera üstüne macera yaşatıyor.

Turumuzun 3. gününde ise;
Bendeniz Yorum Durağım yurt dışında Maze Runner için neler demiş onları paylaşacağım.
Kördüğüm Hayaller kitabımızdan alıntılar paylaşıyor.
Kitap Avcısı, Super Six Sunday etkinliğini yapacak.
Ve son olarak Kördüğüm Hayaller yorumunu bizlerle paylaşacak.

Ayrıca iki şanslı kişinin kazanacağı Labirent: Ölümcül Kaçış yarışmasına herkesi davet ediyoruz.

Yarışmaya katılmak için Tık-Tık!!!

wzY9Eg

wbYm80

Akıcı anlatımı, akla gelen sayısız soruyu adım adım cevaplaması ve bitmek bilmeyen gerilimiyle Dashner’ın sürükleyici macerası kaçınılmaz sona doğru ilerlerken sizi merak içinde bırakacak.
-Publishers Weekly

Dashner’ın yarattığı dinamik karakterler hikayeyi tamamlıyor ve serinin ilk kitabını daha da mükemmel kılıyor.
- VOYA

Dashner hikayeyi ustalıkla kaleme alarak inanılmazı gerçekçi kılmayı başarıyor. Elinizden bırakamayacak ve devamında neler olduğunu öğrenmek için sabırsızlanacaksınız.
-Kirkus Reviews

İyi yazılmış, okuması zevkli, merak uyandırıcı, kısacası mükemmel bir kitap. Şimdiden seriye bayıldım. İkinci kitabı da bir solukta okuyacağım.
- R. S. Reddy

Sürprizlerle dolu, mükemmel bir kitap. O kadar heyecanlı ki bir çırpıda bitirdim.
- J. S. Reddy

Sayfalar boyunca bir tehlikeden diğerine sürüklenirken kitabı elinizden bırakamayacaksınız.
-Kiss The Book

Açlık Oyunları gibi distopik hikayeyi sevenler Thomas’la birlikte Kayran’da maceraya sürüklenecekler.
- School Library Journal

Dashner gizemli, kışkırtıcı, yaratıcı ve sürükleyici bir romanla karşımızda.
- Barnes&Noble 

damy (1)

Kitap Dostları #6 Kitap Tur 3. Gün / Anansi Çocukları – Neil Gaiman / İnceleme


1011965_491883960888809_1441914562_n

Kitap Dostları ile 6. turumuzun 3.günüde yani son gününden herkese merhaba!!!

Neil Gaiman‘ı inceleyip, kitaplarını tanıttığımız, Anansi Çocukları‘nın kahramanları ile eğlenceli bir söyleşi yapıp, minik minik alıntılar ve önokuma ile şekillendirdiğimiz turumuzda yorumlarla son noktaları koyduk.

Bugün ise;

Tuğçe’nin Kitaplığı, Yorum Durağım ve Sihirbazın Güncesi yorum yaparken;

SaklamaKabı Anansi Çocukları‘nın yurt dışı kapaklarını inceliyor.

Bugün turumuzun son günü olduğu için katılımlarından dolayı Tuğçe’nin Kitaplığı‘na ve Mai Kalem‘e çok teşekkür ederim! Bir daha ki turlarda görüşmek üzere! :)

Ayrıca devam eden çekilişimize katılmayı unutmayınız! :)

scrollWithLineCFG_31

954707_590576990963122_570893257_n

Kitabın Adı : Anansi Çocukları
Orijinal Adı : Anansi Boys
Yazarın Adı : Neil Gaiman
Çevirmen : Murat Özbank
Yayınevi : İthaki Yayınevi
Sayfa Sayısı : 383
Basım Yılı : Temmuz, 2013

Sizin hiç Örümcek adında bir tanıdığınız oldu mu?

Anansi soyunda gelen birisi. Soylu yani.

Hiç mi?!

Kardeşiniz, arkadaşınız veya komşunuz…

Hadi ama azıcık gözünüzü açın ve yaşadığınız dünyayı soyutlayıp çevrenize daha dikkatli bakın!

Hala mı yok?!

Ehh hadi bari o zaman kemerlerinizi bağlayın da Şişko Charlie’nin yolculuğuna çıkalım. Bakalım kimmiş bu Örümcek, neymiş bu Anansi!

944292_597342736953214_1081534159_n

Bütün olaylar yaşamının bütün evrelerinde dalga geçen –kendi çapında-, bol bol dans etmekten ve şarkı söylemekten hoşlanan –her ne kadar beceremese de- ve sırlarla örülü bir yaşam süren Charlie’nin babasının ölmesi ile başlıyor.

Charlie’ye göre o hayatının büyük bölümünü karartı. Herkese rezil etti bunu. Hem de buna küçükten tombul halinden yola çıkarak ona Şişko Charlie lakabını takmıştır. Bu lakap büyüdüğünde bile, hatta Amerika’dan Londra’ya gittiğinde bile peşini bırakmamıştır.

Rosie ile düğün hazırlıkları yapan muhasebeci Şişko Charlie, bir gün bir bar taburesinde nişanlısı ile babasının düğüne çağırıp çağırmayacağı hakkında hararetli bir konuşmaya girmiştir. Bu konuşmanın galibi ise Rosie çıkmıştır ve Şişko Charlie babasına ulaşarak, düğününe çağıracaktık.

Eski komşusuna telefon etmesiyle bütün olaylar birden bire oluşmaya başlamıştır.

Babasının öldüğünü, hatta yaşamının bütün evresinde peşini bırakmayan utanç duygusu ile öldüğünü öğrendiği zaman Charlie yerin dibine girmiştir ve ondan itibaren bütün salaklıkları boy göstermiştir.

Önce babasının cenazesi yerine yanlış bir cenazeye gitmiştir ve babası gömülürken yanında olamamıştır ama komşusu onun için bir toprak parçası ayırarak onun son görevini yapmak istemiştir. Tabii komşunun bütün iyilikleri bununla sınırlı değil! Bütün cenaze olayları bittikten sonra, Şişko Charlie’ye bir kardeşi olduğunu söylemiş ve bununla da yetinmeyip kardeşini bulmak için bir örümceğe kardeşi ile konuşmak istediğini söylemesinin yeterli olacağını belirtmiştir. İşte bu kitaptaki en az çılgınca şeydi. Örümcekle mi konuşmak? Hem de bir örümcek vasıtasıyla kardeşini bulmak mı? Kamon! Bu daha ne ki! Neil baba bizi bambaşka bir dünyanın derinlerine sürüklüyor. Bayılacağınız bir dünyanın derinliklerine!

2dc66e783d96de7c9b73c4efb584aa75

Şişko Charlie bir anlık tereddüdün ardından evinde gezinen bir örümceğe kardeşi ile konuşmak istediğini söylüyor. Söylüyor söylemesine ama bununda salakça ve utanç verici bir durum olduğunu bilerek kahkaha atarak vazgeçiyor ve normal hayatına geri dönüyor. Peki Charlie’nin normal hayatı nasıl mı? Hemen anlatıyorum. Çünkü feci derecede sıradan. Gerizekalı, müşterilerinden para kaçıran, paranoyak, şizofren, iftiracı, kendini bir halt zanneden bir patronu olan bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordur. Aşık olduğu kızla evlenmek isteyen ama Rosie’nin annesinin hiç rızası olmayan bu evliliğe direnen bir genç adamın yaşamı. Normal ve sıradan değil mi? Ama sıkı durun bütün her şey o örümcekle konuşmasından sonra tepe taklak oluyor!

Örümcekle konuşmasından sonra kardeşi çat kapı çıkageliyor. Hem de bitmek tükenmez bir özgüven, sarsılmaz bir karizma, her şeyi ben yaparım havaları ile… Yani Şişko Charlie ile birbirine hem karakter hem de görünüş olarak tamamen zıtlar. Ak ile kara gibi… Gece ve gündüz gibi…

Peki bu kardeşin ismi ne mi? Durun durun şaşırmayın ama şahane bir ismi var bu kardeşin. :) Örümcek. Evet evet şaka yapmıyorum Şişko Charlie’nin kardeşinin ismi ÖRÜMCEK! Ve bir Tanrı. Ne isterse yapabiliyor. Mesela bir mekanın resmine bakıp , konsantre olarak, oraya ışınlanabiliyor. Veya mesela Şişko Charlie’nin evinde ardiye olarak kullandığı bir minik, karanlık ve basık bir odayı, camları muhteşem ve gözünüzü alamayacağınız bir şelaleye bakan, içinde dört direkli dev bir yatağın, jakuzinin, şöminenin, hatta envayı çeşit aklınızı başınızda alıp götürebilecek eşyaların olduğu kocaman bir odaya çeviriyor. Ehh artık söylememe gerek yok değil mi? Örümcek, Şişko Charlie’nin yanına taşınıyor.

images

Taşınmakla kalsa neyse, Charlie’nin bütün hayatını elinden alıyor. İşini olsun -ki afiyetle elini yüzüne bulaştırıyor-, arkadaşlarını olsun –pardon bu bölümü es geçiyorum çünkü Charlie’nin nişanlısından başka arkadaşı yok-, evi olsun, hatta nişanlısı dahi olsa elinden alıyor!

Bu duruma feci şekilde içerlenen, sinirlenen, köpüren ve bu duygular sebebi ile kendi gibi davranamayan Charlie, bir hafta içerisinde tekrardan kıta değiştirerek yan komşusuna (hani kardeşini görebilmesi için bir örümcekle konuşmasını söyleyen komşusu) geliyor ve bütün hıncını onun üstüne kusarak anlatıyor. Yetmiyor ondan çözüm yolarlı istiyor. Peki çözüm yolu buluyorlar mı? Evet hem de en çılgınından bir tane! Mahallenin bütün kocakarıları –ki zaten bunlar 4 tane- toplanarak, bir masanın etrafına oturup, Şişko Charlie’yi de aralarına alarak büyü yapmaya başlıyor. Neden mi? Şişko Charlie’ye göre dünyanın sonu, Örümcek’e göre dünyanın başlangıcı olan yere gönderebilmek için. Peki gidiyor mu Charlie? Evet ve gitmekle kalmayıp Anansi’nin ne olduğunu, Anansi hikayelerinin ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, hayvanların nasıl babalarına düşman olduklarını, kardeşini hayatından göndermek için kimlerle ve nasıl bir anlaşma yaptıklarını tek tek öğreniyor ve bundan sonra da ipler kopuyor! İşte en heyecanlı, tırnaklarınızı yiyeceğiniz azıcık polisiyeli, azıcık gizemli, birazcık göz yaşlı, bolca mutluluk içeren, bolca küfür edeceğiniz, yetmeyip bir daha küfür edeceğiniz, bazı kişileri boğazlamak isteyeceğiniz, bazı kişilere el uzatıp kurtarmak isteyeceğiniz bölümler sizi bekliyor…

anansi_boys_grey

Neil Gaiman’ın kitaplarında ki dünya bambaşka bir dünya. Okuduğunuz satırlara sizi hapseden, içine çeken, inandıran ve sanki aslında o dünyada yaşıyormuşsunuz gibi bir his bırakan dünya/dünyalar. Kitapta Tanrı mı var? Siz Tanrı’nın olduğu satırları okuduğunuz zaman, o kısımları öyle bir benimsiyorsunuz ki aslında siz o dünyada yaşıyor ve çevreniz de bir Tanrı var. Veya bir örümcek ile konuşup kardeşinizi çağırabiliyorsunuz. Yetmedi mi? Kitabın satırlarındaki aksiyonu bile siz yaşıyorsunuz. İşte bu yüzden ilk Neil kitabım olmasına rağmen yazarın şahane anlatımında ve dünyasında kayboldum ve çıkamadım.

Yer yer Şişko Charlie’nin başını okşamak istedim ama yer yer de onu boğazlamak, yok etmek, ayağına taş bağlayıp denize atmak istedim. Yer yer Örümcek’i evire çevire dövdüm, yetmedim karşısına geçip hakaretler ettim ama yeri geldi yaralarına merhem sürmek, aşkını taze tutabilmek içinde nasihat vermek istedim. Rosie mi? Kitap boyunca aşkına inanmadım. Hissettiği duygular yavan geldi bana. Her seferinde saçından tutup yerlere sürükleyip pas pas yapmak istediğim. Annesi mi? Ona kıl oldum. Hem de ilk satırdan. Hangi insan su ve kraker ile beslenir Allah aşkına?! Kafan mu güzel hatun? Ve Charlie’ye davranışları bir kaşık suda boğ ve yanında Charlie’nin patronu da eşlik etsin. Gerçi o boğulmaktan daha acımasız bir ölümü hak ediyor ya neyseee… Ve son olarak tonton teyzeler ile Charlie’nin babası. Önce babadan başlıyorum. Hangi baba çocuğu ile dalga geçer ki? Bu dalga geçmeler yüzünden çocuğuna kıta değiştirmek zorunda bırakır? Ya da hayatı hiçe sayarak ben her istediğimi yaparım diye ortalıklarda dolanır. Tamam hakkını yemeyim iyilikleri var ama ne yazık ki bu kötülüklerini bastırmıyor ki. Sen de bir güzel geber be babalık! Tonton teyzeler. Ah o tonton teyzeler! Ortalığı birbirine karıştıran tonton teyzeler! Ama sevdim yahu! Çok şekerler. Kitap boyunca yaptıkları yemekler, içtikleri kahveleri ve içkileri veya iyilikleri unutmayacağım. Bağrıma basarım yahu onları!

Artık yorumumda son noktayı koyacak olursam –ki artık zamanı geldi fazlasıyla uzattım yorumu :)- kitabın dili mükemmel. Yazarın dili zaten bir harika. Özellikle betimlemeler beni benden aldı ama kitabın çevirisinin de hakkını yemeyelim ince espriler bile çok güzel çevrilmiş dilimize. Teşekkürler çevirmen! :) Ve kapağa gelecek olursak, kitabın içinde ki en önemli sahnelerin bir somut çalışması o kapak. İçeriğini o kadar güzel yansıtıyor ki, aslında kapağa bakarak tahminler yürütebilirsiniz.

Bu da herkesin alıp okumasını, çevresindeki insanlara okutmasını isteyeceğim kitaplardan birisi ve en iyi listeme ilk satırlarından girdi. O yüzden puanım 10 numara 5 yıldız! :))

5

scrollWithLineCFG_31

Katkılarından dolayı İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz!!!

damy (1)

Yürüyen Kentler – Philip Reeve / İnceleme


Kitabın Adı : Yürüyen Kentler

Orijinal Adı : Mortal Engines

Serinin Adı : Yürüyen Kentler Serisi

Serinin Orijinal Adı : The Hungry City Chronicles

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Philip Reeve

Çevirmenler: Müren Beykan /Fulya Yavuz

Yayınevi : ON8 Kitap

Sayfa Sayısı : 352

Basım Yılı : Mayıs, 2013

Sen bir kahraman değilsin, ben de güzel değilim ve büyük olasılıkla, sonsuza kadar mutlu yaşayamayacağız.

Hani bazı kitaplar vardır ya sizi yazarın kurguladığı dünyanın kapısından içeri alır, muhteşem bir yolculuğa çıkartır, diyar diyar dolaştırır, aklınızı başınızdan alır, yolculuk bittikten belli bir süre sonra kendinize gelemezsiniz işte Yürüyen Kentler kitabı bu tür kitaplardan birisi.

Ben bu duyguları çok az kitaplarda yaşarım. Özellikle seri kitaplarında. Belli başlıdır ve peşini hiç bırakmam. Örneğin Harry Potter Serisi ve Ateş ve Buz’un Serisi başı çekmekte. Bunlarla ilgili en küçük bir yazıyı bile ayıla bayıla okurum. Bir serinin dizisini, diğer serinin filmlerini milyon kez izlemişimdir. Hiç bıkmadan, usanmadan. Kitaplarına değinmiyorum bile. Okuya okuya yıprandı yavrucuklarım. :))

Ve işte artık o kategoriye yeni bir seri daha katıldı. Yürüyen Kentler Serisi. Defalarca dönüp dönüp okuyacağım, çevremde okumayan kalmasın diye herkese göndereceğim bir seri. Ve zaten birinci kitap olan Yürüyen Kentler canım ciğerim bir arkadaşım okusun diye yola çıktı bile. Düşünün kitabı daha yeni bitirdim ve hemen herkes okusun diye elimden geleni yapıyorum. Çünkü kitapla ilgili o kadar konuşulacak şey var ki anlatamam. İçimde patlar yoksa. :))

Kitabımıza gelecek olursak yazar bambaşka bir dünya kurmuş. Kitap bir distopya, post apocalyptic ve bilim-kurgu. Türlerin en temelini kitabın zemine oturtmuş sevgili yazar ve binanın katlarını çıkmaya başlamış ve önümüze sunmuş. Her bir katta da ağzım açık, hayranlık duyarak okumamı sağlayan türden. Kitabımızın dünyasında kast sistemi var. Ütopyalarda veya distopyalarda bu sisteme bayılıyorum ben. Öyle böyle değil. Neden mi? Bir kere aşırı derece isim oluyor, sınıf oluyor, sınıflara ait özel diller oluyor, kıyafetler oluyor, meslekler oluyor vs. vs. vs. Böylece ilk 100 sayfa veya kitabın kalınlığına göre yarısına kadar kim kimin nesi, kim ne yapar, ne eder bilemeyiz. Kitap ne zaman yarısına gelir veya olaylar oturmaya başlar işte o zaman kitap tadından yenmez. Çünkü artık karmaşık olan bulmacayı büyük bir zevkle çözmüş oluruz. Ve bu sayede artık hayaller kafamızda şekillenmeye başlar. İşte şöyle bir dünya var, şu sınıf şöyle giyiniyor ve bir asil, ama böyle giyinenler ve konuşanlar şu sınıfa ait diye kurmaya başlarız. İşte ben buna bayılıyorum! Hem de ne bayılma!

Kitabımız Loncalar ve Sınıflar grubundan oluşuyor. Aslında şöyle söyleyeyim sınıflarda bir nevi Loncaların mekanı. 5 tane Lonca var. Tarihçiler Loncası (alınlarında mavi göz var ve siyah cübbe giyiyorlar)(Baştarihçi Valentine hariç diğerleri bağrıma basacağım birer ninelerim birer dedelerim ve Val ben seni öldürmeden sen kendi kendini boğazla lütfen), Seyrüseferciler Loncası (mor cübbe giyiyorlar), Mühendisler Loncası (alınlarında kızıl çark var ve beyaz naylondan –diye düşünüyorum çünkü hışır hışır ses çıkartıyorlar :))- cübbe giyiyorlar ve de arada gogginling denilen gözlüklerden takıyorlar –merak edenler için kitap kapağında kızın gözündeki gözlük- ) (Ve benim en sinir olduğum ve başında Başmühendis ve ayrıca Londra’nın Belediye Başkanı kendini bir halt zanneden, geleceği ben bulacağım havalarında gezen mühendis topluluğu eski-tekno parçalarını Dış Topraklardan çıkaracağım diye kafayı bozmuş insanların topluluğu. Mümkünse bunlarda Val ile birlikte ölüp gitsinler.)

“Mühendisler Loncası sandığından çok daha ilerisi için planlar yapıyor. Londra hareket etmeye asla son vermeyecek. Hareket yaşamdır. Son gezgin kenti yiyip, son sabit yerleşmeyi de silip süpürdükten sonra, kazmaya başlayacağız. Yeryüzü çekirdeğinin ısısıyla çalışan dev makineler inşa edecek ve gezegenimizi yörüngesinden çıkartacağız. Mars’ı, Venüs’ü, asteroitleri tüketeceğiz. Güneş’i de yiyip bitirecek, sonra da uzay boşluğunda yol alacağız. Kentimiz bundan bir milyon yıl sonra, yiyebileceği kasabaları değil, yepyeni dünyaları avlamak üzere yolculuk ediyor olacak!”

Tüccarlar Loncası (yeşil cübbe giyiyorlar) ve sonuncu ise ve benim çözemediğim tek grup Birleşmiş Ayrıştırma İşletmecileri Loncasıdır. Loncalarda da bir çok kademe var ama o kadarını çözemeden kitap bitti açıkçası o yüzden es geçiyorum o kısımları. :))

Sınıflarımız ise 1. , 2., 3. (çıraklar sınıfı) ve Hurdacılardır. 1. ve 2. sınıflarda tahmin ettiğiniz gibi Lonca üyeleri var. Kendini beğenmişler!

Evet şimdi asıl yere gelmeden. Şahsen ben yazarın o kurgusuna bayıldım. Hiç akla gelmeyecek bir kurgunun üstüne ağlarını örmüş. Ne mi yapmış? Yürüyen kentler. Uçan kentler. Ayakları yere değmeyen kentler. Değenlerin, sabitlenenlerin öldüğü kentler. Evet kitabımızda Londra hareket ediyor! Hem de alt zemininde –Derin Ayrıştırma bölümünde yakıt ihtiyacı giderilirken, üst katta –Tepe Katta Magnus Crome, Londra’sının dümenini eline almış onu hareket ettiriyor. Canice. Önüne çıkan büyük küçük kent demeden yiyerek.

Kentlerin kasabaları yemesi, kasabaların daha küçük kasabaları yemesi, hatta daha küçük kasabaların sabit yerleşim yerlerini yutuvermesi doğaldı. Buna Kentsel Darvincilik deniyordu. Büyük mühendis Nikolas Quirke, bin yıl önce Londra’yı ilk Mobil Kent’e dönüştürdüğünden bu yana dünyanın düzeni böyleydi.

Katherine ürperdi. “Başka bir çözüm yolu olmalı mutlaka,” diye karşı çıktı. “Diğer kentlerin belediye başkanlarıyla konuşarak bir yol bulunama mı?”

Valentine usulca güldü.”Ne yazık ki, Kentsel Darvincilik böyle işlemiyor, Kate. Kentin kenti yediği bir dünyada yaşıyoruz. Ama endişelenme; Crome büyük adamdır, mutlaka bir yol bulacaktır.”

Kitap inanılmaz bir kurguya sahip sırf bunları anlatarak bile yorumuma noktayı koyup 10 numara 5 yıldızlık bir kitap diyebilirim. Ama azıcık da karakterlerden ve ilişkilerine değinmek istiyorum. Açıkçası benim için buraya kadar bir başkası anlatsa yerimde durmam koşa koşa gider kitabı alırım. :)

Kitabımızın baş karakterinden birisi olan annesini ve babasını bir kentin yendiği zaman enkaz altına kalıp öksüz kalan ve Eser Sahteciliği hakkındaki makalesi ile Baştarihçi Thaddeus Valentine’dan ödülünü alıp alt tabakadan 3.Sınıf bir çırak olarak müzede Tarihçiler Loncasının Asbaşkanı Chudleigh Pomeroy’un yardımcısı olan Tom Nartworsthy, ne zaman Valentine ile kızı Katherine ile karşılaşır ve birlikte bir iş yapmaya başlarlar ve bu işin ortasında Valentine’ı öldürmek isteyen daha doğrusu annesinin kanını yerde bırakmayan Hester Shaw sahneye çıktıktan sonra bütün işler sarpa sarmıştır. Hester Shaw, Val’i öldürememiş (ahh keşke öldürüp delik deşik etseydi!), intihar edip Dış Topraklar’a düşmüştür, bazı kan davasından dolayı bu olayı Tom’un gördüğünden dolayı, Val’in Tom’u dış topraklara atması, her iki gencinde Dış Topraklar’ın çamuruna düşmesinden dolayı her ne kadar yaralıda olsalar hayatta kalmaları ile aksiyon, bilim-kurgu ve bol bol savaş sahnelerine start verilmiş oluyor. Ama en çok Shirk’in ortaya çıkması ve benim işte ikisi de ölecek diye damara bağlamam ama kör talih şansları ile bu olaydan da paçayı kurtarmaları ama meğersem yaşayacakları en küçük dehşet ve savaş sahnesinin bu olduğunu öğrenmem ile kitabın sonunu nasıl getirdiğimi bilmemem arasında bir kara boşluk var. Dediğim gibi birkaç gün kendime gelemedim. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum ama Philip yazarın dibi. Kitap boyunca ayakta alkışladım resmen.

Ayrıca çeviri ise mükemmelin ötesiydi. Tek bir hata bulmak bile o kadar zor ki şaşırırsınız. Ne kadar özenildiğini kitabın kapağından (ki ben ilk kitap kapağından daha çok sevdim hatta bayıldım diyebilirim, resmen özel bir hava katmış kitaba ve kitaplara diğer serilerinde kapakları mükemmel, resmen özel koleksiyonluk) tutunda çevirisine kadar her şeyde görebiliyorsunuz. Keşke kitabı okuyan kişiler olsanız da oturup uzun uzun kitap hakkında doyasıya konuşsak. Ama bu satırlarım sizi kitaba almaya iter de okuyanlarla uzun uzun bu serinin kitaplarını konuşuruz.

Kitaba puanım 10 numara 5 yıldız!!!

5

scrollWithLineCFG_31

Ve On8 Kitap’ı daha yakından tanımak için:

On8 Kitap İnternet Sitesi

On8 Kitap Facebook Sayfası

tıklamanız yeterlidir. Benden söylemesi çok cana yakın insanlar. Bence hemen tanışın :)

damy (1)

DEX Şöleni: Kaçış Adası – Marianne de Pierres / İnceleme


Kitabın Adı : Kaçış Adası

Orijinal Adı : Burn Bright

Serinin Adı : Gecenin Yaratıkları Serisi

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Marianne de Pierres

Çevirmen : Sinem Güldal

Yayınevi : DEX

Sayfa Sayısı : 260

Basım Yılı : Mart, 2012

Ixion’a giden yola hoş geldiniz. Sonsuz-gece, sonsuz-gençlik, uyku-suzluk adası. Yıldızınız parlasın!

Ixion Adası, karanlık ve karanlığında gizli yaratıklarıyla çevrelerinde yaşadığı tüm gençleri kendine çektiği eğlence merkezlerine sahip. Tüm zıtlıkları bünyesinde barındırıyor. Karanlığın zıttı parlak ışıklarla döşenmiş dans pistleri. Gençler buna bayılıyor!

Retra bir Mühürlü. Yüzü peçeli, bilgisi az, daha doğrusu bilginin onlar için yararlı olmadığını düşünen hükümet tarafından eğitimi düzeyi az olan, oturduğu çevresinde dahi arkadaşlarını geç evinde annesi ile konuşamayan, bir yıl önce Ixion’a gitmek için evden kaçan abisinin yasını tutan ve o kaçıştan sonra gelen felaketlere – iz sürücü takılması, evinin her yerine kamera yerleştirilmesi ve evinin dış kapısında bekleyen bir Gözcü’nün olması- direnmesi, her gün kendini iz sürücüsünün acısına alıştırarak kendini acıya dayanıklı hale getirmesi ve bu sayede evden kaçıp, Ixion’a giderek abisini bulmak için can atıyordur.

Ixion karşıdan capcanlı, kendini çeken, dansları, müzikleri ve ortamları ile gençlerin akıllarını başından alıp bir dans alanından öteki dans alanına götüren hayaller kurmalarına neden olan bir yerdir. Ama bunlar tabii ki güzel yanları. Bu kadar şatafatın yanında onu dengeleyecek hatta o muhteşemliği bastıran bir kötülük vardır. Erginler (ki kitap boyunca nasıl bir varlık olduklarını çözemediğim yaratık-insanlar) bu kötülüğün başını çekiyor. Onların arkasından ise Gecenin Yaratıkları geliyor. Onlar Erginlerden de daha kötü. Ama bu neye göre? Kime göre? Belki de aynı şeyler. Bilemeyiz ki. Onu okuyunca anlıyorsunuz. :)

Bu kadar kötülüğün ve zıtlığın arasında Retra abisi Joel’i ararken, Ixion dünyasının nasıl bir yer olduğunu çözmeye çalışır. Daha doğrusu ona hitap etmeyen bir yerdir orası. Bunun sebebi ise o hayatı boyunca hiç dans etmemiştir. O hayatı boyunca şarkı söylememiştir ki şarkıya benzer tek bir şey ağzından çıksa babalarından dayak yemişlerdir abisi ile. Daha doğru düzgün eğitim almayan, annesi de dahil kimseyle konuşamayan bir kişinin dansı veya müziği nereden bilecektir? Ne kadar karanlık bir hayat yaşadığını siz düşünün. Ama o karanlık hayatından daha da karanlık bir hayata gittiğinden haberi yoktur.

Erginlerin her sabah onlara hem kutsanmaları hem de bütün gün coşkulu bir duygu seli içerisinde olmaları için hap veriyorlardır. Ama bu haplar gençlerin sağlıklı düşünmelerini engelliyor ve bir eğlence merkezinden öteki eğlence merkezine sürüklenmelerini sağlıyordur. İşte sırf bunları yaşamamak için Retra hiçbir zaman o hapları almıyordur. Arkadaşları tarafından her gün uyarılmasına rağmen…

Ixion adasında çeşitli gençlik grupları vardır. Bu gruplar kendi aralarında çekişmeleri halinde gençler arasında üstünlük kurmaya çalışıyor ve Erginler tarafından her ne kadar engellenmeye çalışılsalar da onların ilgisini çekecek bir şey yapmıyorlardır. Tek bir grup hariç. Birlik. Yaşı geçen, adada olmaması gereken kişilerin yani artık bir nevi yaşlananların, Ixion dilinde Doygunlar’ın geri çekilmesine, yok olmasına engelleyen, Erginlerin önüne geçen, Erginlerin ilk başta yok etmek istedikleri grup, aynı zamanda başları olan ve Doygunlar’ı yanına çeken ama karşı taraftan ölümcül biri olarak görülen Ruzalia tarafları bir nevi askerleri olan birkaç gencin oluşturduğu grup olan Birlik. O grup her ne kadar kötülense de benim boyunca en sevdiğim karakterlerin olduğu gruptu. En azından küçücük bir hap içip kendilerinden geçmiyor ve Retra gibi önce yon ben Mühürlüyüm yapamam ama bir Ergin gelsin öpsün beni hemen 360 derece değişirim bambaşka birisi olarak ortaya çıkarım demiyorlar ve bir amaç uğruna savaşıyorlar. Evet yukarıda şaka yapmıyordum! Bizim Mühürlü git kendini kaybet sonra Erginlerin efendisine kendini öptür ve bambaşka birisi olarak ortaya çık. Çılgınca dans et, şarkılar söyle vs. vs. vs. Yani kedini direk adanın bir vatandaşı yaptı çıktı. İşte kitapta sevmediğim bir yerde burasıydı. Hatta fazla üstünde düşünüp durdum. Zaten kitap elimde süründü bırak gitsin dedim sırf bu yüzden. Sen o kadar her şeyden buzdolabı gibi kaçıyorsun, kendini koruyorsun ama bir olay oluyor ve pat herkesin karşısına bambaşka bir Retra olarak çıkıyorsun. Tam bir çelişkiler abidesi. Olmamış yani yazar. Sen kızı değiştirmek istemişsin, aklındaki kurguya akış yolunu bulmak, Retra’yı o akışa kaptırmak istemişsin ama olamamış be gülüm. Keşke başka şeyler düşünseymişsin. Zaten kitabın başından sonuna kadar ne ama. İle yazıldığını çözemeyen ben, bir de kitabın yarısında böyle bir olay olunca daha da soğudum kitaptan. Ha karanlık tarafı mükemmel, hatta sonu da süper şaşırtıcı ama dediğim gibi kitapta fazlasıyla boşluklar ve bu boşluklar serinin diğer kitaplarında kapanır mı bilmem. Çünkü ben o kadar serileri takıntılı bir insan olarak devam etmeyi dahi düşünmüyorum. Ama bilmiyorum. Belki birisi okur yorum yapar ona göre daha kesin bir düşünceye sahip olacağım.

Kitabımız iki bölümden oluşuyor. Bir Retra’nın aklı başında olduğu bölüm, bir de Retra’nın Ixion adasında gerçekten yaşamaya başladığı için geçmişini unutarak orada yaşamaya başladığının kanıtı olan ve kendi isteği ile aldığı ismi olan Naif’in bölümü olarak. Geçmiş ile gelecek gibi.

Kitabın çevirisi mükemmeldi. Kapak deseniz 1. kitabından tutunda serinin diğer kitap kapaklarına bayılıyorum. Mükemmel ötesinde güzeller. Zaten kitaba yüksek puan vermemin sebebi ise bir yazarın oluşturduğu karanlık dünya, iki kapaklar. Zaten kitabın sonunu görmemi sağlayanlar da onlar. Yoksa direk yarım bırakırdım.

Bu sebeplerden dolayı kitaba puanım 5 üzerinden 3. :)

3

divider

burnbright2FEATURE

Vazifem sessizliktir.

Mükâfatım sakinliktir.

scrollWithLineCFG_31

Lenoir elini sallayarak bir kez daha sessizliği sağladı. “Ixion’daki inanışlarımız müzik ve partilerden ibarettir. Karanlık rahatlığımızdır. Az sayıda olan kurallarımız koşulsuz ve mutlaktır.”

scrollWithLineCFG_31

“Evet öyle zannediyorum.”

Suki alaylı bir bıkkınlıkla kafasına vurdu. “Retra, artık daha az resmi konuşmaya başlamalısın. Yaşlılar gibi konuşuyorsun. Babaannem gibi. ‘Öyledir herhalde,’ demelisin, ‘Öyle zan-ne-di-yo-rum,’ yerine.”

Retra gülümsedi. “Zannediyorum ki haklısın.”

İkisi de güldü.

scrollWithLineCFG_31

Suki ellerini kavuşturdu. “Beko.”

Hepsi anlamaz gözlerle ona baktı.

“Bu Stra’haca,” dedi. “Kutlama anlamına geliyor.”

Beko,” diye tekrarladı Rollo. Ellerini havaya kaldırdı ve omuzlarını oynattı. “Haydi Beko yapalım.”

scrollWithLineCFG_31

“Ixion hedonizmin yeridir. Bencilliğin. Sen ise başkaları için korkunç sonuçlarla karşılaşmayı göze aldın. Merak ediyorum sana bunu yaptıran nedir?”

Naif kollarını birleştirerek savunmaya geçti. “Ben kimseden farklı falan değilim.”

damy (1)

The Spiral Arm – Peter Boland / Kitap ve Yazar Tanıtımı, Yarışma!!!


SpiralArmBlitzBanner

Xpresso Book Tours’da bu haftayı Book Blitz yaparak açıyoruz. :)

Peter Boland’ın kaleme aldığı The Spiral Arm kitabını tanıtacağız ve aynı zamanda resimsiz yazarımızı. :))

Ve  her Blitz turunda olduğu gibi bir şanslı kişi The Spiral Arm kitabının ebook’unu kazanacaktır.

Şimdiden herkese başarılar! :))

divider

Spiral Arm cover

Kitabın Adı : The Spiral Arm

Yazarın Adı : Peter Boland

Yayınevi : Adrenalin Books

Yayın Tarihi : 21 Mayıs 2013

Sayfa Sayısı : 120

Tür : Genç Yetişkin, Distopya

Wren Harper kıyamet eşiğindeki kalabalık bir Dünya üzerinde yaşıyor. Sadece çok fazla insan var. Cevap 600 ışık yılı uzaklıktaki Kepler üzerinde yatmaktadır; Dünya’nın iki katından daha fazla boyutlu bir gezegen. İnsanlar onlarca yıldır başka bir ırkla onu kontrol edebilmek için savaşıyorlardı. Dünya orduları tükenmişti. Şimdi 15 yaşında ki harbiyeliler mücadeleye gönderilir ve büyük mücadele gemilerinde yol boyunca eğitim alırlar. Ama neden Wren seçildi? O küçük ve sersem, bir savaşçı değil. O Keler’da hayatta kalacak mı? Ya da onu ilk eğitim mi öldürecek? Bu, çekişmeli sonlarla dolu bir serinin bir ilk roman uzunluğundaki bölümüdür.

divider

PETER BOLAND

Mimarlık okuduktan sonra, bu işte iyi olmadığına inandı. Binaları dizayn etmeyi seviyordur ama onları ayağı dikmeyi değil yani sektörde birazcık yetersiz olan şeyleri ayakta tutmayı seviyordur. Bu yüzden, reklamlardan, gemi yolcuğunun hattından zombi video oyunlarına kadar reklam yazmaya geçiş yapmıştır. Karısıyla tanışmasından ve iki çocuk sahibi olduktan sonra, oturup kitap yazmasına çok şaşırmıştır. Sonra bir diğerini ve bir diğerini. Hepsi de birbirinden güzeldi. Cidden güzel. Bu yüzden bunu bir ele almak olarak düşüyordur. Yakında hiçbir sihirli formül olmadığını fark etmiştir. Sadece bir kelimeyi bir diğerinin yanına koymak zorundadır(ve buna bir yıl boyunca devam etmek zorundadır.) Ayrıca sörf, tekvando, oğulları ile lego oynamasına ve TV’nin karşısında bira içme cazibesine karşı koyabilmesine yardımcı oluyordur.

Website : http://thespiralarmseries.blogspot.co.uk/

Facebook : https://www.facebook.com/TheSpiralArm

divider

images

Bir adet The Spiral Arm ebook kazanmak için hemen

TIK-TIK!!!

divider

*Bütün çeviriler Yorum Durağım ve Kördüğüm Hayaller aittir, izinsiz almayınız!…

damy (1)

Jump Zone, Cleo Falls – Wylie Snow / Kapak Tanıtımı


1044846_146689615520933_750702474_n

Günün ikici postu ile merhaba :)

Xpresso Book Tours‘un düzenlediği ve tüm dünya ile aynı anda göreceğimiz kapak tasarımı ile karşınızdayım.

Wylie Snow‘un kalem aldığı Jump Zone Serisinin ilk kitabı olan Jump Zone, Cleo Falls distopyanın ve aşkın harmanlandığı bir romandır.

Hadi hep beraber kapağımız nasılmış bakalım :)

divider

Jump-Zone-2500x1563-Amazon-Smashwords-Kobo-Apple-1

Kitabın Adı : Jump Zone, Cleo Falls

Serinin Adı : Jump Zone Series

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Wylie Snow

Kapak Tasarımı : Streetlight Graphics

Çıkış Tarihi : 9 Eylül 2013

Sayfa Sayısı : 350

Tür : New Adult, Distopya, Romance

Goodreads : http://www.goodreads.com/book/show/17619268-jump-zone

Cleo, kabilesinin kabul etmesini ve ailesinin sevmesini.. tümüyle istiyordu – aslında bunu canı gönülden istiyordu ve aslında o neredeyse bunu kazanmaya çalışırken ölüyordu. Ama onu kurtaran adam, yüzündeki kusurlarla ve onu koşulsuz bir şekilde severken onu bulmuştur. Kıza acımasızca ihanet etmiştir ve o bir daha tümüyle ölüyordur.
Hepsi yalan mıydı? Kelimeleri, sözleri, öpücükleri? Yabancı topraklarda kayıp olmuş bir şekilde vatanını yok etmek için komplo kurmuş güçlerle mücadele edecektir. Bunu yalnız başına yapmak zorunda olsa bile…
Libra özgürlüğün özlemini çekiyordur – hapishaneler yüzünden, sahte tavırlar yüzünden ve vatandaşlık hakkı yüzünden… Ama o, hırs ve gücün kazanılabildiği bir yerde politika oyunlarını yakalamıştır ve Cleo Rush bir piyondur. Özgürlük için feda etmeye ne kadar isteklidir? Onun ahlakına, onun ilkelerine rağmen kadını seviyor mudur? Seçtiği yolun bir önemi yoktur, insanlar eninde sonunda ölecektir ve onların kanı ellerinde olacaktır. Ve onun kanıda olabilir.
Kendilerini ve dünyalarını kurtarmak için, Cleo ve Libra, ailelerini nefretle birbirlerine bağlayan bu çifte trajedinin üstesinden gelmek zorundadırlar. Birlikte yaşayabilirler. Ama Cleo ile birbirlerinden ayrı düşeceklerdir.

divider

Kapak nedense bana daha çok Romance ve New Adult havası verdi. Bence bol yeşilliklerle pek Distopya’yı yansıtmıyor. Ya da Distopya kısmının daha hafif olduğunu gösteriyor. Ama bunun dışında kapağın üst kısmında bulunan dalgalanmaları sevdim, kapağa ayrı bir hava katmış. Kitap hakkında daha fazla bilgi alabilmek için sabırsızlanıyorum :)

*Bütün çeviriler Yorum Durağım ve Kördüğüm Hayaller aittir, izinsiz almayınız!…

damy (1)

Göçebe – Stephenie Meyer / İnceleme


Kitabın Adı : Göçebe

Orijinal Adı : The Host

Yazarın Adı : Stephenie Meyer

Çevirmen : Mine Atafırat

Yayınevi : Epsilon

Sayfa Sayısı : 680

Basım Yılı : Mart, 2009 (2.baskı)

Ya bedeniniz bir parazit tarafından yönetiliyorsa…

Ya bu parazit bir ruhsa…

Ve bu parazit görünümlü ruh ensende açılan küçük bir delikten girip vücudunu ele geçiriyorsa…

Ve vücuduna girdiği anda vücuduna olan tüm kontrolünü kaybediyorsan…

Ve artık beyninin, kalbinin, kolunun, bacağının, kısacası tüm uzuvlarının kontrolünü artık o ruh yapıyorsa…

Ve sen iradeni zorlayıp düşünmeye veya bir uzvunu hareket ettirmeye dahi kalktığın anda seni geri püskürtmek için sana bütün acıları çektiriyorsa…

Veya sen bu tip davranışlara devam etmeye kalkarsan senin vücudundan çıkıp seni ölüme mahkum ediyorsa.

Yani ölüm ile yaşamak arasında –ki bu duruma ne kadar yaşamak denirse- ince bir çizgi varsa…

Yeni dünyanın böyle olduğunu düşünün. Origin gezeninde dünyaya gelmiş yeni bir ırkın bütün gezegenleri ele geçirdiğini ve neredeyse tüm gezegenlere, ki bizim bildiğimiz veya bilmediğimiz bütün gezegenleri ele geçirdiklerini düşünün. Bu gezenler Çiçek, Ayı, Örümcek, Yosun, Yarasa ve Ejderha gibi gezegenler olduğunu düşünür. Ama tabii ki bu gezegenler arasında bizim gezegenimizde. Sonuçta türler arasında günümüzde bile çözülememiş spesifik canlılarız. Düşünün o zaman dilimi daha ileriyi bile anlatsa dahi insan türü daha çözülememiş ve bu konuda çözdük gibi iddialara girip kendilerini ön plana çıkartmaya çalışıyorlar. Nelerle mi? İlaçları ile. Zekaları ile. Baskıcı rejimleri ile. Ölüm tehditleri ile. Veya kendilerini iyi gösterip, dünyayı kurtaracağız, bizler merhametli şeyleriz diyerek tüm zihinleri yıkayarak.

 

Kim bu dünyada yaşamak ister ki? Ama ya zorlanırsan? Ya tekrardan merhametli dillerini kullanırlarsa?

 

İşte böyle bir istilanın ortasında bütün insanların içinde ruh denilen parazitlerin olmadığını görürseniz ya da içinize giren parazitin aslında seni kontrol edemediğini sen onu kontrol ettiğini anladığında ve bu durumu Şifacı denilen doktorların anlayıp yetişkin bedeni yerine küçük çocuk bedenleri kullanıp öyle yaşamaya devam ettirirlerse. Ve aslında onların polisi olan Avcılar ve Şifacılar biliyorsa.

 

İşte bu ve bunun karmaşık bir dünyada mı yaşamak istersin? Yoksa kaçıp bir yerlerde saklanıp insanların seni bulmasını mı istersin?

 

Ne kadar zor bir olasılık bariz bir şekilde meydan da ama sonuçta ağlamayan bebeğe süt vermezler diye bu duruma cuk oturan bir atasözümüz var. Eğer ki bu mevcut duruma isyan edersen yiyeceğini, içeceğini, barınacağın yeri, kendini veya başkalarını koruyacak silahlara veya türevlerine, eğer ki hasta olursan veya yaşlanırsan – ki bu iki durumda kaçınılmaz bir gerçektir – ilaç veya tedavi yapabilecek araç-gereçleri sahip olmak zorundasın ya da bulmalısındır. İşte kaçmanın en zor kısımlarından birisi de budur. Zorluklar… Zorluklar… Ve zorluklar…

Melanie işte bu zorluklara yıllarca katlanmış bir genç kız. Ve tek başına değil. Önceleri yanında Jamie varken sonradan Jared katılıyor. Melanie anne, Jared baba olmuşken Jamie ailenin çocuğu olarak hayatlarına mutlu, mesut yaşayarak devam ederken ki neredeyse bütün zorlukların üstesinden gelirlerken bir gün Melanie, halasının kızı olan Sharon’u bulabilmek güvenli sığınıklarından çıkar ve hazin sonla karşılaşır. Avcılar. Ama onlara yakalanacağıma ölürüm daha iyi diye Melanie, bulunduğu binanın asansör boşluğuna bırakarak kendini ölümün kucağına atmıştır. Ama vücudu nasıl bir dinçliğe sahipse o kadar hasara rağmen kurtulur ve parazit ruh ensesinden vücuduna girerek yerleşir. Yerleşir yerleşmesine ama Melanie’nin vücudunu ele geçiremez çünkü Melanie hem bir yetişkindir hem de bu uğurda yıllarca savaştığı için ruhun vücuduna girdi anda direnç göstermeye başlamıştır. Önce ve en kolay yapabildiği yapmaya başlamıştır. Yani ruhun ki artık onun bir adı vardır Göçebe’nin zihninde konuşmaya başlar. İlk başlarda Göçebe bu durumda ne yapacağını şaşırır. Çünkü bir önce gezegenlerinde ister ayı olsun ister ejderha bedene ve zihne tamamen hakim olmuştur ve orada ki ömrünü tamamladıktan sonra başka bir gezegene geçmiştir. Ama Melanie’de bu durum öyle değildir. Zihninde konuşan birisi vardır ve sağlıklı düşünmesini engelliyordur. Bu durumu ilk başlarda Avcı’ya (kısaca ben ona cadaloz ve sürtük diyorum) anlatmıştır ama kardeşinin anılarına gelince Melanie ona bu konuda durması için yalvarmıştır ve bilinmeyen bir sebepten Göçebe onu dinlemiştir.

 

Bir gün Göçebe bu durum için Şifacı ile görüşmek istediğini dile getirerek yola düşmüştür ama asıl amacı Melanie’nin aklından çıkmayan Jeb amcasının çizdiği çizgilerdir. Ve bu çizgiler yolda devam ederken çölün ortasında yer alan dağların çizimidir. Ve her ikisi de düşünmeden bu yolculuğun içine dalarlar. Günlerce yürürler, aç kalırlar, susuz kalırlar ama pes etmezler. Çünkü bir şekilde Jeb amcasının onları bulacağını düşünür Melanie. Ve bulurda. İşte bundan sonra olaylarımız yavaş yavaş başlar. Orada buluna 50 yakın insan onun bir hain olduğunu ve bu yüzden aralarına almak istemezler. İşte bu durumda zor durumda kalan Melanie’ye sadece Jeb, önce kötü ama daha sonra ondan zarar gelmeyeceğini anlayan Ian ve onun değişik birisi ama özünde ablası olarak gören Jamie inanmış ve yanında kalmıştır. Melanie güçlüklerle savaşarak zorlukları asmıştır ve en büyük zorlukta Avcı’dır. Çünkü bir türlü Göçebe’nin peşini bırakmamıştır.

 

Kitabımız genel çerçeve bir aksiyonun azaldığı bir çoğaldı yani Jeb’in çizdiği çizgiler gibi bir alçalıp bir çoğalıyordur. Ve bana göre o alçalmalar o kadar fazladır ki bir an kitap hiç bitmeyecek zannettim ve hatta 100 sayfadan sonra kitabı bırakmayı düşündüm. Bu kitabı okuyan arkadaşlarımın söyledikleri cesaret verici sözler olmasa anında bırakırdım ama sırf devamında olacak aksiyonlar için devam ettim. Ama pişman mıyım? Azıcık çünkü kitap elimde resmen süründü. O sıkıcı iç konuşmalar yüzünden bir sayfa okuyup okuyup bıraktım ve resmen rezil ettim kitabı. Yazık oldu resmen. Ama iyi ki okumuş muyum? Evet iyi ki okumuşum çünkü yeni bir fantastik dünya ile tanıştım. Ruhların gelerek, özellikle kullandıkları farklı araçlarla beğenimi kazandı. Ama bir daha okur muyum? Tabii ki de hayır! Özellikle o 100 sayfa için bile elime almam o kitabı elime. Eziyet çekerim yoksa :)) Peki size tavsiye eder miyim? Kesinlikle! Hemen alın okuyun diyemem ama mümkünse boş vaktinizde -özellikle ilk 100 sayfa için inanılmaz bir boşluk yaratın- alın okuyun. İnanın kurguyu beğeneceksiniz. Ayrıca çeviride güzel. Hiç takılmadan okuyup bitirirsiniz :)

 

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 (1 puan iç bayıltıcı baştan gitti, kusura bakma Stephenie! :D )

579570_10151433581942360_1260439767_n

 

divider

183726_10151600166207360_1907285830_n

Kendi türüme has en doğal içgüdülerle, bu bedenin düşünce merkezine yerleştim. Her nefesine, her tepkisine hakim oldum. Öyle ki, o artık başka bir varlık değildi. O ben’di. 

11

Sıcacık gülümsüyor. Çatılan kaşlarımın ortasını öpüyor. “Üzülme Mel. Mucize diye bir şey vardır. Seni asla kaybetmeyeceğim. Benden uzaklaşmana asla izin vermeyeceğim.”

11

“Evet, ama bu benim ne olduğumu değiştirmez, Jamie. Ben de ruhların yaptığını yaptım. Melanie’den önce bir çok sahibim oldu. Hiçbir şey… tekrar tekrar hayatlara kastetmemi engelleyemedi. Bu benim hayatım.”

“Melanie senden nefret ediyor mu?”

Bir an düşündüm. “Eskisi kadar değil.”

Hayır. Senden hiç nefret etmiyorum. Artık değil.

“Artık benden hiç nefret etmediğini söylüyor,” diye mırıldandım. 

11

Kımıldadığını hissettim. Şiltenin üstünde kayarak yanıma geldi. Melanie’nin de istediği buydu. Çok yakındık. Doğru düşünmek, doğru nefes almak mümkün değildi. Ama ondan uzaklaşamıyordum. Melanie, Jared ile yakınlaşmamdan birden rahatsız oldu. Oysa bunu kendisi istiyordu. 

11

Jared birden öne doğru bir hamle yapıp benden uzaklaştı. Aynı anda, yumruğu güm diye, Kyle’ın suratına indi.

Kyle’ın gözleri kaydı ve ağzı gevşeyip çarpıldı.

Odada birkaç saniye süren derin sessizlik oldu.

Doktor alçak sesle, “Tıbbi açıdan konuşmak gerekirse, şu anda bunun Kyle’ı ayıltmak konusunda pek yararlı olduğunu söyleyemem.”

Jared ciddiydi. “Ama ben kendimi daha iyi hissediyorum.” dedi. 

11

Melanie, yaptığın doğruydu, diye onayladı. O hatalı. Domuzluk ediyor.

Teşekkür ederim.

Biz kızlar, birbirimize destek olmalıyız.

11

 

Maggie, “Katil göreceli bir terimdir,” dedi öfkeyle. “Ben, sadece bir insanı öldüren birini katil sayarım.”

Jared öfke saçan bakışlarla ona bakarak, “İnsan da göreceli bir terimdir, Magnolia,” dedi. “Bu terimin biraz merhamet, biraz da şefkat içerdiğini sanıyordum.”

11

 

Kyle’ın, “İyi oyun çıkardık,” dediğini duydum.

Ian, “Sen ne salaksın,” diye cevap verdi.

“Senin beynin, benim yakışıklılığım var. Adaletli bir dağılım.”

11

 

Ian fısıltıdan biraz daha yüksek bir sesle, “ Ama ya Göçer’in yerinde olsaydın,” dedi. “Bir insan bedenine yerleştirilip bu gezegene bırakılsaydın, kendini kendi türüne yabancı hissetseydin, yerine geçtiğin canı kurtarmaya çalışacak kadar iyi bir insan olsaydın, onu ailesine kavuşturmak için hayatını tehlikeye atsaydın ve birdenbire kendini senden nefret eden ve sana zarar veren, seni tekrar tekrar öldürmeye çalışan vahşi yabancıların arasında bulsaydın…” durakladı ve bir an sesi duyulmadı. Sonra, “Buna rağmen bu insanları kurtarmak ve iyileştirmek için elinden geleni yapsaydın, sen de kendine özgü bir yaşamı hak etmiş olmaz mıydın? Bu kadar bir hakkın bile olmaz mıydı?” diye ekledi. 

11

 

“Buna ne diyorsun, Göçer? Yine aynı odayı paylaşacağız.”

“Ama Jamie, Jared nerede kalacak?”

Ian, “Dur tahmin edeyim,” diye sözümü kesti. “O odanın üç kişiye yetecek kadar geniş olduğunu söylemiştir. Yanılıyor muyum?”

“Evet. Nereden biliyorsun?”

“Tahmin ettim, doğru çıktı.”

11

 

“Sen bir şey istiyor musun, Ian?”

“Evet, Jared’a utanmazın biri olduğunu söylemeni istiyorum, evlat.”

“Ne?”

“Boş ver. Git de Göçer’e yiyecek bir şeyler getir.”

11

 

“Jared benim geçmişim. O, başka bir hayat. Sen benim bugünümsün.”

Bir an konuşmadı. Konuştuğunda, sesinden duygulandığı belli oluyordu. “Ve eğer istersen, geleceğin de olurum.”

“Evet, lütfen.”

481078_10151509026752360_1011133331_n

Candor – Pam Bachorz / İnceleme


Kitabın Adı : Candor

Orijinal Adı : Candor

Yazarın Adı : Pam Bachorz

Çevirmen : Muzaffer Mankır

Yayınevi : DeliDolu

Sayfa Sayısı : 280

Basım Yılı : Ocak, 2013

Buradan çıkış yok. Hissetmek, karar almak, söz sahibi olmak imkansız. Candor’da seçim şansı yok.

 Candor öyle bir yer ki oraya giren bir daha çıkamıyor. Çünkü oraya giren herkes dört bir yanı çevrilmiş hopörlerden çıkan klasik müziğin huşusuna kapılıyorlar ve beyinlerinin içine o müziğin içerisinde yer alan mesajlar kazınıyor.

Kaynakları boş yere harcama

Her zaman, her ihtimale hazırlı ol.

Her zaman ailenin gururlandırmak için çabala.

Barbarlık yanlış bir şeydir. Asla başkalarının mallarına zarar verme.

Sağlıklı kahvaltılar zeki dimağlar yaratır. Mükemmel insanlar asla geç kalmaz.

Yukarıda ki cümleler tüm mesajların sadece küçük bir kısmı. Ve bu mesajlar yüzünden insanlar bireysel düşünebilme yeteneklerini kaybediyor ve Candor’a bağımlı hale geliyorlar.

Peki bu mesajları kim mi ortaya çıkartıyor?

Candor sitesi olarak kurulan ama daha sonra büyük bir ilçeye hatta şehre dönüşen bu yerin kurucusu Campell Banks’tir. Bu siteyi kurmasının amacı ölen çocuğundan uzak bir yerde ailesi ile birlikte huzurlu yaşayabileceği ve insanları yönetebileceği bir yer oluşturmaktır. Ama çoğu şey ters gitmiştir. Bunarlın başında karısı onu terk etmiştir. Hem de Candor’u kurduktan hemen sonra. Diğer oğlu Oscar Banks ise ondan habersiz mesajlara karşı çıkıyordur ve kendi CD’lerini oluşturarak, beynini o düşünceler ile doldurarak bireysel düşünebilme yeteneğini geliştiriyordur. Hatta bunu ileri taşıyarak kendi yaşıtı çocuklara bunu aşılıyor ve bir birey olduklarını hatırlatıyordur. Tabii kişiler hep zengin çocukları oluyor ya da yüklüce kendi parasına sahip kişiler oluyordur. Bu kişilerin aklına girerek özel CD’ler veriyordur ve kaçış planı hazırlardır. Onların ortadan kaybolmaları Candor için bir felaket ve Campell için ise Dinleme Odası’nı daha sık kullanılması için insanları daha çok teşvik etmesi sağlıyordur. Bu da daha fazla mesaj, daha fazla beyni yıkama, daha fazla itaatkar insan, daha fazla beyinsiz, daha fazla Campell mutluluğu ve daha fazla insanlık dışı durumlar ortaya çıkıyordur. Dinleme Odası’na giren her bir kişi girdiği gibi çıkmıyor. Çünkü orada beyninin ne kadar düşünebilme yeteneğinin büyüklüğüne göre o oda da kalıyor ve beyni Candor’da yaşabilmek için iyi bir vatandaş oluyor(!). Ama çıktığında o kadar hasarlı oluyor ki artık iyi insan olsa da olmasa da bir şey fark etmiyor çünkü beyni bir sürü mesaja mazur kalarak felç geçirmiştir veya odaya girmeden önceki hayatında olmayan bazı tikler edinmiş ya da bazı olmayan cisimler görmeye başlamıştır.

İşte böyle berbat bir yer ve berbat bir yöneticiye sahip! Ama insanlar onu örnek bir vatandaş olarak görüyor ve hem ona hem de oğlu Oscar’a ‘Değerli’ diyorlar. Artık ne kadar değerliyseler!

Campell, sırf kendi hırsı doğrultusunda insanlara işkence ediyor ve ayaklarının dibinde eğilecek köleler yaratırken oğlu Oscar’da babasının kurduğu dünyanın içinde bir dünya kurarak insanları Candor çukurundan kurtarabilmek için kendi yaşıtı insanlardan para veya haraç (çikolata, içki vs.) alarak kendine zula yapıyor ve bir gün gelip kendisinin de bu cehennemden kaçacağını düşünüyordur.

Örnek bir vatandaş gibi davranan, herkese örnek olmaya çalışan ve herkesinde örnek aldığı bir vatandaş olan Oscar sırf örnekliğini gösterebilmek için Mandi adında, Candor’a taşınmadan önce güzellik yarışmasına katılmış, sarışın bir güzellik olan ama Candor’a taşındıktan sonra o upuzun sarı saçlarını at kuyruğu yapan ve bol bol kıyafetler giyen, pembe bir araba kullanan klasik bir Candor kızı ile çıkmaktadır. Sırf etrafına örnek olabilmek için. Sırf etrafında ki insanlara ‘Değerli’ olduğunu gösterip, planlarına devam etmek istiyordur.

Ama bir kız yoluna çıkana kadar.

O kız yoluna çıkınca ne o mükemmel zekası ile çalıştığı derslere kendini vermiştir, ne başarılı olup üniversiteye gideceğim diye çabalamıştır ne de sevgilisi Mandi’yi düşünmüştür.

Kim mi bu kız?

Siyahlar içerisinde, yasaklara aykırı olduğu halde makyajla gezen, geceleri sokağa çıkıp kay kay süren, elinde sprey boya taşıyan, tam bir gotikler kraliçesi Nia’dır. Gözü derste yoktur, neden Candor’a geldiğini bir türlü anlamamaktadır ve Oscar’ın davranışlarını da anlamamaktadır. Çünkü Oscar uzun zaman sonra kendine göre bir kız bulmuş daha doğrusu özgür bir düşünceye sahip bir kız bulmuştur ve kaybetmek istemiyordur. Yani beyninin mesajlar ile yıkanmasını istemiyordur ve bu yolda da elinden gelen her şeyi yapıyordur. Peki bu ne kadar faydalıdır? Önceden arkadaşı olup sonradan düşmanı olan Sheirman’ın yaptıklarını mı durduracaktır yoksa Nia’ya nasıl kendi mesajları ile doldurduğu CD’leri mi düşünecektir? Yoksa Mandi’den ayrıldıktan sonra Nia ile çıkması ile kendisine gelen tepkileri mi yok sayacaktır yoksa hala ölümsüz aşkı yerine geçen Nia’dan ayrılarak ‘Değerli’ vatandaş olmaya devam mı edecektir?

İşte bu çelişkilerin yaşandığı distopik bir hikaye ile karşı karşıyayız. İnsanların nasıl bir cümle ile beyinlerinin yıkanarak, kendi düşüncelerini bile beyan edememelerini görüyoruz bu kitapta. Ve nasıl Campell gibi adamların yatakalrında rahat uyuyabildiklerini. Hadi mesajlarla insan beyin yıkamalarını geçtik o Dinleme Odası’nı inşa ederken hiç mi vicdanın sızlamadı be adam?! Hadi diğer insanların kölen haline getirmek istiyorsun, oğlunu neden o kategoriye sokuyorsun?! Oğlun be adam senin oğlun! Kendi canın kendi kanın! Hadi birisi fevri davranışları sonucu suda boğularak öldü veya suda intihar etti, karın seni ve oğlunu tek edip gitti, ailenden geriye kalan tek kişiyi, oğlunu da kafayı yiyerek mi yanında tutacaksın? Tabiî ki de tutamazsın! Onun da bir yerden sonra mevcut bir duruma baş kaldırır ve hem sana hem de topluma karşı çıkar ve son onun bu davranışlarını ilk başta görmezsin ama bir zaman sonra neler olduğunu görürsün ama iş işten geçmiştir.

Kitapta öldüresiye dövmek istediğim ilk ve son kişi olan Campell, her söylediği kelimeler sayesinde ilginç ölüm teknikleri ile karşı karşıya kalmıştır. Hani bir kaşık suda boğulması gereken insanlar vardır ya ha işte Campell onlardan birisi. Al bir kaşık suda boğ sonra ne hali varsa görsün diye ıssız bir yere at! Bütün kitap boyunca deli etti resmen beni. Dedim en sonunda girip kitabın içine bir güzel benzeteyim şu adamı, akıllansın, uslansın, adam olsun çocuğuna ve çevresinde ki insanlara nasıl davranması gerektiğini öğrensin. Ha hazır elim değmişken oğlu Oscar’ı da sırf baz davranışları yüzünden elden geçireyim dedim. Babası kadar olmasa o da sinir etti beni bazı yerlerde. Ama hiç ağlamam diyen karakterin sevgilisi için döktüğü o gözyaşları yok mu resmen ciğerlerimi dağladı! Ah be oğlum dedim gel beni sev , sevgi aşılayım ben sana, aşık ol bana. Dedim de ne oldu?! Geldi mi?! Yoooo! -.- Sırf o yüzden ne hali varsa görsün diye şekeri alınmış çocuk ifadesi ile ortalıkta bıraktım ya zaten! :D

Nia’ya gelecek olursak bazı yerlerde öyle bir sinirle saçını başını yolasım geldi ki anlatamam size aaa dostlar. Nasıl sinir kızdır öyle! O çocuğa çektirdikleri yok mu?! Say say bitmez emin olun. Mandi deseniz elimin altından geçecek başka bir insan. Al kafasını duvardan kıvılcım çıkart yine yetmez o zevk, anca ayağının altında ezeceksin öyle zevk alırsınız. -.-

Bu kadar şiddet yeter sanırım :D

Bunun haricinde kitabın konusu harikaydı. Seri olursa devam kitabını dört gözle bekleyeceğim bir kitap oldu çünkü sonunda öyle bir geçti ki acabalar acabalar kafamda uçuşmaya başladı. Bence çıkacaksa hemen çıksın. Yazar motor yazar olsun pilisss :D Çeviri kısmına gelecek olursak çok güzel bir çeviriye sahipti ve bu yüzden sevgili çevirmene teşekkürlerimi iletiyorum. Aksamadan, kelimelerin tekrarı olmadan çok güzel bir kitap okudum sayesinde. Ama tek bir şey dışında. Kitap geniş zamanda yazılmıştı ve nedense bu tr kitapları bir türlü sevemiyorum. Sanki okurken dilimde bir pürüz bırakıyor. Ya da bu türe aşina değilim bilmiyorum ama geniş zamanla yazılan kitapları sevmiyorum, sevemiyorum ve sanırım sevemeyeceğim de. Ve tüm bunarlın dışında kitabın kapağı yurtdışı kapağına göre kat be kat daha güzel ve bunun için DeliDolu’ya teşekkürlerimi iletiyorum. Bir kitap ancak bu kadar güzel bir kapak temsil edebilirdi.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 :)

579570_10151433581942360_1260439767_n

deneme

2“Çocuklar anlamaz. Öfkelenir, direnirler. Mesajların, içlerine nüfuz etmesi daha uzun zaman alabilir. Çocuklar, mesajların kendilerini ve mükemmel olmayan çocuklarını değiştirip geliştirmesi için sabırsızlanan yetişkinlere benzemez.”

2

“Benim sıram.” Elimle defterin üstünü kapatıyorum.

Nia başını kaldırıp usulca bakıyor bana. “O elini koyacağın başka güzel yerler bulabilirim.”

2

“Bunları al.” CD’leri ayağının yanına atıverince göz göze geliyoruz. Bir anlığına, sanki tekrardan yalnızmışız hissini yaşatıyor bu bana.

“Bir hediye? Bana?…” Gözlerini Mandi’ye çeviriyor. “Ne tatlı. Bir muz kadar tatlı.”

2

“Bu ilk randevumuz.”

“O halde beni yalnız bırak ve kendin için de bak. Müzede sürekli birini takip etmezsin; bir randevuda bile!” Gülümseyip hafifçe itiyor beni. “Veya… çok tatlı olsan bile.”

Geriye doğru sendeleyip elimi göğsüme vuruyorum. “Beni yaraladın.”

Nia gülmekle yetinip eliyle beni kışkışlıyor. “Kaybol, Picasso.”

2

“Seni seviyorum,” diyorum alçak bir sesle.

“Ben de seni seviyorum,” diye fısıldıyor.

2

Hangisinden daha fazla nefret etmeliyim? Bunu isteyenden mi, yoksa onu verenden mi?

2

Okula. Ondan uzağa. Yaşamam gereken hayatıma. Güvenli. Ve yalnız!…

2

Unutmaya başlamalıyım. Normal yaşantıma geri dönmeliyim. Her şeyin kontrolümde olduğu, güvende olduğum yaşantıma kaldığım yerden devam etmeliyim.

2

Elimi kapı tokmağına koyuyorum. “Ben değerliyim!” diye bağırıyor.

Ben ve benim suçlu bilincim kapıdan çıkıp gidiyoruz.

2

Son bir bakış ve sonunda gitmek için arkamı dönüyorum.

Şimdi koşmaktan başka bir şey kalmıyor geriye.

2

“Where is DeliDolu?” diyenlere Tık-Tık!

DeliDolu Resmi Web Sayfası

DeliDolu Facebook Sayfası 

481078_10151509026752360_1011133331_n