Yolun Sonundaki Okyanus – Neil Geiman /İnceleme


Kitabın Adı : Yolun Sonundaki Okyanus
Orijinal Adı : The Ocean at The End of The Lane
Yazarın Adı : Neil Gaiman
Çevirmen : Zeynep Heyzen Ateş
Yayınevi : İthaki
Basım : Kasım, 2013
Sayfa Sayısı : 181
Tür : Fantazya / Korku / Yetişkin Edebiyatı
Satın almak için: İlknokta

40 yıl sonra doğup büyüdüğü yere bir cenaze için geri dönen kitabımızın kahramanı, 7 yaşında iken tanışıp, bir sürü badire atlattıkları arkadaşı Lettie Hempstock’un evine doğru bilinçsizce sürer. Nedensiz ve amaçsız bir şekilde…. Neden Hempstock çiftliğine doğru sürdüğünü veya neden çiftliğin arkasında ki evi görmek istediğini bilemez.

Çiftliğe gelir… Kapıyı çalar… Ve karşısında 40 yıl sonra karşılaşsa bile değişmediğini gören Bayan Hempstock (Lettie’nin büyükannesi) ile karşılaşır ve göle doğru yürümeye başlarlar. Huzurun orada olduğunu düşünerek…

Bir göl düşünün; gelmiş, geçmiş, gelecek tüm dünyaları içinde barındıran, büyük patlamaları dahi rivayet edilen, içi dipsiz bir kuyu, masmavi berrak bir suya sahip bir göl… Göle bakan çiftlikte yaşan bir kızın ona okyanus dediğini ve o kız ile arkadaş olan küçük bir oğlan çocuğunun onun “okyanus” dediğine inanmayıp, “göl” demekte ısrar ettiğini…

O göl ki bir çok şeyin başlangıcı ve bir çok şeyin bitişidir… Ama her şey 40 yıl öncesine dayanmaktadır.

Mutlu bir çocuk değildim ama hayatımdan memnun olduğum günler vardı. Vaktimin çoğunu kitaplarla geçiriyor, kitaplarla yaşıyordum.

40 yıl önce 7 yaşında bir oğlan çocuğu olan, mutlu bir aileye, baş belası bir kız kardeşe, bir kitap kurdu olduğu için hiç arkadaşa sahip olmayan isimsiz kahramanımız, evine taşınan opal madencisi olan siyahi adamın arabalarını kaçırıp kaza yapıp ölmesinden sonra Lettie ile tanışır ve çiftliklerine giderek, bir bardak sıcak sütlerini içerek Hempstock ailesine -daha doğrusu Hempstock kadınlarından hoşlanmaya başlar. Ve kahramanımızın hayatında ilk defa bir arkadaşı olur. Hem de kız!

Ama kendisinin söylediğine göre uzun zamandır 11 yaşında olan Lettie, kahramanımıza bir abla gibi davranıp onu kendi bilinmez dünyasına çekip, ona yol göstermektedir.

Lettie’ye göre opal madencisinin ölümü karanlık dünyaya ait bir takım olaylara sebep olduğunu ve onları düzeltmesi gerektiğini düşünmektedir. Daha doğrusu bazı şeyler için kendisini kanıtlaması lazımdır ve ninesini bu işin onun düzeltmesi gerektiğini düşünmektedir.

“Seni güvende tutacağımı söyledi mi?” dedi Lettie.
“Söyledin.”
“Zarar görmeyeceğine söz verdim.”
“Evet.”
“Elimi tutmaya devam et. Sakın bırakma,” dedi. “Ne olursa olsun sakın bırakma.”

Bir eli ile oğlumuzun elini tutarken, bir elinde ise iki ucu olan bir dal tutmaktadır. O dal onu “okyanus”un ötesine götürecek ve karanlık dünyanın kapılarını ona açacaktır. Açması ile kalmayıp oğlumuzu yepyeni bir dünya ile tanıştıracak ve bir ton olayın başına gelmesini sağlayacaktır. Bu olaylardan birisi, daha doğrusu bir “şey” iki gencinde başlarına o kadar çok bela örecektir ki, o arapsaçı düğümlerini çözmek, açmak ve yok etmek için ellerinden geleni yapacaklar, hatta canlarını bile feda edeceklerdir.

“Garip derken?”
“Kendisini görüyor ama gözlerinin yerinde dışarı uzanan parmakları var. Ağzından da pençemsi garip şeyler çıkıyor. Yengeçlerin kıskaçlarını bilir misin?”

Her şeyin bir para ile başlayıp “okyanus” ile bitmesi ile sonuçlanan bu şahane, muhteşem ve hatta muhteşem ötesi olan bu kitabımızın adını hakkıyla temsil eden Yolun Sonundaki Okyanus, olayları ile bizi kendine zamk gibi yapıştırıp, sayfa üstüne sayfa çevirmemizi sağlayan, hatta yeri gelip benim gibi yazara küfürler ettiren (yazarımız mükemmel ötesi buna hiç mi hiç lafım yok ama lütfen ya o sahne bu kitaba yakıştı mı?! Bu yaptığın ayıp Neil! Hiç yakıştı mı sana? İlla öyle bir sahne yazmak istiyorsan dal damara sonra da çık mutlu sonla! Oldu mu o son? Oldu mu yani? Beni böyle isyankar yaptırdın oldu mu? ) ve görüldüğü üzere kusulan öfkem ve isyankarımdan sonra ne kadar mükemmel bir kitap olduğunu duygularımla ortaya koyduğum, bu mistik, karanlık ve bağımsız bir kurgusu ile okumaya doyamadığım Yolun Sonundaki Okyanus’u herkese ama herkese öneriyorum. İster 10 ister 100 yaşınızda olun, hiç fark etmez! Yeter ki alın bu kitabı okuyun. Emin olun pişman olmayacaksınız. Hatta ben tekrar tekrar dönüp okumayı planlıyorum. O kadar bayıldım kitaba!

Ve ayrıca söylemeden geçemeyeceğim: Hem dili ile hem akıl almaz kurgusu ile Neil Gaiman’a bir daha aşık olduğumu cümle aleme itiraf ediyorum. Hatta böğüre böğüre bağırıyorum. Ve bunun yanı sıra, yaptığı mükemmel çeviri ile Zeynep Heyzen Ateş’e, yaptığı mükemmel kapak çalışması ile de İthaki Yayınlarına çoook teşekkür ediyorum! Mükemmelsiniz dostum! Seviyorum sizi!

Kitaba puanım ise… Lütfen sormanız bile ayıp! 5 ve sonsuz!…5
asdfghjk

Reklamlar

Cinder – Marissa Meyer / İnceleme


44318_b

Kitabın Adı : Cinder
Serinin Adı : The Lunar Chronicles Series / Ay Günlüğü Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Marissa Meyer
Çevirmen : Deniz Arı
Yayınevi : Artemis Yayınları
Basım Tarihi : 2016/4. Basım
Sayfa Sayısı : 421
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin

Ne ağlaması canım? Sadece gözüme toz kaçtı. Ne yani aylar sonra kitap yorumu yazıyorum diye bir de ağlayacak mıyım?! Üstüme iyilik sağlık, sadece bu günleri gördüm diye hüngür hüngür ağlıyorum! Evet, evet şaka değil bu günlerde geldi ve ben yorum yazıyorum, hem de yeni bir serinin ilk kitabına! The Lunar Chronicles serisinin ilk kitabı olan Cinder’a! Diyebileceğim tek bir şey var o da: Welcome to new book World, Damy!

Aylardır kitap açlığı ile savaşırken OkuOku’nun naçizane 9,90 TL kampanyasını görmem ile üstüne atlayıp sipariş vermem bir oldu. Haliyle bu açlığım siparişlerime de yansımış olacak ki hemencecik geliverdi kargom. Neler neler almadım ki? Eğer neler aldığımı merak ediyorsanız bu aşamada sizi Yorum Durağım Instagram sayfasına davet ediyorum. :)

Şimdi gelelim muhteşem kitabımız Cinder’a, daha doğrusu The Lunar Chronicles serisine. Açıkçası bu seriye başlamadan önce ufakta olsa bir soru işareti vardı kafamda. O da çok popüler olmasından kaynaklı bir sorundu. Nedense çok ama çok sevilen ve çok popüler olan bir takım serileri veya kitapları ben beğenemiyorum. Bu seriye karşı tutumumda uzun süre böyleydi. Ama OkuOku kampanyasını görünce “Damy, bu evrenin sana gönderdiği bir mesaj bence artık bir an önce almalısın!” dedim ve de aldım. Kitapları elime aldığım ilk dakika kapaklarına aşık oldum diyebilirim. Demeyelim bence oldum diyelim! Ve de aşık olduğum konusunda da sayfaları hızlı hızlı çevirip aksiyondan aksiyona koşarken anladım ki yanılmamışım. Yani The Lunar Chronicles serisi herkesi etkilediği kadar beni de etkiledi!

Serinin ilk kitabı olan Cinder, Cinderella masalını baz almış ve de yazarın engin hayal gücü ile harmanlanıp karşımıza çıkan yepyeni bir Cinderalla formudur. Gelecekte hatta çook gelecekte bir zamanda geçen kitabımız 4. Dünya Savaşı’nı geride bırakmış üstüne dünya haritası ana kıtalar arasında paylaşılmış ve de yetmemiş başka gezegenlere yelken açmışız. Gerçi Ay bir gezegen değil ama olsun. Sonuçta Dünya sınırlarının dışına çıkıp uzaylıları keşfetmişiz ayol! Işınla beni Scooty! Resmen kitap boyunca bu sözcükleri tekrarlayıp durdum. Ne vardı yani okul, sınav, rapor dertlerinden uzaklaşıp ışınlansam ve de bir mekanik tamircisi olup bir şekilde gelecekteki imparator ile tanışsam. Aynı Cinder gibi!

Cinder kızımız yarı insan yarı robot olup bunun karşılığı da sayborg olan bir canlıdır. Bir mekanik ustasıdır ve de Yeni Doğu Ulusları Topluluğunda yaşıyordur, yani günümüzün Çin’inde. Onu sayborg yapan adamın üvey çocuğudur ve ona kan kusturan bir üvey anne ile iki kız kardeşe sahiptir. Bu hikaye size tanıdık geldi mi? Evet, evet bildiniz! Cinderella! Ama tabii ki hikayemiz sadece bu kadarı ile benzerlik gösteriyor. Geri kalan her şey gelecek zamanda yaşanan bir hikaye ve de Cinder’a ait.

Cinder bir gün tesadüf eseri gelecekti imparator adayı olan Kai ile tanışmıştır. Prens Kai, Cinder’dan bozulan robotunu tamir etmesini ister ve de büyük aşk o ilk bakışmalar ile başlar. Ah Kai’mi, biricik yakışıklım, prensim ne de güzel flört ediyor kızlarla. En saf ve en güzel halleri ile… Resmen kalbinin temizliğine yüzüne yansıtarak flört ediyor. Kai’ye aşık olmamak elde değil aa dostlar!

Bu arada o zaman diliminde bir sürgün hastalık koz geziyor Dünya’da. Bu hastalığın ismi ile Letumosis. Letumosis’e yakalanan hastalar maksimum bir hafta kadar yaşayabiliyorlar. Çünkü bu hastalık çok hızlı ilerleyen ve de herkese bulaşabilen bir hastalık. Örneğin imparatora bile bulaşmış bir hastalık. Tüm Dünya ülkelerinin seferber olmasına rağmen bu hastalığa bir çözüm bulamıyorlar. Zamanla bulurlar mı bilemem (no spoiler noktası) ama bulsalar hiç fena olmaz yani.

Bu arada kapanışı yapmadan önce Aylılar kısmına gelecek olursak eğer: Ay ülkesini yöneten bir kraliçe var ismi de Levena. Bu da masallarda yer alan kötü kraliçelerden bir tanesi. Ayrıca Aylıların bir özel güçleri var ki düşman başına. Efendim bu kara dostlarımız göz boyama büyüsüne sahipler. Yani dışarıdaki her bir canlıya göstermek istedikleri yüzü gösteriyorlar. Ve de onlar istemedikçe bu büyü kalkanını indirmiyorlar. Ama bu büyüyü bozan tek bir şey var ki onlarda aynalar, ekranlar ve de kameralar. Bunlardan ne kadar uzak durdukça o kadar güç hâkimiyetlerini ellerinde tutuyorlar.

Evet sevgili okuyucular kısaca Cinder böyle bir kitap. Gönül ister ki ağzımı bir açayım susmayayım ama burası no spoiler bölgesi olduğu için çok fazla yazamıyorum. Ama içlerinizden bu kitabı okuyan varsa eğer gelin spoilerın dibini görelim. Kai’ye nasıl aşık olduğumu sizlerle de paylaşayım. <3

Kitabı çok beğendiğim için seriye hemen devam etmek istiyorum ki hali hazırda devam kitapları elimin altında yer aldığı içinde bu fırsatı da tepmek istemiyorum. Büyük ihtimal bu yorumu yayınladıktan sonra hemen başlayacağım 2. kitaba. Varsın yansın finaller! :D

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5!

5

b8z5lv

 

Kalbim Aşktan Yana -Jennifer Apodaca / İnceleme


0000000711748-1

Kitabın Adı : Kalbim Aşktan Yana
Orijinal Adı : The Baby Bargain
Serinin Adı : Once a Marine Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Jennifer Apodaca
Çevirmen : Merve Altıparmak
Yayınevi : Nemesis Kitap
Basım : Eylül, 2016
Sayfa Sayısı : 289
Tür : Yetişkin / Romantik / Günümüz

Tamam dövmeyin biliyorum söz verdim çok yakın bir zamanda aşk romanı okumayacaktım ama n’apayım Kalbim Aşktan Yana kitabının kapağına vuruldum. Çok şirindi, çok şekerdi, çok tatlıydı. Onu en yakın zamanda okumasaydım çok üzülürdüm. Affedin n’olur! Ayrıca hem elimdeki aşk kitapları bitti ki başka kalmadı. Yani yeni almazsam. :P Ve hazırladığım okuma listesi ile gözüken o ki Ekim ayında bol bol fantastik, bilim-kurgu türevlerini okuyacağım. Ve ayrıca son zamanlarda şu dikkatimi çekmeye başladı; nedense hep evli kadınları, evlenmeye yakın olan gençlerimizi, bekar anne olan ve bir şekilde ölümsüz aşkını geri bulan kadınlarımızı okur oldum. Acaba bunlar evrenin bana birer mesajlarımı bilemiyorum. Evlen artık sinyallerimi gönderiyorsun evrenciğim bilmiyorum şekerim ama ben okuyorum benden uzak dur. Daha çook var o yola. İşte bu sebepten dolayıdır ki fantastik edebiyata direk geçiş yapıyorum yoksa psikoloji elden gidecek. :D

Ve şimdi ilk önceliği oğlunu korumaktı. Bunun için hoşlansa da hoşlanmasa da Adam’a, oğlunun babasına ihtiyacı vardı. 

Kalbim Aşktan Yana, Eylül ayı içerisinde okuduğum son kitap olarak listeme girdi. Resmen dakikalarla oynadım. Saat gece 12’de kitabı bitirdim ve Eylül ayında tam 12 kitap okumuş oldum. Bu ay resmen kitap okumayı kendime depo ettim. Kitabımıza gelecek olursak eğer, kitabımızda neredeyse her konu işlenmişti. Aşk, hırs, intikam, gerilim; yani kısacası her şey vardı kitabın kurgusunda. Dr. Megan Young, 30-35 yaşlarında bir veterinerdir. Hayvanları özellikle de köpekleri çok seviyordur. Aynı şekilde 2 yaşındaki oğlu Cole’da köpekleri çok seviyordur. Evlerinin sadık koruyucuları Max, yazarın deyimi ile onun kankasıdır. Bebekliklerinden beraber olan ikili her anlarını beraber geçirmektedirler. Dr. Young, güzelliğinin yanı sıra zeki bir kadındır ama bu onun aşkta mantığı bırakacağı anlamına gelmemektedir. Öyle ki 3 yıl önce sevdiği adamdan hamile kaldığında hamile olduğunu ondan saklamıştır. Bunun sebebi ise Mega küçükken onu istemeyen babasından çok çekmiştir ama oğlunun yine aynı şeyleri yaşamasını istememektedir. Çünkü, sevdiği adam onu istemeyip 2 kez onu terk etmiştir. bu onun kolayca sindiremediği bir şey olup oğullarının da terk edilmesini istememektedir.

Adam’ın içinde kilitlenmiş ve orada tutsak kalmış şeyler vardı. Kimseye bahsetmeyeceği şeyler. Kelimeleri gerçekten söyleyemiyordu bile. Denediği takdirde gırtlağı kapanıyor, onu boğmaya başlıyordu. O kadar batmış durumdaydı. Sadece kabuslarında ortaya çıkıyordu.

Adam Waters ise geçmişi kapkaranlık olan bir Deniz Kuvvetleri askeridir. Geçmişi o kadar karanlıktır ki onu hiç kimse anlatamıyor, anlatmaya çalıştığında ise boğazı düğümlenip onu konuşturmuyordur. Geçmişinde yaşadığı olaylardan dolayı kimseye bağlanmak istemiyor, kimsenin sevgisini kabul etmek istemiyordur. Ki bu tutkuyla sevdiği kadını terk etmek anlamına gelse de… Hayatında yaşadığı bazı olaylardan dolayı sırf güçlü olabilmek için, sırf birilerine kendini kanıtlamak istemek için Deniz Kuvvetlerine katılmış ve iyi bir adamdan olmuştur. Yalnız bir adam. 10 yıl önce terk ettiği sevgilisini 7 yıl sonra ailesinin ölümü ile tekrar görmüş ve onu iki kişi olarak bırakmıştır. Ama ne yazık ki Adam’ın bundan haberi yoktur ve de uzun bir sürede haberi olmayacaktır. 3 yıl sonra o nefret ettiği yere yani Raven’s Cove’a yolunun düşmesi ile hem sevdiği kadını görmüş hem de onun sırlarına merhaba demiştir.

Adam artık bir asker değil koruma şirketi olan bir iş adamıdır. Ve yanında çok güvendiği dostları çalışmaktadır. Megan’ın yaşadığı yere yolunun düşmesi ile beraber ailesine ait olan evi satarak artık o iğrenç kasabadan sonsuza kadar kurtulmak istiyordur. Ama bir söz vardır bilir misiniz? Siz plan yaparsınız ve yukarıdan Tanrı size gülmeye başlar diye. İşte Tanrı, Adam’a çok güzel gülmüştür. Çünkü o tamamen o kasabadan çekip gitmeyi düşünürken ne bilsin o kasabaya çapa atacağını.

Megan’ın başının belaya girmesi ile beraber daha doğrusu ona atılan iftira ile gerçekleri apaçık göre Adam neye uğradığını şaşırır ve bir türlü olanları kabul edemez. Ki kitap bu noktada heyecanı tavan yapmış ve de soluksuz okumama sebep olmuştur. Kitabın yarısından itibaren nasıl okuduğunu bilmiyorum. Resmen su gibi akıp gitti ve de bitti… Bir an keşke bitmeseydi diyecektim ama kitap o kadar güzel bir yerde o kadar güzel tadında bitti ki anlatamam size. Kalbim Aşktan Yana kitabı kurgu ise, konusu ile tam bir çerezlik bir kitaplıktı. Alın okumaya başlayın ve de başladığınız gibi bitirin.

Ayrıca söylemeden edemeyeceğim kitabın kapağı muhteşemdi! İç dizaynı ise ondan daha da muhteşemdi! Ba-yıl-dım! Ve merakla serinin diğer kitaplarının kapaklarını bekliyorum! <3

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4.

4

b8z5lv

Piyon – Aimeé Carter / İnceleme


32179824

Kitabın Adı : Piyon
Orijinal Adı : Pawn
Serinin Adı : The Blackcoat Rebellion
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Aimeé Carter
Çevirmen : Melda Dinçel
Yayınevi : Ephesus Yayınları
Basım : Eylül, 2016
Sayfa Sayısı : 379
Tür : Distopya / Genç Yetişkin

“Eğer dikkatli biriysen, gözlerini dört açar ve karşıdaki oyuncunun hareketlerini yakından takip eder ve bir de piyonlarını korursan, oyun tahtasının diğer ucuna ulaştıklarında ne olduğunu biliyor musun?” Başımı hayır anlamında salladım ve gülümsedi. “Piyonun kraliçe olur.”

Siz hiç sizi seven bir kişinin sırf sizden ayrılmamak için ölümü göze aldığına şahit oldunuz mu? Ve öldüğünüz zaman ondan ayrılacağını düşündünüz mü? O kadar büyük bir riskin altına girdiniz mi? Veya sırf sevdiğiniz insandan ayrılmamak için kötü yola başvurup kendinizi satar mısınız? Ve de buna 1 ay katlanabilir misiniz, başka adamlarla beraber olmaya? Sırf sevdiğinizden ayrı kalmamak için. Sırf siz 17 yaşınızda girdiğiniz bir sınavda III. sınıf olduğunuz için… Ve sırf onun 1 ay boyunca sizin girdiğiniz sınava girmesini bekleyerek ve de sırf onun bir VI olması için umut ederek 1 ay boyunca kendinizi umutsuzluğun kollarına bırakır mısınız? Bırakmaz mısınız? O zaman sizi Kitty ile tanıştırayım! O, bu umutsuzluk denize kendini bıraktı bile… Hem de bu sularda çırpınarak… Hem de farkında olmadan yeni sulara doğru çırpınarak… Ve de her şey aynı ev içerisinde büyüdüğü, her daim yanında olan ve canı gönülden sevdiği kişi için, Benjy için!

“Seni her zaman isteyeceğim,” dedi ve bana baktı. Yüzü iyice kızarmış ve gözleri yaşlanmıştı. “Rütbem ne olursa olsun… Rütben ne olursa olsun… Ve hayatta kalmak için ne yapmış olursa ol, seni her zaman isteyeceğim.”

Heights’da yaşan diğer insanlar gibi onlarda birer Ekstra olup Doe soyadını almışlardır Kitty ve Benjy. Çünkü onların bu zalim hayatı yaşamalarının ve Ekstra gibi aşağılayıcı bir sınıfa dahil olmalarının tek sebebi 71 yıl sonraki Amerika nüfus kontrol sistemine geçilmesi ve de her ailenin en fazla 1 çocuk yapabilmesidir. Yani onların hiç bir suçu yoktur. Onlar gözlerini 40 çocuğun yer aldığı bir Grup Evi’nde gözlerini açmışlardır. Ve bu 40 çocuğa sadece tek bir kadın bakmaktadır ve bu kadına Grup Evi Annesi diyorlardır. Kısacası 71 yıl sonra Amerika’da hayat çok zalimdir, acımasızdır, fazla olan insanlara yaşayacak alan yoktur. Ve bu olaya da kibarca ‘Nüfus Kontrol Sistemi’ diyordur sevgili Hart Ailesi

Hart Ailesi, ne hikmetse 4 yıl arayla yapılan seçimlere rağmen 71 yıldır Amerika’ya hükmetmektedir, hem de acımasızlıkla. Eğer 17 yaşında girdiğin sınıf belirleme sınavında IV’ün altında yer aldıysan, hırsızlık yapamazsın yoksa cezası Başkayer’e gitmektir, çalışmazsan yine Başkayer’e gidersin, sınıf atlayamazsız, senden bir üst sınıfa hiçbir hakaret edemezsin yoksa Başkayer’e gidersin, Hart ailesine saygı duymazsan yine Başkayer’e gidersin… Yani kısacası Hart ailesinin kurallarına uymazsan sonun Başkayer’dir ve hiç kimse Başkayer’i bilmiyordur. Ama ne olursa olsun 60 yaşına geldiğin an da oraya gidecektin. Tabii bir Hart ailesi üyesi değilsen.

“Çok çalış, iyi notlar al, öğrenebildiğin kadar şey öğren ve özel olduğunu işaret et. On yedi yaşına geldiğin zaman sınava gir ve ödülün, iyi bir iş, yaşayacak güzel bir yer ve topluma katkılarından dolayı memnuniyet olsun. Anlamlı bir hayat sürdürebilmek için ihtiyacın olabilecek her şey…”

Kitty, girdiği sınav sonucunda bir III olmuştur. Benjy’i hayal kırıklığına uğrattığını düşündüğü için bu durumdan nasıl kurtulacağını bilmiyordur. Çünkü görevi Denver’a yani ülkenin bir ucuna giderek kanalizasyonları temizlemektir. Ve bu Benjy’den sonsuza kadar ayrılmak anlamına gelmektedir. Tek umudu, tek çıkış yolu bir ay sonra sınava girecek olan Benjy’nin bir VI olmasıdır. Eğer o bir VI olursa istediği kişi ile evlenebilir. Ama bu bir ay boyunca Kitty’nin bedenini satmak anlamına geldiği için Benjy buna ölümüne karşı çıkmaktadır. Kitty’nin bu yolu seçmesinin sebebi ise hükümetin barlara dokunmamasıdır. Bir şekilde Kitty, barlara girmeyi başarır ve hiç kimsenin başaramadığını başararak ilk geceden kendisini 30bin altın tanesine satar. Bunun eşini benzerini kimse görmemiştir. Ama zavallı Kitty nereden bilsin o 30bin altın tanesinin altında yatan gerçekleri. O 30bin altın tanesi ile hayatının bir gecede değişebileceğini, tepetaklak olabileceğini… O geceden sonra artık o, yani bir Kitty olamayacağını nereden bilsin. Sonuçta Amerika’nın en önemli adamından çok büyük bir teklif almıştır.

“Hayattaki seçeneklerim, kanalizasyon temizlemek ve kendimi tanımadığım erkeklere pazarlamak seviyesine düştü. Aklımdakiler tam olarak bunlar değildi.”

Bütün macera, heyecan, olaylar, dram, gerilim, her şey ama her şey o geceden itibaren başlamıştır. Bir sır kapısı açılıyor diğer, sır kapısı kapanıyordur. Ve bunlar o kadar kısa bir süre içerisinde oluyordur ki Kitty bu olayların bu akışına ayak uyduramıyordur. Sır perdeleri aralandıkça daha ne kadar şok geçirebileceğini daha ne kadar bunlara katlanabileceğini bilmiyordur. Ama eninde sonunda bu işin de bir sonu olacağına emindir. Ve benim de tüm iyi niyetlerim bu yönde… Umarım her şey güzel biter.

Uzun zamandır bu kadar güzel bir kitap okumamıştım cidden. Özellikle de Aimeé Carter’ın Tanrıça Serisi elimin altında olmasına rağmen başlamadığıma o kadar pişmanım ki anlatamam. Çünkü, Piyon’u okuduktan sonra yazarın o kadar akıcı, o kadar mükemmel, o kadar kurgusal bir kalemi varmış ki hayran kalmamak elde değil. Keşke ama keşke daha önce tanışsaydım bu yazarla… Zaten bu yorumu yazdıktan sonra ilk işim Tanrıça Serisine başlamak olacak. Eminim ki yazarın diğer kitapları Piyon kadar güzeldi, Piyon kadar kurgusaldır, Piyon kadar akıcıdır.

Piyon’a puanım ise 5 üzerinden 5! Serinin devamını dört gözle bekliyorum…

5

b8z5lv

 

The Flash:Goril Savaşı, Cilt 3 – Francis Manapul,Brian Buccellato / İnceleme


0000000650576-1

Kitabın Adı : The Flash: Goril Savaşı
Orijinal Adı : The Flash: Gorilla Warfare
Serinin Adı : The Flash, New 52
Seri Sırası : 3
Yazarın Adı : Francis Manapul,Brian Buccellato
Yayınevi : Arkabahçe Yayıncılık
Basım : Haziran, 2015
Sayfa Sayısı : 176
Tür : Comics / DC Comics / Superheroes

İkinci çizgi roman yorumum ile herkese merhabaaa!!! Bu aralar DC dünyasına bir daldım tam daldım. Bir türlü çıkamıyorum. Çizgi roman üstüne çizgi roman okuyorum. Birisini bitiriyorum hemen arkasından diğerine başlıyorum. Daha The Flash : Goril Savaşı’nın yorumunu yeni yazarken bir yandan da The Flash : Zıt Flash kitabına başlamayı düşünüyorum. Anlayacağız tam bir çizgi roman bağımlısı oldum. Hayır önceden de Team Flash, Team Batman, Team Green Arrow idim ama nedense bu aralar aşkım onlara daha da çoğaldı. Resmen onlarla yatar onlarla kalkar oldum. Yakında rüyalarımda bile onları göreceğim diye korkar oldum. :D

The Flash : Goril Savaşı, diğer iki cilde kıyasla daha hareketliydi. Flash, bu ciltte neredeyse tüm düşmanları ile savaştı diyebilirim. Geçmiş, günümüz ve gelecek her daim Flash’ın yanındaydı. Her adımını attıkça bir olayla karşılaştı ve bu olayların üstesinden gelebilmek için canla başla savaştı. Hem de hiç tahmin edemeyeceği kişiler ona yardım ederken. Özellikle Haydutlar Çetesi’nin yardım edebileceğini hiç düşünmezdi, düşünemezdi. Ama ilk onlar Flash’ın yardımına koştu ve onlardan hiç beklenmeyecek bir performans sergilediler. Gerçekten şaşırılacak bir durumdu ama şehirleri ellerinden gidiyordu. Bu durumda yapabilecekleri tek bir şey vardı o da savaşmaktı. Canlarını dişlerine takarak savaştılar ama çoğu olayın gelecekte Flash’ın başına ne olaylar açacağını düşünmeden… Sonuçta Haydutlar Çetesi sadece amaca hizmet bir grup değil mi? ;) Yine de öyle de böyle onlardan beklenmeyecek bir performans sergilediler.

Bu kitapta Flash olmak ne kadar zor bir kez daha anladım. O kadar çok şeye koşturuyor ki, hem de onun hızıyla resmen insan yoruluyor ve bir yerden sonra o da artık bazı şeyleri dengeye sokması gerektiğinin farkına varıyor. Özellikle de aşkı ilk tattığı zaman. Ona ne kadar da az zaman ayırdığının, ne kadar da yanında yakınında olmadığını fark ettiğinde bazı şeyleri değişmesi gerektiğinin özellikle yavaşlamasının zamanı geldiğini anlıyor. Geç olsun güç olmasın be Flash! :D

Ve bu denge anına gelmeden önce Flash, süper güçlerinin sınırlarını bir kez daha bilmediğinin farkına varmıştır. Sahip olduğu güçlerinin daha ne kadar genişleyeceğinin veya sınırlarının ne kadar geniş olduğunun ne zaman farkına varacağını çok merak etmektedir. Ve de bunu bir an önce öğrenmek ister çünkü gün geçtikçe düşmanlarının sayısı artmaktadır. Her ne kadar onları azaltmak için elinden geleni yapsa da bir şekilde gün yüzüne çıkıyor ve Flash’i rahatsız ediyorlardır. Ki bunların içinde en belalısı ise Dr. Elias’tır. Bi’ bitemedi, bi’ yok olamadı gitti. Seride gün geçtikçe sinirimi bozan, kitapların içine dalıp yok edesim gelen birisi. Bi’ elime geçse kurtuluşu yok zaten. Ve de Flash, şekerim canım bebeğim şu adama ültimatom vermekten vazgeç be kuzum. Kötü o kötü! Kaka, çiş, eee o!

Dr. Elias’ın yok olduğu günleri görmek dileği ile gelecek kitapları okumayı iple çekiyorum! Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5! Ve tabii ki gelenekleri bozmayalım Team Flash! <3

5

b8z5lv

Injustice:Tanrılar Aramızda, Cilt 2 – Tom Taylor / İnceleme


0000000673178-1-1

Kitabın Adı : Injustice: Tanrılar Aramızda, Cilt 2
Serinin Adı : Injustice: Tanrılar Aramızda
Seri Sırası : 2
Yazarın Adı : Tom Taylor
Çevirmen : Tulgan Köksal
Yayınevi : Çizgi Düşler
Sayfa Sayısı : 232
Basım : Kasım, 2015
Tür : Comics / DC Comics / Superheroes

Sanırım bu benim ilk çizgi roman incelemem olacak. Genellikle çizgi roman incelemelerimi Instagram hesabıma yazıyorum ama nedense bu sefer bir değişiklik yapmak istedim ve Injustice: Tanrılar Aramızda, Cilt 2 kitabını blogumda yorumlamak istedim. Aslında Superman beni bu kadar çok sinirlendirmeseydi yine buraya yazı yazmadım ama ne yaparsınız Superman yine karanlık gücünü kullandı…

Injustice: Tanrılar Aramızda Cilt 2, Injustice: Tanrılar Aramızda Cilt 1’e göre daha güzel, daha heyecanlı, daha şiddetli, daha heyecandan ve korkudan tırnaklarınızı yedirtecek ve daha çok sayfalarınızı nasıl çevirdiğinizi bilmediğimiz bir çizgi roman olmuş. Yani kısacası Cilt 2, Cilt 1’den daha da iyiydi. Bunun en büyük sebeplerinden bir tanesi ise Superman bu ciltte daha acı dolu, daha gözünü kan bürümüş halde karşımıza çıktığından dolayı düşünüyorum. Sonuçta önceki kitapta yaşadıkları kolay şeyler olmayıp sindirmesi ve unutması zor şeyler. Aynı zaman da Superman’in yaşadığı olaylar onun daha da fazla kinle dolmasına, gözünün kan bürümesine ve daha da fazla intikam olmasına sebep olmuştur. Haliyle bu kitapta Superman vs Batman taraftarının bakış açısı daha keskin olup daha da belirgindir. Artık her ikisinin tarafı belli olup herkes ona göre davranıp birbirini desteklemektedir. Ortada tabii ki göz boyayan etkenler vardır ama bir kere bir insan neye inanırsa ne yazık ki ondan vazgeçemediğini bir kez daha görmüş oluyoruz ki isterse bu insan süper güçlere sahip olması bile bir şeyi değiştirmiyor.

Çok ama çok uzun zamandır Batman, The Flash ve Green Arrow üçlüsünü çok severim ve ölümüne desteklerim onları. İsterlerse çok yanlış yollara sapsınlar bir şekilde yollarını bulup kara bataklıktan çıkacaklarına eminim. İşte bu yüzdendir ki The Flash bu seride sevmediğim tarafı seçse de onun kendine göre doğruları olduğunu ve bir şekilde de doğruyu bulacağına eminim. Ve o da tabii ki Batman tarafı! :D Green Arrow ise bu seride beni en çok eğlendiren karakterlerden birisi. Ki beni gözyaşlarına boğana kadar… Keşke o şekilde bitmeseydi bu cilt. Geber iyi mi Superman! Seni zaten çok sevmezdim şimdi hiç sevmiyorum! Pislik! Batman’e ve Batman tarafına yaptıklarının bir gün cezasını bulacaksın. Sonuçta hala yeryüzünde adalet diye bir şey var ve ben adalete inanırım. Yaptıkların cezasız kalmayacak! Ve Robin sen de bir gün gebereceksin. Umarım babana yapmayı planladığın kötü hayallerinle boğulup gidersin.

Batman bu kitapta Superman’e göre bir tık geri planda kalmasına rağmen ön plana çıktığı zamanlarda ise ortalığı kasıp kavurmuş, 9 şiddetinde depremler yaratmış ama ne yazık ki çok fazla sonuca ulaşamamıştır. Pislik Superman yüzünden. -.- Ama ileriki ciltlerde eminim ki bu değişecek Batman’in de sahneye çıkması için bir engel kalmayacaktır.

En yakın zaman da devam edeceğim Injustice: Tanrılar Aramızda serisi beni sinir krizlerine soksa da şu zamana kadar okuduğum en iyi çizgi roman serilerinden birisi diyebilirim. Hem bütün karakterlerin yer aldığı bir seri hem de çoğu karakterin grup içerisinde nasıl davrandığını, nasıl hareket ettiğini çok iyi görüyoruz. Ve bir çok favori karakterimizde iç içe oluyor. Mesela ben muhteşem üçlümün sayısını çok yakın bir zamanda dörde çıkartmayı planlıyorum çünkü Shazam da artık benim göz bebeklerimden birisi olmaya başladı.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 100! FOREVER BATMAN! <3

Dipnot: Bu arada artık imzam değişti ve yeni şekli ile karışınızda sevgili okuyucular. Sevgili Emo Bro’m büyüğüme karar verip beni yeniden çizmiş ve de elime  9 ¾ tabelalı bir gitar vermiş. Artık Yorum Durağım köyünün kavalcısıyım aa dostlarrr!!! :D

5

b8z5lv

Tatlı Şeytan – Wendy Higgins / İnceleme


0000000627567-1

Kitabın Adı : Tatlı Şeytan
Orijinal Adı : Sweet Evil
Serinin Adı : The Sweet Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Wendy Higgins
Çevirmen : Demet Orhan
Yayınevi : GO! Kitap
Basım : Aralık, 2014
Sayfa Sayısı : 536
Tür : Young Adult / Paranormal / Fantastik

Neden bir kitabın 80%’ini duygusal, karamsar ve de mutsuz olur ki?! Hem de bu kitap daha serinin ilk kitabı olmasına karşın. Neden? Neden? Acaba bütün bu mutsuzluklar, karamsarlıklar, duygusallıklar şeytanlar yüzünden mi? Evet, evet yanlış duymadınız! Bu sefer ki melekli kitabımız kötü melekleri yani şeytanları anlatıyor. Ve de onların biricik müritleri, Lejyonerleri ve de çocuklarını… Yani anlayacağınız bu kitap bildiğimiz, okuduğumuz kitaplara hiç mi hiç benzemiyor. Ama şu gerçeği söylemeden geçemeyeceğim kitap çok güzeldi! Çünkü klasiklerden dışarı çıkmış kendine özgü bir konusu ve de bir havası vardı.

Klasik melek kitaplarında Melek ve çocukları Nefilleri anlatırken, bu kitabımızda Şeytan ve Nefillerini anlatıyorlar. Bu da bizim başka bir bakış açısı ile bakmamızı sağlıyor. Acımasızlığı, cezalandırmayı, kötülüğü ve siyahın tüm tonlarını canlı canlı görüyoruz.

Kitabımızın ana karakterlerinden birisi olan Anna Whitt, bebekliğinde Pattie Whitt tarafından evlat edinilmiş 16 yaşında bir lise öğrencisidir. 8 yaşından itibaren özel güçler kazanan kızımız yavaş yavaş bu güçlerini genişletmiş ama herkesten saklar olmuştur. Bu bakımdan dolayıda neredeyse lise yıllarına kadar hiç arkadaşı yoktur. Ama lise yıllarında yetenekli söz yazarı Jay ile tanışarak çok yakın arkadaş olmuşlardır. Anna ne zaman ki Jay’in en sevdiği grubun konserine gitmiştir işte o an da kendince normal olan sırlarla dolu hayatı tepe taklak olmuştur. Ne zaman ki masum kızımız Raidan Rowe ile tanışmıştır işte o an da gerçek yaşamının nasıl bir şey olduğu ile tanışmıştır.

Raidan Rowe, 18 yaşında, lise son sınıf öğrencisi, gerçek hayatını noktasına virgülüne kadar bilen bir gençtir. O da Anna ile tanıştıktan sonra kurulu olan tüm düzeni alt üst olmuş, tabiri caiz ise feleği şaşmıştır. O andan sonra her ikisini de çok zorlu bir hayat bekliyordur. Hem de en karanlığından, en duygusalından ve en mutsuzundan…

Raidan, Anna’ya gerçek hayatını yani onun bir Nefil yani bir Şeytanın çocuğu olduğunu söyledikten sonra Anna bunu inkar etmiş ama daha sonra özel güçlerinin olmasının sebebinin bu olduğunu anlamıştır. Ama hala inanamadığı gerçekler vardır. Ve bu inanmadığı gerçekleri de zamanla yaşayarak kavramış ve gerçek hayatla yüz yüze gelmiştir.

Kaidan kaşlarını çatıp, “Su sızdırıyorsun,” dedi.
Ellerimle ıslak yanaklarımı sildim. Offf! Elimi sinirli sinirli salladım. “Ben duygulandığım zaman hep ağlarım, her zaman da duygulanırım zaten.”

Ve de zamanla Raidan’a gönlünü kaptırmıştır. Oğluşumuzda kızımıza karşı boş değildir ama oğluşumuz önlerinde ki engellerin farkındadır. Bu bakımdan dolayı Anna’dan uzak kalabildiği kadar kalıyordur ki bu yüzden kitabımız inanılmaz duygusal olup okuyucuları hüzünlendiriyordur.

“Lütfen,” diye yalvardım. “Beni kendinden uzaklaştırma. Arkadaş olabiliriz, hem…”
Çenemi sıkı sıkı tutup gözlerime baktı.
“Biz asla arkadaş olamayız, Anna. Bunu kafana şimdiden yaz. Biz, hiçbir şey olamayız.”

Genel hatları ile kitabı çok beğendim. Serinin ilk kitabı olmasına rağmen inanılmaz açıklayıcı olup bundan sonra ki kitaplarda neler olacağını hakkında okuyucuyu bir meraka sürüklemiş ve tırnaklarını yemesini sağlamıştır. Bana bu kitap neden Ölümcül Oyuncaklar Serisinin ilk kitabını anımsatmıştır ki sanırım bu yüzden bu seriyi çok seveceğim. Aynı ilk kitabı çok sevdiğim gibi. Bunların yanı sıra kitabın karakterlerini de çok fazla sevdim. Nedense kitabı okurken onlar benim arkadaşım gibi hissettim. Sanırım bu yüzden bir an önce ikinci kitaba başlayacağım. Büyük ihtimal o da bir solukta bitecektir.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5!

5

damy (1)