Konuşan Kitaplar #11 Blog Tur 5.Gün / Ejderin Arzusu – G.A.Aiken / Ya Sonra?


Konuşan Kitaplar’ın 11. Blog Turununun 5. gününde yani bugün Ejderin Arzusu kitabının devam kitabı olan ve Yakışıklı Gwenvael’in baş kahramanı olduğu What a Dragon Should Know kitabının tanıtımını ve giriş bölümünü sizin için çevirerek tanıtacağım. Ve 9. hissim bu kitabın diğer iki kitaptan daha komik, daha eğlenceli, daha kılıçların ön planda olacağı yani savaşların olacağını ve hatta daha tutkulu bir aşkın olacağını söylüyor. Daha fazla kitaptan konuşmayarak tanıtıma ve minik alıntıya geçiyorum. :)

Kitabın Adı : What a Dragon Should Know

Serinin Adı : Dragon Kin

Seri Sırası : 3

Yazarın Adı : G. A. Aiken

Yayınevi : Zebra

Sayfa Sayısı : 460

Basım Yılı : Eylül,2009

Yalnızca sevdiklerim için acımasız Kuzey Diyarlar’nda dolaşır ve hayatımı, bedenimi, olağanüstü güzelliğimi riske atarım. Ama onlar bunun değerini biliyor mu? Onlar, “Yakışıklı Gwenvael, sen en iyimiz, bütün ejderhalar arasında en sevilensin,” diyorlar mı? Hayır! Yüzyıllar boyunca ailem, ihtişamımı ve doğuştan gelen alçak gönüllülüğümü onaylamadı. Tabi şimdilik, bu ülkenin sunabileceği en kötü meydan okuyanı olacağım, çünkü ben çok cesurum.

Şimdi de Kuzey Diyarlıların Canavar diye çağırdığıyla yapılacak ittifak anlaşması için sabırsızlanıyorum. Bu Canavar o kadar korkulu bir yaratık ki, en büyük savaşçılar bile ismini fısıltılı halinde dile getirir. Fakat ben Gwenvael, cesurca yüzleşeceğim bu terör estiren… kadınla? Canavar’a, nam-ı diğer Dagmar Reinholdt’a, dönüşen kadın çelik grisi gözlere ve mükemmel görünüşüme gösterdiği inanılmaz bir umursamazlığa sahip. Düz cübbesinin ve ciddi gözlüklerinin altında duygusal ve serbest kalmayı bekleyen bir yaratık yatıyor. Kim bu soğuk tavırların buzunu bir ejderhadan daha iyi çözebilir ki? Ve kim güçlü bir ejderhanın kalbini nihayetinde bir canavardan daha iyi yumuşatabilir ki?

divider

Minik bir alıntı…

GÖRÜN, BENİ DİNLEDİĞİNİZ ZAMAN NELER OLUR?

“Sadece iyi şeyler.” Ona gülümsedi. “Şimdi, düzgün bir şekilde bana teşekkür edecek misin?”

“ ‘Teşekkür ederim’ demiştim. Bazı kültürlerde bu, sana düzgün bir teşekkür olarak kabul edilir.”

“Ben bunun biraz daha fazlasını umuyordum.”

Kız başını sallamadan önce, uzun bir süre onu inceledi.

“Tamam.” Yataktan aşağı biraz kayarak elbisesini uyluklarına kadar çekmiştir ve rahatça yatağa arkasına yaslanmıştır. “Eğer yemekler buraya gelmeden önce, bunu hızlı bir şekilde yaparsan, harika olurdu.”

Gwenvael, göz altında küçük bir seğirme hissetmiştir. Ancak babası ile anlaşama yapmak zorundaysa, göz kapaklarında sık sık aynı şeyleri hissetmektedir. Görünüşe göre, yeni bir tanesini de sadece Lady Dagmar’a özel olarak gelişmiştir. “Kastettim bu değildi”

“Umarım diz çökmemi beklemiyorsundur çünkü bunun işe yarayacağını zannetmiyorum.”

“Hayır!” Ulu Tanrılar, bu kadın! “Yine kastettiğim bu değildi.”

“Her zaman erkeklere ne zaman düzgün bir teşekkür sorulduğunda bunu kastederler.”

“Kelimelerin beni korkutuyor. Bizim bu konuda açık olmamızı istiyorum.” Eğilip belinden tuttu ve kabarık yastıklara yatırana kadar da kaldırdı.

“O zaman, istediğin şey gibi kararsızım.”

“Bir öpücük,” diyerek kızın elbisesini ayak bileklerine kadar çekmiştir. “Basit bir öpücük.”

Tur Takvimimiz

Not: Çeviriler bana aittir, o yüzden alıntı yaparken ismimi eklerseniz çok sevinirim. :)

Konuşan Kitaplar #11 Blog Tur 4.Gün / Ejderin Arzusu – G.A.Aiken / İnceleme


Kitabın Adı : Ejderin Arzusu

Orijinal Adı : About a Dragon

Serinin Adı : Dragon Kin Series

Seri Sırası : 2

Yazarın Adı : G. A. Aiken

Çevirmen : İren Kori

Yayınevi : Ephesus

Sayfa Sayısı : 439

Basım Yılı : Mayıs , 2013

Kendini beğenmiş, tuttuğunu koparan, yakışıklı, kaslı, seksi, kadın görünce bütün kimyası değişen ama bu huyuna rağmen tek bir kadına kalbini kaptıran, Gwalchmai fab Gwyar Hanedanlığı’nın ikinci en büyüğü, Beyaz Ejderha Kraliçe’nin tahtının ikinci varisi, Ejderha Kraliçe’nin tahtının koruyucu lordu Kudretli Briec ile hırçın, çenesini bir türlü kapatmayan, nefes almadan konuşan, güzel, acı çekmiş ama bu acıları ile ayakta duran, yıllar öce yanlış kişiye – annesine ve Tanrısına göre- bir askere aşık olan, 16 yaşındayken çocuk sahibi olan ve bu yüzden toplumu tarafından dışlanıp Tanrısı’nın ittifak yaptığı bir köye gidip orada hiç tanımadığı bir yere giden , hem kedi hayatını hem de soytarı kocasının hayatını karartan, bu yetmezmiş gibi birisi tarafından suikastçı olarak yetiştirilen Nolwenn cadısı Talaith arasında ki yolcuğa başlıyoruz.

İlk kitabı okuyanlar bilir. Bu seri normal ejderhaları anlatmıyor. Mutant ejderhalar diyorum ben çünkü eski dillerinden iki-üç cümle söyledikleri zaman hop diye insana dönüşüyorlar, sonra aynı kelimeleri bir daha söylediklerinde hop diye ejderha oluyorlar. Ve ejderha formlarında insan formaları kadar rahatlar. Eee hal böyle olunca onlar sanki normalmiş gibi ortalıkta dolanırken çevrelerinde ki insanların onları garipsediklerini hiç düşünmüyorlar. Ne olacak işte kendilerini beğenmiş yaratıklar!

İşte bu kitabımızda ise kardeşler arasında ki en en en kendini beğenmiş, kendini üstün gören ama ama ama zamanı gelince de burnunu yere sürtecek bir güzelin ortaya çıktığı ve kalbini hapsederek, kaybetme duygusu neymiş, üzülme neymiş, hüzün neymiş, yalvarma nasıl olurmuş, en basiti özür dileme nasıl olurmuş öğrenen Kudretli Briec’ı okuyoruz. Seriler genellikle ejderhalar üzerinden ilerliyor ve onlara bir eş, kardeş ve çocuk katılıyor. Gerçi onlar yeni nesil oluşturamıyor ama yine de kalplerini yerinden hoplatarak birisi ortaya çıkıyor ve ona/onlara ‘baba’ diyor. :)) Gerçi bunu erkek ejderhalar olarak sınırlandırmayalım sonuçta bayan ejderhalarda var ve neredeyse en kudretlileri ve özel güçlere sahip onlar. Ki en büyükleri Beyaz Ejderha en başları yani Kraliçe. Düşünün hükümdarlıklarını bir bayan yönetiyor ve işte bu yüzden erkeklerin bi kuyruk acısı var :P

Kitabımız cadı kızımız Talaith’in kocası ve kocası tarafından kötü bir cadı olduğundan dolayı suçluyor ve onu ağaca bağlayarak ateşe vermeyi düşünüyorlardır. Ama kahraman şövalyemiz Briec, ejderha formunda gelip olaya el koymuş ve kızımızı kurtarmıştır. Ama kızımızı kurtarmasından sonra bir şart ortaya koymuştur. Onunla beraber olmasını istemiştir. Tabii bu kelimeler daha ağzından çıkar çıkmaz kızımız onun yanından kaçmaya çalışmış ama başaramamıştır. Briec zorla kızımızı sırtına aldıktan sonra mağarasına doğru yola koyulmuştur. Ama beklenmeyen bir fırtına yüzünden yollarına devam edememektedir ve daha fazla Talaith’i tehlikeye atmak istemeyerek abisi Fearghus’un mağarasına doğru yol almıştır. Orada gittiğinde Talaith’in inadını kıracağını ve onunla beraber olacağını düşünmektedir. Zavallıcık! Öyle düşünmeye devam ede dursun mağaradan adımlarını attıkları anda Yakışıklı Gwenvael ve mavi Eibhear ile karşılaşır ve Gwenvael ile Briec arasında bir kavga patlak verirken, nazik korumacı Eibhear ise Talaith’i korur. Böyle devam edemeyeceğini anlayan Briec en sonunda pes eder ve fırtına geçene kadar orada kalmaya devam eder. Sadece zorunluluktan. Yoksa öldürseler kalmaz o derece düşünün. Nazik Eibhear hiç durmadan Talaith’e kitap alır, yemek yemesini sağlar ve iki canavardan onu korumaya çalışır. Ve aralarında en küçükleri o olduğu için her ne yaparsa yapsın kimse ona bir şey yapmaz. Buna şiddet de dahildir. İşte tam aşık olunacak adam değil mi? Ama kitabın sonuna doğru azıcık bozuldu, centilmen olmadı ama bir sonraki kitaplarda saçını başını çekerek düzelteceğim onu siz hiç merak etmeyin. :))

Böyle geçen 1 hafta 15 günün ardından artık fırtına diner ve iki sevgili Briec’ın mağarasına giderler. Giderler ama bela peşlerini bırakır mı? Tabii ki hayır? Unuttunuz mu bunların ikisi bela mıknatısı. Tam mutluluğa ermişler aşklarını ilan edecekler ta ta dammm Talaith’in Tanrısı ortaya çıkar ve iki sevgiliyi birbirinden ayırır.

Bundan sonra olaylara Fearghus, eşi Kanlı Kraliçe Annwy, Gwenvael, Eibhear , Morfyd’ın da olaylara katılmasının yanı sıra askerler ve komutanlarda işin içine dahil oluyor.

Ve bu dakikadan sonra macera, savaş, fantastiğin doruk noktası, ejderhalara doyum, Eibhear’a aşık olma, Briec’ı öldürme, yeme,parçalama arasında gidip gelme ama en sonunda sırılsıklam aşık olma, Talaith’i yeri geldiğinde savunma, yeri geldiğinde boğazlama ile devam eden sürükleyici elinizden bırakamayacağınız bir kitap.

Gerçeği söylemek gerekirse ben bu seriye BA-YI-LI-YOR-UM!!! Hele ki kitabı kapatır kapatmaz serinin 3. kitabının hemen çıkacağını yani Ağustos ayında çıkacağını duyduktan sonra yerimde duramıyorum resmen. Yoksa İngilizcesinden başlayacaktım okumaya. Düşünün o kadar sabırsızım bu konuda. Geçen sene sınav dönemidir carttır curttur sebebi ile serilere fazla merak sarmamıştım ama bu sene yata yata okula gittiğim için serilere bağlanma aşkı başladı bende. Ee bu aşk olunca da İngilizcesinden devam etmeye başladım. Yarı anlar yarı anlamaz halde :)) Uzun lafın kısası eğlenceli, aksiyonlu, fantastik, büyülü, kılıçlı ve Ejderhalı bir seri bir kitap mı arıyorsunuz? Hiç durmayın başlayın bu seriye. Sıkı bir tavsiye verebilirim bu konuda size. Ama tabi yaşınız +16 ise. Yoksa elinizi dahi sürmeyin lütfen. Yetişkinlere özel diyebileceğiz kısımlar var.

Bunun dışında kapak bir harika. Al beni oku, buram buram yakışıklı erkekler var içinde kokuyor. :) Ve çeviri. En hassas olduğum konu. Çeviri cidden güzeldi. Çevirmen hakkını vermiş kitabın. Ellerine sağlık. :)

Bence kitap hakkında daha fazla konuşmayayım yoksa bol bol spoiler vereceğim hoş olmayacak :D En iyisi gidin alın!

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5!

385472_10151433582022360_1769049046_n

deneme

581646_10151616667197360_333466009_n

“Affedersin?”
“Yok bir şey. Sadece senin oldukça korkunç boyutundan söz ediyordum.”

581646_10151616667197360_333466009_n“Geber cadı! Geber!” Ne kadar hoş. Kendi “sevgili” kocası bu sevimli şarkıyı başlatan kişi olmuştu. Piç kusuru zamanı geldiğinde onunla diğer tarafta karşılaşacaktı ve Talaith onun sonsuza dek acı çekmesini sağlayacaktı.

581646_10151616667197360_333466009_n“Kendi başına ateşi asla yakamazdın. Ve hastalanırsan bana bir yararın olmaz. Siz insanlar kolay iyileşemezsiniz.”

“Doğru olabilir, ama yanıklar da zor iyileşir ejderha.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Sahi mi?” Dramatik bir tavırla havayı yeniden kokladı ve Talaith ona kızgınlıkla baktı.

“Şunu yapmaya bir son veremez misin?”

“Verebilirim. Peki bunun eğlencesi nerede kaldı.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Sen, ejderha, dünyadaki en…”

“Tanımış olduğun en harikulade varlığım.” Bu bir soru cümlesi değildi. Bir beyanattı.

“Dünyadaki en kibirli orospu çocuğu diyecektim.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Senden. Nefret. Ediyorum.”

Briec burunları neredeyse birbirlerine değene kadar eğildi. “Umurumda. Değil.”

581646_10151616667197360_333466009_n

Ejderha durdu ve inledi. Uykulu menekşe rengi gözler Talaith’e baktı. “Gün içinde konuşmadığın bir zaman dilimi var mı?”

“Hayır.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Çünkü…” Ufaktan burun kıvırdı. “İnsanlar çok güçsüzdür. Sinir bozucu, mızmız ve aptaldırlar.” Talaith konuşmak için ağzını açtı ama Briec izin vermedi. “ Fakat bu yüzden seni büyüleyici buluyorum. Sen bunlardan hiçbiri değilsin. Sinir bozucu olman dışında.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Hayır seni kibirli, yarım akıllı piç kurusu. Burada oluşumun seninle bir alakası yok.”

Şaşıran ejderha kalçasının üzerine oturdu. “Ben… Ah…”

“Ne var? Korkundan titremem mi gerekiyordu?” Sesinin bilerek alçak ve kontrollü tutarak ona yaklaştı. “Hıçkırmalı ve merhamet için yalvarmalı mıyım? Sana veya o kibirli, yarım akıllı ağabeyine bu zevki yaşatmaktansa cehennemin en ücra köşelerinde yanmayı tercih ederim.”

581646_10151616667197360_333466009_n

Altın renkli, “Adım Yakışıklı Gwenvael,” diyecek kadar bir süre gülümsemeye ara verdi. “Hizmetinizdeyim leydim.” Uzun, coşkulu bir reverans yaptı ve bu sırada gümüş renkli ağabeyi kuyruğunu onun kafasının arkasına geçirdi. “Ah! Bu ne içindi?”

Gümüş ejderha, “Kaza,” diye patladı.

581646_10151616667197360_333466009_n

“Kelimeleri diyorum. ‘Özür dilerim.’ Bunları söyleyebilmede bir sorun mu yaşıyorsun?”

Briec bir an düşündü. “Biliyor musun, sanırım bunu daha önce hiç söylemedim.” Biraz daha uzun düşündü, sonra başını iki yana salladı. “Hayır. Bunu daha önce hiç söylemedim.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“İkiniz de kesin artık. Aranızda sürüklenmeyeceğim tıpkı bir… bir…”

“Kaliteli şekerleme?”

“Lezzetli lokma?”

“Yemeğin en lezzetli kısmı?”

“Enfes yiyecek?”

“Çürümüş zevk?”

Talaith ellerini havaya kaldırdı. “Durun. Durun.”

“Tanrılar adına, ağabey.” Gwenvael bir elini Briec’ın omzuna koydu. “Kadının yüzündeki bir gülümse mi?”

“Sanırım öyle. Ama pek de emin değilim. Onu yüzünde sayılı kez gördüm.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Tanrılar seni lanetlesin, Briec.” Talaith ondan kurtulmayı denedi, ama Briec ellerini sıkı tutuyordu. “Neden böyle bir dangalak olmak zorundasın?”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Senden nefret ediyorum.”

“Sıraya gir.”

“Ahlaksız kadın.”

“Tartışmacı gaddar.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Hayret, cesur kraliçe değil miydik aşkım?”

“Kapa çeneni eşim.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Saçların mavi mi?”

“Ee…”

“Örebilir miyim?”

“Hayır!”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Mutsuz bir Briec mutsuz bir evrendir.”

581646_10151616667197360_333466009_n

“Talaith, aşkım.”

“Gwenvael, ıstırabım.”

581646_10151616667197360_333466009_n

Tur Takvimimiz

481078_10151509026752360_1011133331_n

Fırsatçı – Tarryn Fisher / İnceleme


2df2e-tarrynfisherfc4b1rsatc3a7c4b11

Kitabın Adı : Fırsatçı

Orijinal Adı : The Opportunist

Serinin Adı : Love Me With Lies

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Tarryn Fisher

Çevirmen : Meltem Türkmen

Yayınevi : ASPENDOS

Sayfa Sayısı : 316

Basım Yılı : Mayıs, 2013

Orijinal Dili : İngilizce

Olivia, Caleb ve Leah arasında devam eden bir aşk üçgeni için kemerlerinizi bağlayın sayın okuyucular.

Geçmiş ile geleceğin harmanlandığı Fırsatçı kitabımız Olivia-Caleb, Caleb-Leah aşklarını anlatmaktadır. Olivia-Caleb geçmiş Caleb-Leah ise gelecektir. Her iki kadınında ortak noktası Caleb’tir ve her iki kadınında ortak zaaflarıdır. Kazanan ise şanslı insandır. Çünkü o kadın, dünyada ki en ince ruhlu, en romantik, en karizmatik, en duygusal, en sportif ve dünyada ki en en en kendini beğenmiş erkeği kendine aşık etmiştir. Hırsları ile, aldatmacaları ile, oyunları ile… Ama yine de kendine aşık etmiştir. Her iki kadın da bu adama aşık olabilmek için ellerinden geleni yaptılar, iyi şeylerde kötü şeylerde. Ama sadece bir tanesi kazandı.

Ve kazanan kadın o muhteşem adam ile evlendi. Yani her şeyi oldu. Mutlu oldu. Dünyalar onun oldu.

Peki o muhteşem adam için de aynıları geçerli mi?

Orası belirsiz. Çünkü o muhteşem adam hangi kızla olursa herhangi bir sebepten, gerekli veya gereksiz bir sebepten, geçmişe dönüyor ve sahip olmadığı kadını hatırlıyor ve onunla olmak nasıl olurdu diye düşünmeye başlıyor. Ve bu onu hem mutsuz ediyor hem de yanında ki kadından uzaklaştırıyordur. Peki bu kadınlarla nasıl mı tanışmıştır. Veya geçmişten geleceğe nasıl mı gelmişlerdir?

Olivia ile üniversite yıllarında tanışmıştır. O haşarı, genç, duygularını dengede tutamadığı ve karizmatikliğin zirvesinde olduğu zamanlarında oğlumuz; güzel, zeki, kitap kurdu ve bir bakanı bir daha bakmaya zorlayan kızımız ile bir ağacın altında tanışmıştır. Hem de ilk reddini basketbol takımı arkadaşlarının gözleri önünde almıştır. Bu onu bir taraftan yıkmış olsa da bir taraftan daha da fazla hırslandırmıştır. Ve bu hırsı mutlu sona yaklaştırmış onu. Ama ta ki o güzel kız Olivia’yı annesi ile tanıştırana kadar. O zaman gelene kadar mutlu mesut yaşamışlar, her mutluluğu tatmışlar, her şeyi yüzeysel yaşamışlar (ki bu Caleb için imkansız bir şeydir çünkü sonuçta o yakışıklı ve ateşli bir erkektir :D ) ve bunu da sırf Caleb’in Olivia’nın istekleri doğrultusunda yapmıştır. Düşünün ne kadar düşünceli ve romantik bir erkek! Benim bile aşık olasım geldi :D İşte her şey bu kadar mutlu mesut devam ederken bir gün Caleb, Olivia’yı ailesi ile tanıştırmak ister. Her şeyin mutlu mesut olacağını düşünürken cadaloz annesi her şeyi karıştırır ve ayrılıklarına bir engel oluşturur. Ve bu olaydan sonra ilişkileri sekteye uğrayarak devam eder ve bir olaydan sonra Olivia, Caleb’i terk eder.

Ve işte o büyük olaydan sonra kitabımız geleceğe gelir. 3 yıl acısı ile tatlısı ile geçtikten sonra Olivia bir avukat, Caleb ise bir kaza geçirmiş ve hafızasını kaybetmiş bir kişi haline gelmiştir. Caleb’in hafızasını kaybettiğini öğrenen Olivia şansını bir daha denemek ister. Hem de 3 yıl sonra. Artık ne kadar tren rayında gider diye düşünerek yola koyulur. Bakalım bu yol nasıl devam eder orası bilinmez.

Leah ise Caleb’in hafızasını kaybetmeden önceki sevgilisidir ve yakında nişanlısı olacaktır. Biraz hırçın, biraz cadaloz, biraz tehditçi ama bunarlın yanı sıra güzel mi güzel bir kadındır. Hem de o mükemmel kızımız Olivia’dan daha güzeldir. Düşünün über güzel :) Ve aynı zamanda zeki. Ama bu zekiliğini iyi yolda mı kullanıyordur yoksa kötü yolda mı bilinmez. İşte bu da kitabımızın hem iyi hem de kötü meleğidir. Ama kötü meleği daha ağır basmaktadır.

Ama zaten bu kitapta her karakterin bir kötü melek tarafı vardır. Çünkü birbirlerini elde edebilmek için hep bir plan ve oyun içerisindedir. :) ama en çok kötü melekliği tabiî ki de sevgili baş kahramanız Olivia yapmıştır.

Kitabımız kısaca böyledir ama ben kitabın kötü olayları yani duygusal kısımlar başlamadan önce mükemmeldi. Hem de nasıl mükemmel bayılıyordum kitaba ya. Sayfaları nasıl çevirdiğimi bilmiyorum, düşünün. Ama ne zaman duygusal olaylar başladı ben kitaptan koptum, elime almak istemedim, uzattıkça uzattım, yani kısaca kitaptan soğudum. Sevmiyorum ben duygusal hikayeleri. Zaten romantik kitapları zor okuyan bir insanım, bir de işin içine duygusallık katıyorlar resmen soğuyorum. Sevmiyorum işte. Dayanamıyorum onların acılarına. En son bu türde Ateşböceği Yolu kitabını okumuştum. Ki bu iki kitap her ne kadar benzemese de sonuçta ikisi de duygusal. Ve ben Ateşböceği Yolu’nu okuyunca bir ay kendime gelemedim. Kahretti beni. Bu kitapta ki hüznüm o kadar sürmedi çünkü hemen üstüne birkaç kitap okudum. Unuttum mu? Hayır!

Kısacası şunu söylemek istiyorum duygusal türü sevenler okusun. Veya gerçek aşk işte o arkadaş ve ben ağlamak istiyorum dersen kesinlikle git al. İnan çok eğleneceksin. Çünkü sen hem konuyu seviyorsun hem de çeviri mükemmel. Hem de harika. Hiçbir kelime de cümle de takılmayacaksın. Emin ol. Ve bayılacaksın.

Kitaba puanım ise sırf o damarlık duygusallık beni bitirse de  5 üzerinden 5 :)

385472_10151433582022360_1769049046_n

deneme (1)

1 (1)

İnsanların adlarını ilk duyduğunda onları tersten okumak gibi garip bir alışkanlığı vardı. Ben Aivilo idim, o da Belac.

1 (1)“İşte,” demişti, uçak pistinin kenarlarında dizilmiş olan ışıkları göstererek, “en sevdiğim renk bu.”

“Mavi bu,” demiştim. “Yani?”

“Herhangi bir mavi değil, bu Havaalanı mavisi,” demişti. “Ve bunu sakın unutayım deme.”

1 (1)“Ağaca neden kızgınsın?”

Kim olduğunu görünce yüzümü ekşittim. Eliyle teslim olmuş gibi yapıp güldü.

“Sadece bir soru sordum, Gün ışığım, hemen saldırma.”

1 (1)“Bir hayvan olarak doğmuş olsaydın bir lama olurdun,” diye bağırdı arkamdan.

1 (1)“Aaah, ama herhangi bir para makinesi değil,” dedi, ne yazık ki önceden göremediğim üstündeki tanıtım yazısını göstererek.

“Bu romantik bir para makinesi.”

1 (1)“Ne dedin az önce?”

Caleb utanmışa benziyordu.

“Düşes, ama neden diye sorma. Öyle birden aklıma geldi. Özür dilerim.”

1 (1)Seninle olmak istiyorum, Caleb. Şu birkaç gün rüyamda bile göremeyeceğim kadar güzeldi. Seninle geçirdiğim her saniye seni daha da çok seviyorum.

1 (1)“Gitmek istemiyorum.” Şimdi bana bakıyordu – sadece bana. Yüz hatlarını inceleyip ne kadar samimi olduğuna karar

vermeye çalıştım.

“Belki eğer sen de mezun olmuş olursan benimle gelirsin. Öyle bir olasılık olabilir. Ama sen burada

olduğun sürece, ben de burada kalacağım.”

1 (1)“Neden böyle bir şey yaptın?” diye sordum gözlerim hâlen kapalı şekilde. “Bunu yapmamalıydın.”

“Çünkü seni seviyorum. Yaptığı hatayı anlayacak, onu tanıyorum.”

“Sen iyi bir insansın, Caleb Drake.”

“Bir insan en çok sevdiği şey kadar iyidir, değil mi?”

1 (1)“Çünkü aptal bir oyunu kazanmaktansa seni tanımayı daha çok önemsiyorum”

1 (1)Sesi neden bu kadar nazikti?

Neden bana bağırmıyordu? Canının acıtan kişi bendim.

Bendim. Benim suçumdu. Benim günahım. Benim pisliğim.

1 (1)

481078_10151509026752360_1011133331_n

Konuşan Kitaplar #10 Blog Tur 2. Gün / Neredesin Bernadette? – Maria Semple / İnceleme


Kitabın Adı : Neredesin Bernadette?

Orijinal Adı : Where’d You Go, Bernadette?

Yazarın Adı : Maria Semple

Çevirmen : Boran Evren

Yayınevi : YABANCI

Sayfa Sayısı : 366

Basım Yılı : Mayıs, 2013

Orijinal Dili : İngilizce

Neredesin Bernadette?

O bir anne ama nerede olduğu belli değil?

O bir eş ama nerede olduğu belli değil?

O Amerika’nın en büyük yetenek ödülüne sahip bir mimar!

Ama nerede olduğu belli değil?

O komşuları ve eski dostları ile köşe kapmaca oynayan bir kadın.

Ama nerede olduğu belli değil?

Ona herkes hırçın, yabani, huysuz, yetenekli, kullanılmayan,

çöplük olmuş bir parçayı yeteneği ile her şeyi yapar denilen bir kadın!

Ama nerede olduğu belli değil?

Neredesin be Bernadette?!

Kocası ile ilişkileri LA’de yaşadığı bir takım sorunlardan sonra sekteye uğrayıp düz bir rayda ilerlemeye başlayan, Seattle’da harabeden farksız bir eve taşındıktan sonra bir düşük yaptıktan sonra güzel mi güzel nur topu gibi bir kıza sahip olan çiftimiz her şeyin raydan çıkıp eski günlerine döneceklerini zannetmişlerdir. Ama bu seferde daha annesinin karnından çıkıp dünyaya gözünü açmış olan sevgili kızımız Bee, masmavi bir tene sahip olarak doktorlarından kollarındadır ve bu haline şaşıran annesi ve babası o günden itibaren 5 yıl boyunca kızının bütün kalp ameliyatlarında yanında olmuştur. Ve bu rahatsızlığından dolayı bir ömürde yanında olacaktır. Ta ki Bernadette ortalıktan kaybolana kadar!

Sevgili Bernadette, LA’den kaçıp Seattle’a geldikten sonra eve kapanmış ve kızının rahatsızlığı ile ilgilenmeye başlamıştır ve bu sayede evden çıkmaması için bir bahane daha yaratmıştır. Ama kızı büyüyüp okula başladığı zaman evinin kocaman arka bahçesine bir konteynır getirterek bütün ödemelerini oradan yapmaya başlamıştır ve bunu bahane ederek tüm gününü orada bilgisayarının başında geçirmektedir. Ve bu ödemeleri ise kendisi değil tee Endonezya’dan bulduğu bir Manjula Kapoor adında ki bir kişiye yaptırmaktadır. Ve kocasının da dahil olmak üzere kendisinin bütün kredi kartı veya kişisel hesap bilgilerini ona göndermiştir. Düşünün son zamanlarda maddi olarak kimseye güvenilmezken bu Bernadette hatunu git senden millerce uzakta birisine güven ve bütün kişisel bilgilerini paylaş. Şimdiden nasıl bir çukura battığını siz düşünün aa dostlar?!

Bizim zeki kızımız Bee, bir tane bile kötü notu olmayan ve hepsi mükemmel olan karnesini getirip annesine ve babasına gösterdikten sonra ödül olarak Antartika’ya bir gezi yapmalarını teklif etmiştir. Ve ilk başta babası ve annesi mırın kırın ettiyse de sonunda önceden verdikleri sözü tutmuşlar ve geziye gideceklerini söylemiştir. Düşünün artık Bee’nin mutluluğunu. Havaya zıplayışı, çığlık çığlığa bağırışını. :))

Bu karardan sonra Bernadette  kollarını sıvamış ve asistanı olarak kabul ettiği sanal Manjula’ya bütün talimatları vermiş ve soğuk bir yerde giyilecek, götürülecek ne kadar eşya varsa hepsini sipariş etmesini istemiştir. Tabii ki ayağına! Unuttunuz mu o dışarıya çıkmaz! Komşularının dediği gibi o bir yabanıl, kendini beğenmiş birisi. Daha doğrusu bir komşusu. Audrey Griffin. Böğürtlen dikenlerinden çıkan tartışma evinin bir köşesinin yıkılması ile devam edip son noktayı başka bir şehir değiştirmeye kadar devam etmiştir. Ama her çektiği çileyi kendi kazdığı kuyuya düştüğü için çekti Audrey. Onun kadar cadaloz, benim oğlum bir mükemmel diyen bir anne, dedikoducu, dönek bir kadın görmedim. Hani diyorum  ya Bernadette internetten bulduğu bir kişiye güveniyor, gerizekalılık yapıyor diyorum ama Audrey resmen taş çıkartır. Eşi benzeri hiçbir yerde yok yani o derece :)) Ama kitabın sonunda bir yola gelmiş ki çok sevdim anlatamam. Hayatının en en en iyi iyiliğini yaptı desem yeridir. :)

Bir de bu Audrey’in Soo-Lin Lee Segal adında bir arkadaşı var. Soo-Lin de mahallenin dedikoducu kesiminden ama bu daha akıllı uslu olan kesimden. Çünkü kocasından ayrılmış bir kadın ve iki çocuğuna bakabilmek için dur durak bilmeden çalışması lazım ama işte arada kötü kız olup Audrey ile dedikoduya dalıyor ne yaparsınız.

Microsoft’da çalıştığı işinde terfi almış ve Bernadette’nın eşi olan Elgie’nin yönettiği takımın yöneticiliğine gelmiştir. Ha bu arada Elgie ödüllü ve tanınmış bir Microsoft çalışanıdır ve ilginç özellikleri ile tanınmaktadır. Örneğin çevrede ayakkabı ile değil çorapla dolaşması gibi veya tonlarca aksesuara sahip olması gibi. Bunların dışında o da kızı gibi bir dahi ve aklımızla yönetebileceğimiz mikro-çipler tasarlayan birisi. Düşünün bir dahiden ve büyük yetenekten doğan çocuğu :)

Yöneticiliğe gelen Soo-Lin ilk başta Elgie’yi karısı gibi düşünmüştür ama zamanla öyle birisi olmadığını anlamıştır ve yavaş yavaş yakınlaşmaya başlamıştır. Ve ben neredesin Bernadette diye çığlık atarken, kızımız Bee onu bulabilmek için Antartika’ya doğru yola çıkarken ve sevgili babası senelerdir karısı olan kişiyi unutmamak o da kızının peşine takılmıştır ve beraber aramaya başlamıştır.

Bakalım Bernadetteyı bulabilecekler midir, yoksa bulamayacaklar mıdır? Orasını artık okuyup öğreneceğiz. Ama benden size kopya kitabın sonuna kadar benim gibi NEREDESİN BERNADETTE? diye çığlık atacaksınız, hazırlanın!

Kitabın bende bıraktığı duygulara gelecek olursak eğer, ben kitabın yazılış şekline bayıldım diyebilirim. Özellikle karşılıklı konuşmaların az olduğu ve her olayı mail yoluyla ya da mektup olarak yazdıkları mesajlardan yola çıkarak anlamam ve her karakterin bir olay ile ilgili olayları kendi duygularını belli ederek okumak, kitaba daha çok bağlanmama sebep oldu. Ta ki kitabın konusuna kadar. Ben şahsen konusunu çok ama çok basit buldum ve bu basit bulmamdan dolayı da pek beğenemedim kitabı. Tamam içerinde aşk vardı, duygusallık vardı, dostluk vardı, entrika vardı yani yok yoktu ama nedense konuyu bir türlü benimseyemedim. Ki hele kitabın çok güzel bir şekilde çevrilmesine karşın yine de kitabı bir türlü ısınamadım. Ama yazım şekline diyebileceğim tek kelime yok. Keşke çoğu kitap böyle yazılsa da sırf kar amacı gütmek için bir karakterin ağzından daha çok kitap çıkartma derdine girmese yazarlar. Ki bu sayede biz de acaba şu karakter buradan ne düşündü? Acaba içinden ne söyledi derdine hiç girmesek :)

Bunların dışında eğer kitabı okumak istiyorsanız okuyun ama boş vaktinizde zaten fazla sürmüyor. Açmanızla kapatmanız bir oluyor. :)

Ayrıca katkılarından dolayı Yabancı Yayınlarına teşekkürler!

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 3 :)

541461_10151433581812360_1092084213_n

Tur Takvimimiz 

Yarışma için Tık-Tık!

a Rafflecopter giveaway

481078_10151509026752360_1011133331_n

Konuşan Kitaplar ile #2 Kitap Günleri 3. Gün / Fırsatçı – Tarryn Fisher / Önokuma


Aşk, yalan, daha çok aşk, daha çok yalan…

 Aspendos Yayınevinden raflardaki yerini bugün alan Fırsatçı 8-10 Mayıs tarihleri arasında Konuşan Kitaplar ile Kitap Günlerinde sizlerle…

Etkinliğimizin son gününde ve benim de şu aralar okuduğum bu kitabın en tatlı yerinden minik bir önokuma ile sizi baş başa bırakıyorum. Keyifli okumalar!… :)

“Süte alerjin var mı?” diye sordu arabayı park yerine sokarken.
“Yoo…”
“Rejimde misin?”
“Bu hafta değil.”
“Harika. O zaman bayılacaksın.” Arabanın etrafını dolaşıp kapımı açtı ve ben arabadan inmeye çalışırken elini bana doğru uzattı.İçeriye girer girmez pamuk şekeri gibi saçları olan yaşlıca bir adam bizi karşıladı. Caleb’ı gördüğünde heyecanla hırıldadı ve elini sıkmak için yanına geldi.
“Seni yeniden görmek ne güzel, Caleb!” dedi sigaradan çatlamış sesiyle. Düğmeleri lolipop şeker şeklinde kırmızı çizgili bir tulum giymişti. Kendimi kötü hissettim.Caleb elini adamın omzuna dostça koyup selam verdi.Birkaç dakika birbirilerine güzel şeyler söylediler ve sonra can sıkıcı bir şekilde elini yine sırtımın altına koydu.
“Harlow, masam boş mu?”
Harlow başını sallayıp ilerledi. Bir odadan geçip dondurma soğutucularının arasından küçük bir geçitten geçtik ve daha geniş bir odaya varıncaya kadar onu takip ettik.Yavaş yavaş yerimize geçerken dehşetle etrafıma bakındım.Burası 1920’li yılları yansıtan araç gereç koleksiyonuyla doluydu.Duvarda o kadar çok ıvır zıvır ve zımbırtılar vardı ki karışıklıktan gözlerim şaşı oldu. “Caleb’ın masası” eski tip ve küçüktü; tepesinde yan yatmış bir bebek arabası asılıydı.Memnuniyetsizce dudaklarımı büzdüm. Caleb bana
dönüp düşüncelerimi okuyormuş gibi güldü.Harlow sandalyemi çekmeye uğraşırken yine hırıldadı.
“Ben hallederim. Teşekkürler,” dedim. Omzunu silkti ve bizi yalnız bırakarak ortadan kayboldu.Zengin İngilizler böyle yerlerde dondurma yemezlerdi.Yatlarda havyar yerler ve zengin, sarışın, vakıf fonu olan kızlarla çıkarlardı. Görünmeyen ciddi bir kusuru olmalıydı. Aklımdan ihtimalleri geçirdim: huysuz, yapışkan, akıl hastası…
“Sanırım masayı merak ediyorsun?” dedi, karşıma oturarak.
Başımı salladım. “Liseden beri kızları buraya getiriyorum.” Ellerini yapış yapış olan masa üzerinde birleştirdi ve rahat bir şekilde arkasına yaslandı. “Neyse, şuradaki masayı görüyor musun?”Gösterdiği masaya doğru dönüp baktım. Tepesinde eski bir trafik ışığı durmadan kırmızı, yeşil, kırmızı, yeşil yanıp sönüyordu.“O masa bana kötü şans getiriyor ve oraya, ne yalnız ne de çıktığım kişiyle bir daha otururum.” Eğlenmiş bir şekilde ona döndüm. Batıl inanışları vardı.Kendimi iyi hissettim.
“Neden?”
“Çünkü ne zaman o masaya otursam bir felaket geliyor başıma. Mesela eski kız arkadaşım beni yeni kız arkadaşımla görüp üstümüze çikolata attı ya da okuldaki en seksi kızın karşısında yaban mersinine alerjim olduğunu öğrendim…” Kendine güldü ve ben de çetin kız davranışımı bozarak güldüm.Yaban mersini alerjisi sevimli bir durumdu.
“Peki, ya bu masa?”
“Bu masada güzel şeyler oluyor,” dedi kısaca.
Bir kaşımı kaldırdım, sormaya çok korkuyordum. Yirmili yılların eşyalarıyla süslenmiş bir dondurmacıya kızları getirmek oldukça yüksek puan getirirdi. Cammie bunu yerdi. Bu onun seks bileti diye karar verdim.Garson iki su şişesi ve bir kutu bayat patlamış mısırla
gelince aşırı rahatladım.Ben daha menüye bakıyordum ki Caleb benim yerime
sipariş verdi.
“Şaka mı yapıyorsun?” diye sordum garson gidince.
“Kadınların artık oy kullanma ve kendi yemeğini sipariş etmeye hakları olduğunu biliyor musun?”
“Her şeye muhalefetsin,” dedi. “Bunu sevdim.”Elimdeki tuzları yaladım ve gözlerimi kıstım.
“Buna baktığını gördüm.” Muzlu Beze resmine eliyle vurdu. “Yağsız dondurmalara bakmaya başlamadan önce.”Çok iyi gözlemciydi; hakkını vermeliydim.
“Ya yağsız dondurma istiyorduysam?”
Caleb omzunu silkti. “Bu benim gecem. Kazandım. Kuralları ben koyuyorum.” Neredeyse gülüyordum. Neredeyse. Beklerken bana ailesinden bahsetti. Annesi ve üvey babasıyla
Londra’da büyümüş. Tüm çocukların hayal ettiği sihirli bir çocukluğu olmuş: rüya gibi tatiller, İsviçre’deki kuzenlerinde Noel’ler ve doğum günü için lanet olası bir midilli. On dört yaşındayken Amerika’ya temelli taşınmışlar.Önce Michigan’a, sonra annesi soğuğun cildi için kötü olduğunu söyleyince, Florida’ya. Bol para, ufak kavgalar ve boş zamanlarında Everest tepesine çıkan büyük bir ağabeyi varmış. Hâlâ ara sıra görüştüğü biyolojik babası ise ünlü modellerle bir çıkıp bir ayrıldığı için İngiliz magazin gazetelerini süsleyen bir çapkınmış.Sıra bana geldiğinde, hikâyemi onun üst sınıf hikâyesine yaraşır şekilde eledim ve alkolik babamla ilgili olan kısmı atlayıp “öldü” diye geçiştirdim ve oturduğumuz sosyal konutları kısaca “kötü mahalle” olarak nitelendirdim. Benim gösterişsiz hayatımın tatsız ayrıntılarıyla onu boğmak için bir sebep göremiyordum. “Sonsuza kadar mutlu” hikâyesini
zedelemek istemiyordum. Pür dikkat beni dinledi ve bana sorular sordu. Bana göre, bir insanın bencilliği, sormadığı soru miktarıyla ölçülebilirdi.Caleb gerçekten de benimle ilgileniyordu.Bunun ne anlama geldiğinden emin değildim.Ya kızları yatağa atmak için bir dalavereydi, ya da gerçekten göründüğü karda iyiydi.Annemin ben lise sondayken kanserden öldüğünü anlatırken gözlerinde samimi bir şefkat gördüm ve bu benim oturduğum yerde rahatsızca kıpırdanmama sebep oldu.
“O zaman sen yapayalnızsın Olivia?” Sorusunu duyduğumda geri çekildim. Bunu duymak acı vericiydi.
“Evet, ailemden yaşayan kimsenin kalmadığını düşünürsek sanırım öyle de denebilir.”
Başka bir şey söylememe gerek kalmaması için ağzıma koca bir kaşık dondurma aldım.
“Mutlu musun?” diye sordu.
Bunun garip bir soru olduğunu düşündüm. Annem öldüğü için hâlâ geceleri ağlayıp ağlamadığımı mı soruyordu?Kaşığıyla oynuyordu ve farkında olmadan masanın etrafına
çikolata damlatıyordu. Olabildiğince dürüst cevap verdim.
“Bazen. Sen değil misin?”
“Bilmiyorum.”Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Yakışıklı, şımarık, yıldız sporcu. Nasıl mutlu olmazdı? Daha da iyisi, nasıl mutlu olup olmadığını bilmezdi?
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum kaşığımı indirerek.Daha fazla dondurma yemek istemiyordum. Daha fazla burada kalmak istemiyordum. Tüm bu konuşma keyfimi
kaçırmıştı.
“Henüz beni neyin mutlu ettiğini bilmiyorum. Sanırım bulmaya çalışıyorum. Hep evlenip bir aile kurmayı ve yaşlanıp kırışıncaya kadar aynı kişiyle kalmayı ve torun dolu bir minivanım olsun istemiştim.”
“Minivan mı?” dedim, inanmayan gözlerle. Dışarıda park edilmiş bir spor araba hayali canlandı gözümde. “Benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Sandığın kadar kötü biri değilim.”
Omzunu dürttüm. “Sen bir minivan değil, bir Porsche istersin. On beş senelik bir evlilikte, hem karını, hem arabanı, kanını yeniden kaynatacak yenileriyle değiştirirsin.
Sen şımarıksın!”
“Haydi ama,” dedi gülerek. “Sen beni yanlış değerlendirdin.Ve beni anlaman için daha fazla uğraşırsam tüm vücudum alçıyla kaplı olacak gibi.”
“Her ne olursa olsun sen bir hikâye yazdın ve getirdiğim eleştirilerinden yakınıyorsun,” dedim hazırcevaplılıkla.
“Peki, haklısın.” Ellerini havaya kaldırdı. “Biraz daha az narsistik olan bir bölüm yazacağım. Okur musun?”
“Kampüsteki tüm diğer kızlar okumadıysa eğer.”O kadar güçlü bir kahkaha attı ki etrafta birkaç kişi dönüp baktı.Patlamış mısırlardan birkaç tane alıp düşünceli bir biçimde
ağzıma attım. Tahmin ettiğim kadar berbat değildi.Neredeyse eğleniyorum diyebilirdim. Başımı kaldırdığımda beni incelediğini fark ettim.
“Ne? Neden bana öyle bakıyorsun?”
Caleb derin bir nefes aldı. “Neden bu kadar saldırgansın?”
“Dinle dostum, senin duygusal erkek basmakalıp hikâyene bir an olsun bile kandığımı sanma. Bu külkedisi masal saçmalıklarını duyduğum yerde tanırım.”
“Duygusal erkek basmakalıp hikâyesi anlattığımı bilmiyordum,”dedi. Oldukça dürüst görünüyordu.Yakışıklı yüzünü inceledim ve bakışlarını geçip ruhunu
görmeye çalıştım.Gözleri, sana baktığında hep gülen gözlerdendi. Kehribar
rengiydi ve gözlerinin kenarında ince kâğıt katları gibi gülme çizgileri oluşmuştu bile.
“Bunu külahıma anlat,” dedim. “ Lisedeymişiz gibi beni bu şirin yere dondurma yemeye getiriyorsun. O yaşlı adamın adını biliyorsun; bana bakışlar atıyorsun…” Bana kızgın
bir şekilde baktığı için sesimi alçaltıp sustum.
“İnsanları çözmede pek iyi değilsin.” Bir mısır çekirdeğine fiske attı ve alnıma isabet etti.
Değdiği yeri ovaladım. Alınmıştım. İnsanları çözmede çok iyiydim.
“Belki iyi biriyimdir, Olivia.” Burnumdan seslice soluk alıp verdim.
“Bir insanın özelliklerine ve özellikleriyle neler yaptığına bakarak onun hakkında fikir edinebilirsin. Ama o kişiyi gerçekten tanımak zaman ister,” dedi.
“Benim hakkımda ne söyleyebilirsin?” diye sordum
“Madem ki bu konunun uzmanısın.”Değerlendirmesini duymaya hazır olmadığımı düşünüyormuş gibi gözlerini kısarak bana baktı.
“Haydi,” diye ısrar ettim. “Böbürleneceksen böyle…”
“Tamam… Tamam. Bakalım…” Kararımdan anında pişman oldum. Bana uzun uzun
bakması için izin vermiş bulundum ve şimdiden kızarmaya
başlamıştım.
“Gözlerinde bir hüzün var, belki büyük oldukları ya da hayal kırıklığına uğramış gibi uzaklara daldıkları için. Çok kırılgan oldukları kesin, ama cesurlar da çünkü her şeye
meydan okurcasına bakıyorsun. Bir de, çeneni tutma biçimin.Cüretkâr ve inatçısın ve hep kuzeyi gösteren küçük züppe bir burnun var. İnsanları kendinden uzak tutmak
için züppe rolü yaptığını düşünüyorum.”
Midem bulandı. Çok fazla dondurma. Çok fazla gerçek…
“Ama kişisel olarak en sevdiğim yerin, dudakların.” Boynumdan yukarı doğru kızardığımı görünce güldü. “Dolgun, şehvetli, büzüşük ve hep köşeleri aşağı doğru dönük. Gülümseyinceye kadar onları öpme isteği uyandırıyorlar bende.”Duraksadım. Beni öpmeyi mi düşünüyordu? Tabii ki öpmeyi düşünüyordu. Erkekler hep böyle şeyleri düşünürdü;
sekse götürecek şeyleri. Masanın altından, tırnaklarımı avucuma batırdım.
“Seni rahatsız mı ediyorum?” Bir dirseğini masaya rahatça dayamış şekilde sandalyesinde geriye doğru yaslandı. Boğazımda koca bir top varmış gibi yutkundum. Kalbim,
ritmi şaşmış şekilde atıp saçmalıyordu.
“Hayır.”
“Güzel, senin herhangi bir şey karşısında şaşıran bir kadın olduğunu düşünmüyorum, özellikle okulun sporcusu onu haksız çıkardığında.”
Bayılmak üzereydim.

Bu da etkinlik tavmimiz ve yarışma kodumuz.

Bakmadan geçmeyiniz lütfen :)

8 Mayıs

Kitap Tanıtım – http://asabibakire.blogspot.com/
Yazar tanıtım – http://kahvekokulukitap.blogspot.com/
Playlist – Müzik Listesi – http://kordugumhayaller.blogspot.com/

9 Mayıs

Fırsatçı ve Tarryn Fisher hakkında bilmedikleriniz – http://kitapasigi.blogspot.com/
Ön Okuma – http://kitapsayfalarii.blogspot.com/
Alıntı – http://tarihiaskromani.blogspot.com/

10 Mayıs

Söyleşi – http://tugceninkitapligi.com/
Alıntı – http://gokkusagindakisonrenk.blogspot.com/
Ön Okuma – https://kitaplarindunyasi.wordpress.com/

Yarışma için Tık-Tık! 

a Rafflecopter giveaway

*Ayrıca katkılarından dolayı Aspendos Yayınevine teşekkürler!

Candor – Pam Bachorz / İnceleme


Kitabın Adı : Candor

Orijinal Adı : Candor

Yazarın Adı : Pam Bachorz

Çevirmen : Muzaffer Mankır

Yayınevi : DeliDolu

Sayfa Sayısı : 280

Basım Yılı : Ocak, 2013

Buradan çıkış yok. Hissetmek, karar almak, söz sahibi olmak imkansız. Candor’da seçim şansı yok.

 Candor öyle bir yer ki oraya giren bir daha çıkamıyor. Çünkü oraya giren herkes dört bir yanı çevrilmiş hopörlerden çıkan klasik müziğin huşusuna kapılıyorlar ve beyinlerinin içine o müziğin içerisinde yer alan mesajlar kazınıyor.

Kaynakları boş yere harcama

Her zaman, her ihtimale hazırlı ol.

Her zaman ailenin gururlandırmak için çabala.

Barbarlık yanlış bir şeydir. Asla başkalarının mallarına zarar verme.

Sağlıklı kahvaltılar zeki dimağlar yaratır. Mükemmel insanlar asla geç kalmaz.

Yukarıda ki cümleler tüm mesajların sadece küçük bir kısmı. Ve bu mesajlar yüzünden insanlar bireysel düşünebilme yeteneklerini kaybediyor ve Candor’a bağımlı hale geliyorlar.

Peki bu mesajları kim mi ortaya çıkartıyor?

Candor sitesi olarak kurulan ama daha sonra büyük bir ilçeye hatta şehre dönüşen bu yerin kurucusu Campell Banks’tir. Bu siteyi kurmasının amacı ölen çocuğundan uzak bir yerde ailesi ile birlikte huzurlu yaşayabileceği ve insanları yönetebileceği bir yer oluşturmaktır. Ama çoğu şey ters gitmiştir. Bunarlın başında karısı onu terk etmiştir. Hem de Candor’u kurduktan hemen sonra. Diğer oğlu Oscar Banks ise ondan habersiz mesajlara karşı çıkıyordur ve kendi CD’lerini oluşturarak, beynini o düşünceler ile doldurarak bireysel düşünebilme yeteneğini geliştiriyordur. Hatta bunu ileri taşıyarak kendi yaşıtı çocuklara bunu aşılıyor ve bir birey olduklarını hatırlatıyordur. Tabii kişiler hep zengin çocukları oluyor ya da yüklüce kendi parasına sahip kişiler oluyordur. Bu kişilerin aklına girerek özel CD’ler veriyordur ve kaçış planı hazırlardır. Onların ortadan kaybolmaları Candor için bir felaket ve Campell için ise Dinleme Odası’nı daha sık kullanılması için insanları daha çok teşvik etmesi sağlıyordur. Bu da daha fazla mesaj, daha fazla beyni yıkama, daha fazla itaatkar insan, daha fazla beyinsiz, daha fazla Campell mutluluğu ve daha fazla insanlık dışı durumlar ortaya çıkıyordur. Dinleme Odası’na giren her bir kişi girdiği gibi çıkmıyor. Çünkü orada beyninin ne kadar düşünebilme yeteneğinin büyüklüğüne göre o oda da kalıyor ve beyni Candor’da yaşabilmek için iyi bir vatandaş oluyor(!). Ama çıktığında o kadar hasarlı oluyor ki artık iyi insan olsa da olmasa da bir şey fark etmiyor çünkü beyni bir sürü mesaja mazur kalarak felç geçirmiştir veya odaya girmeden önceki hayatında olmayan bazı tikler edinmiş ya da bazı olmayan cisimler görmeye başlamıştır.

İşte böyle berbat bir yer ve berbat bir yöneticiye sahip! Ama insanlar onu örnek bir vatandaş olarak görüyor ve hem ona hem de oğlu Oscar’a ‘Değerli’ diyorlar. Artık ne kadar değerliyseler!

Campell, sırf kendi hırsı doğrultusunda insanlara işkence ediyor ve ayaklarının dibinde eğilecek köleler yaratırken oğlu Oscar’da babasının kurduğu dünyanın içinde bir dünya kurarak insanları Candor çukurundan kurtarabilmek için kendi yaşıtı insanlardan para veya haraç (çikolata, içki vs.) alarak kendine zula yapıyor ve bir gün gelip kendisinin de bu cehennemden kaçacağını düşünüyordur.

Örnek bir vatandaş gibi davranan, herkese örnek olmaya çalışan ve herkesinde örnek aldığı bir vatandaş olan Oscar sırf örnekliğini gösterebilmek için Mandi adında, Candor’a taşınmadan önce güzellik yarışmasına katılmış, sarışın bir güzellik olan ama Candor’a taşındıktan sonra o upuzun sarı saçlarını at kuyruğu yapan ve bol bol kıyafetler giyen, pembe bir araba kullanan klasik bir Candor kızı ile çıkmaktadır. Sırf etrafına örnek olabilmek için. Sırf etrafında ki insanlara ‘Değerli’ olduğunu gösterip, planlarına devam etmek istiyordur.

Ama bir kız yoluna çıkana kadar.

O kız yoluna çıkınca ne o mükemmel zekası ile çalıştığı derslere kendini vermiştir, ne başarılı olup üniversiteye gideceğim diye çabalamıştır ne de sevgilisi Mandi’yi düşünmüştür.

Kim mi bu kız?

Siyahlar içerisinde, yasaklara aykırı olduğu halde makyajla gezen, geceleri sokağa çıkıp kay kay süren, elinde sprey boya taşıyan, tam bir gotikler kraliçesi Nia’dır. Gözü derste yoktur, neden Candor’a geldiğini bir türlü anlamamaktadır ve Oscar’ın davranışlarını da anlamamaktadır. Çünkü Oscar uzun zaman sonra kendine göre bir kız bulmuş daha doğrusu özgür bir düşünceye sahip bir kız bulmuştur ve kaybetmek istemiyordur. Yani beyninin mesajlar ile yıkanmasını istemiyordur ve bu yolda da elinden gelen her şeyi yapıyordur. Peki bu ne kadar faydalıdır? Önceden arkadaşı olup sonradan düşmanı olan Sheirman’ın yaptıklarını mı durduracaktır yoksa Nia’ya nasıl kendi mesajları ile doldurduğu CD’leri mi düşünecektir? Yoksa Mandi’den ayrıldıktan sonra Nia ile çıkması ile kendisine gelen tepkileri mi yok sayacaktır yoksa hala ölümsüz aşkı yerine geçen Nia’dan ayrılarak ‘Değerli’ vatandaş olmaya devam mı edecektir?

İşte bu çelişkilerin yaşandığı distopik bir hikaye ile karşı karşıyayız. İnsanların nasıl bir cümle ile beyinlerinin yıkanarak, kendi düşüncelerini bile beyan edememelerini görüyoruz bu kitapta. Ve nasıl Campell gibi adamların yatakalrında rahat uyuyabildiklerini. Hadi mesajlarla insan beyin yıkamalarını geçtik o Dinleme Odası’nı inşa ederken hiç mi vicdanın sızlamadı be adam?! Hadi diğer insanların kölen haline getirmek istiyorsun, oğlunu neden o kategoriye sokuyorsun?! Oğlun be adam senin oğlun! Kendi canın kendi kanın! Hadi birisi fevri davranışları sonucu suda boğularak öldü veya suda intihar etti, karın seni ve oğlunu tek edip gitti, ailenden geriye kalan tek kişiyi, oğlunu da kafayı yiyerek mi yanında tutacaksın? Tabiî ki de tutamazsın! Onun da bir yerden sonra mevcut bir duruma baş kaldırır ve hem sana hem de topluma karşı çıkar ve son onun bu davranışlarını ilk başta görmezsin ama bir zaman sonra neler olduğunu görürsün ama iş işten geçmiştir.

Kitapta öldüresiye dövmek istediğim ilk ve son kişi olan Campell, her söylediği kelimeler sayesinde ilginç ölüm teknikleri ile karşı karşıya kalmıştır. Hani bir kaşık suda boğulması gereken insanlar vardır ya ha işte Campell onlardan birisi. Al bir kaşık suda boğ sonra ne hali varsa görsün diye ıssız bir yere at! Bütün kitap boyunca deli etti resmen beni. Dedim en sonunda girip kitabın içine bir güzel benzeteyim şu adamı, akıllansın, uslansın, adam olsun çocuğuna ve çevresinde ki insanlara nasıl davranması gerektiğini öğrensin. Ha hazır elim değmişken oğlu Oscar’ı da sırf baz davranışları yüzünden elden geçireyim dedim. Babası kadar olmasa o da sinir etti beni bazı yerlerde. Ama hiç ağlamam diyen karakterin sevgilisi için döktüğü o gözyaşları yok mu resmen ciğerlerimi dağladı! Ah be oğlum dedim gel beni sev , sevgi aşılayım ben sana, aşık ol bana. Dedim de ne oldu?! Geldi mi?! Yoooo! -.- Sırf o yüzden ne hali varsa görsün diye şekeri alınmış çocuk ifadesi ile ortalıkta bıraktım ya zaten! :D

Nia’ya gelecek olursak bazı yerlerde öyle bir sinirle saçını başını yolasım geldi ki anlatamam size aaa dostlar. Nasıl sinir kızdır öyle! O çocuğa çektirdikleri yok mu?! Say say bitmez emin olun. Mandi deseniz elimin altından geçecek başka bir insan. Al kafasını duvardan kıvılcım çıkart yine yetmez o zevk, anca ayağının altında ezeceksin öyle zevk alırsınız. -.-

Bu kadar şiddet yeter sanırım :D

Bunun haricinde kitabın konusu harikaydı. Seri olursa devam kitabını dört gözle bekleyeceğim bir kitap oldu çünkü sonunda öyle bir geçti ki acabalar acabalar kafamda uçuşmaya başladı. Bence çıkacaksa hemen çıksın. Yazar motor yazar olsun pilisss :D Çeviri kısmına gelecek olursak çok güzel bir çeviriye sahipti ve bu yüzden sevgili çevirmene teşekkürlerimi iletiyorum. Aksamadan, kelimelerin tekrarı olmadan çok güzel bir kitap okudum sayesinde. Ama tek bir şey dışında. Kitap geniş zamanda yazılmıştı ve nedense bu tr kitapları bir türlü sevemiyorum. Sanki okurken dilimde bir pürüz bırakıyor. Ya da bu türe aşina değilim bilmiyorum ama geniş zamanla yazılan kitapları sevmiyorum, sevemiyorum ve sanırım sevemeyeceğim de. Ve tüm bunarlın dışında kitabın kapağı yurtdışı kapağına göre kat be kat daha güzel ve bunun için DeliDolu’ya teşekkürlerimi iletiyorum. Bir kitap ancak bu kadar güzel bir kapak temsil edebilirdi.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 :)

579570_10151433581942360_1260439767_n

deneme

2“Çocuklar anlamaz. Öfkelenir, direnirler. Mesajların, içlerine nüfuz etmesi daha uzun zaman alabilir. Çocuklar, mesajların kendilerini ve mükemmel olmayan çocuklarını değiştirip geliştirmesi için sabırsızlanan yetişkinlere benzemez.”

2

“Benim sıram.” Elimle defterin üstünü kapatıyorum.

Nia başını kaldırıp usulca bakıyor bana. “O elini koyacağın başka güzel yerler bulabilirim.”

2

“Bunları al.” CD’leri ayağının yanına atıverince göz göze geliyoruz. Bir anlığına, sanki tekrardan yalnızmışız hissini yaşatıyor bu bana.

“Bir hediye? Bana?…” Gözlerini Mandi’ye çeviriyor. “Ne tatlı. Bir muz kadar tatlı.”

2

“Bu ilk randevumuz.”

“O halde beni yalnız bırak ve kendin için de bak. Müzede sürekli birini takip etmezsin; bir randevuda bile!” Gülümseyip hafifçe itiyor beni. “Veya… çok tatlı olsan bile.”

Geriye doğru sendeleyip elimi göğsüme vuruyorum. “Beni yaraladın.”

Nia gülmekle yetinip eliyle beni kışkışlıyor. “Kaybol, Picasso.”

2

“Seni seviyorum,” diyorum alçak bir sesle.

“Ben de seni seviyorum,” diye fısıldıyor.

2

Hangisinden daha fazla nefret etmeliyim? Bunu isteyenden mi, yoksa onu verenden mi?

2

Okula. Ondan uzağa. Yaşamam gereken hayatıma. Güvenli. Ve yalnız!…

2

Unutmaya başlamalıyım. Normal yaşantıma geri dönmeliyim. Her şeyin kontrolümde olduğu, güvende olduğum yaşantıma kaldığım yerden devam etmeliyim.

2

Elimi kapı tokmağına koyuyorum. “Ben değerliyim!” diye bağırıyor.

Ben ve benim suçlu bilincim kapıdan çıkıp gidiyoruz.

2

Son bir bakış ve sonunda gitmek için arkamı dönüyorum.

Şimdi koşmaktan başka bir şey kalmıyor geriye.

2

“Where is DeliDolu?” diyenlere Tık-Tık!

DeliDolu Resmi Web Sayfası

DeliDolu Facebook Sayfası 

481078_10151509026752360_1011133331_n