Konuşan Kitaplar ile #2 Kitap Günleri 3. Gün / Fırsatçı – Tarryn Fisher / Önokuma


Aşk, yalan, daha çok aşk, daha çok yalan…

 Aspendos Yayınevinden raflardaki yerini bugün alan Fırsatçı 8-10 Mayıs tarihleri arasında Konuşan Kitaplar ile Kitap Günlerinde sizlerle…

Etkinliğimizin son gününde ve benim de şu aralar okuduğum bu kitabın en tatlı yerinden minik bir önokuma ile sizi baş başa bırakıyorum. Keyifli okumalar!… :)

“Süte alerjin var mı?” diye sordu arabayı park yerine sokarken.
“Yoo…”
“Rejimde misin?”
“Bu hafta değil.”
“Harika. O zaman bayılacaksın.” Arabanın etrafını dolaşıp kapımı açtı ve ben arabadan inmeye çalışırken elini bana doğru uzattı.İçeriye girer girmez pamuk şekeri gibi saçları olan yaşlıca bir adam bizi karşıladı. Caleb’ı gördüğünde heyecanla hırıldadı ve elini sıkmak için yanına geldi.
“Seni yeniden görmek ne güzel, Caleb!” dedi sigaradan çatlamış sesiyle. Düğmeleri lolipop şeker şeklinde kırmızı çizgili bir tulum giymişti. Kendimi kötü hissettim.Caleb elini adamın omzuna dostça koyup selam verdi.Birkaç dakika birbirilerine güzel şeyler söylediler ve sonra can sıkıcı bir şekilde elini yine sırtımın altına koydu.
“Harlow, masam boş mu?”
Harlow başını sallayıp ilerledi. Bir odadan geçip dondurma soğutucularının arasından küçük bir geçitten geçtik ve daha geniş bir odaya varıncaya kadar onu takip ettik.Yavaş yavaş yerimize geçerken dehşetle etrafıma bakındım.Burası 1920’li yılları yansıtan araç gereç koleksiyonuyla doluydu.Duvarda o kadar çok ıvır zıvır ve zımbırtılar vardı ki karışıklıktan gözlerim şaşı oldu. “Caleb’ın masası” eski tip ve küçüktü; tepesinde yan yatmış bir bebek arabası asılıydı.Memnuniyetsizce dudaklarımı büzdüm. Caleb bana
dönüp düşüncelerimi okuyormuş gibi güldü.Harlow sandalyemi çekmeye uğraşırken yine hırıldadı.
“Ben hallederim. Teşekkürler,” dedim. Omzunu silkti ve bizi yalnız bırakarak ortadan kayboldu.Zengin İngilizler böyle yerlerde dondurma yemezlerdi.Yatlarda havyar yerler ve zengin, sarışın, vakıf fonu olan kızlarla çıkarlardı. Görünmeyen ciddi bir kusuru olmalıydı. Aklımdan ihtimalleri geçirdim: huysuz, yapışkan, akıl hastası…
“Sanırım masayı merak ediyorsun?” dedi, karşıma oturarak.
Başımı salladım. “Liseden beri kızları buraya getiriyorum.” Ellerini yapış yapış olan masa üzerinde birleştirdi ve rahat bir şekilde arkasına yaslandı. “Neyse, şuradaki masayı görüyor musun?”Gösterdiği masaya doğru dönüp baktım. Tepesinde eski bir trafik ışığı durmadan kırmızı, yeşil, kırmızı, yeşil yanıp sönüyordu.“O masa bana kötü şans getiriyor ve oraya, ne yalnız ne de çıktığım kişiyle bir daha otururum.” Eğlenmiş bir şekilde ona döndüm. Batıl inanışları vardı.Kendimi iyi hissettim.
“Neden?”
“Çünkü ne zaman o masaya otursam bir felaket geliyor başıma. Mesela eski kız arkadaşım beni yeni kız arkadaşımla görüp üstümüze çikolata attı ya da okuldaki en seksi kızın karşısında yaban mersinine alerjim olduğunu öğrendim…” Kendine güldü ve ben de çetin kız davranışımı bozarak güldüm.Yaban mersini alerjisi sevimli bir durumdu.
“Peki, ya bu masa?”
“Bu masada güzel şeyler oluyor,” dedi kısaca.
Bir kaşımı kaldırdım, sormaya çok korkuyordum. Yirmili yılların eşyalarıyla süslenmiş bir dondurmacıya kızları getirmek oldukça yüksek puan getirirdi. Cammie bunu yerdi. Bu onun seks bileti diye karar verdim.Garson iki su şişesi ve bir kutu bayat patlamış mısırla
gelince aşırı rahatladım.Ben daha menüye bakıyordum ki Caleb benim yerime
sipariş verdi.
“Şaka mı yapıyorsun?” diye sordum garson gidince.
“Kadınların artık oy kullanma ve kendi yemeğini sipariş etmeye hakları olduğunu biliyor musun?”
“Her şeye muhalefetsin,” dedi. “Bunu sevdim.”Elimdeki tuzları yaladım ve gözlerimi kıstım.
“Buna baktığını gördüm.” Muzlu Beze resmine eliyle vurdu. “Yağsız dondurmalara bakmaya başlamadan önce.”Çok iyi gözlemciydi; hakkını vermeliydim.
“Ya yağsız dondurma istiyorduysam?”
Caleb omzunu silkti. “Bu benim gecem. Kazandım. Kuralları ben koyuyorum.” Neredeyse gülüyordum. Neredeyse. Beklerken bana ailesinden bahsetti. Annesi ve üvey babasıyla
Londra’da büyümüş. Tüm çocukların hayal ettiği sihirli bir çocukluğu olmuş: rüya gibi tatiller, İsviçre’deki kuzenlerinde Noel’ler ve doğum günü için lanet olası bir midilli. On dört yaşındayken Amerika’ya temelli taşınmışlar.Önce Michigan’a, sonra annesi soğuğun cildi için kötü olduğunu söyleyince, Florida’ya. Bol para, ufak kavgalar ve boş zamanlarında Everest tepesine çıkan büyük bir ağabeyi varmış. Hâlâ ara sıra görüştüğü biyolojik babası ise ünlü modellerle bir çıkıp bir ayrıldığı için İngiliz magazin gazetelerini süsleyen bir çapkınmış.Sıra bana geldiğinde, hikâyemi onun üst sınıf hikâyesine yaraşır şekilde eledim ve alkolik babamla ilgili olan kısmı atlayıp “öldü” diye geçiştirdim ve oturduğumuz sosyal konutları kısaca “kötü mahalle” olarak nitelendirdim. Benim gösterişsiz hayatımın tatsız ayrıntılarıyla onu boğmak için bir sebep göremiyordum. “Sonsuza kadar mutlu” hikâyesini
zedelemek istemiyordum. Pür dikkat beni dinledi ve bana sorular sordu. Bana göre, bir insanın bencilliği, sormadığı soru miktarıyla ölçülebilirdi.Caleb gerçekten de benimle ilgileniyordu.Bunun ne anlama geldiğinden emin değildim.Ya kızları yatağa atmak için bir dalavereydi, ya da gerçekten göründüğü karda iyiydi.Annemin ben lise sondayken kanserden öldüğünü anlatırken gözlerinde samimi bir şefkat gördüm ve bu benim oturduğum yerde rahatsızca kıpırdanmama sebep oldu.
“O zaman sen yapayalnızsın Olivia?” Sorusunu duyduğumda geri çekildim. Bunu duymak acı vericiydi.
“Evet, ailemden yaşayan kimsenin kalmadığını düşünürsek sanırım öyle de denebilir.”
Başka bir şey söylememe gerek kalmaması için ağzıma koca bir kaşık dondurma aldım.
“Mutlu musun?” diye sordu.
Bunun garip bir soru olduğunu düşündüm. Annem öldüğü için hâlâ geceleri ağlayıp ağlamadığımı mı soruyordu?Kaşığıyla oynuyordu ve farkında olmadan masanın etrafına
çikolata damlatıyordu. Olabildiğince dürüst cevap verdim.
“Bazen. Sen değil misin?”
“Bilmiyorum.”Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Yakışıklı, şımarık, yıldız sporcu. Nasıl mutlu olmazdı? Daha da iyisi, nasıl mutlu olup olmadığını bilmezdi?
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum kaşığımı indirerek.Daha fazla dondurma yemek istemiyordum. Daha fazla burada kalmak istemiyordum. Tüm bu konuşma keyfimi
kaçırmıştı.
“Henüz beni neyin mutlu ettiğini bilmiyorum. Sanırım bulmaya çalışıyorum. Hep evlenip bir aile kurmayı ve yaşlanıp kırışıncaya kadar aynı kişiyle kalmayı ve torun dolu bir minivanım olsun istemiştim.”
“Minivan mı?” dedim, inanmayan gözlerle. Dışarıda park edilmiş bir spor araba hayali canlandı gözümde. “Benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Sandığın kadar kötü biri değilim.”
Omzunu dürttüm. “Sen bir minivan değil, bir Porsche istersin. On beş senelik bir evlilikte, hem karını, hem arabanı, kanını yeniden kaynatacak yenileriyle değiştirirsin.
Sen şımarıksın!”
“Haydi ama,” dedi gülerek. “Sen beni yanlış değerlendirdin.Ve beni anlaman için daha fazla uğraşırsam tüm vücudum alçıyla kaplı olacak gibi.”
“Her ne olursa olsun sen bir hikâye yazdın ve getirdiğim eleştirilerinden yakınıyorsun,” dedim hazırcevaplılıkla.
“Peki, haklısın.” Ellerini havaya kaldırdı. “Biraz daha az narsistik olan bir bölüm yazacağım. Okur musun?”
“Kampüsteki tüm diğer kızlar okumadıysa eğer.”O kadar güçlü bir kahkaha attı ki etrafta birkaç kişi dönüp baktı.Patlamış mısırlardan birkaç tane alıp düşünceli bir biçimde
ağzıma attım. Tahmin ettiğim kadar berbat değildi.Neredeyse eğleniyorum diyebilirdim. Başımı kaldırdığımda beni incelediğini fark ettim.
“Ne? Neden bana öyle bakıyorsun?”
Caleb derin bir nefes aldı. “Neden bu kadar saldırgansın?”
“Dinle dostum, senin duygusal erkek basmakalıp hikâyene bir an olsun bile kandığımı sanma. Bu külkedisi masal saçmalıklarını duyduğum yerde tanırım.”
“Duygusal erkek basmakalıp hikâyesi anlattığımı bilmiyordum,”dedi. Oldukça dürüst görünüyordu.Yakışıklı yüzünü inceledim ve bakışlarını geçip ruhunu
görmeye çalıştım.Gözleri, sana baktığında hep gülen gözlerdendi. Kehribar
rengiydi ve gözlerinin kenarında ince kâğıt katları gibi gülme çizgileri oluşmuştu bile.
“Bunu külahıma anlat,” dedim. “ Lisedeymişiz gibi beni bu şirin yere dondurma yemeye getiriyorsun. O yaşlı adamın adını biliyorsun; bana bakışlar atıyorsun…” Bana kızgın
bir şekilde baktığı için sesimi alçaltıp sustum.
“İnsanları çözmede pek iyi değilsin.” Bir mısır çekirdeğine fiske attı ve alnıma isabet etti.
Değdiği yeri ovaladım. Alınmıştım. İnsanları çözmede çok iyiydim.
“Belki iyi biriyimdir, Olivia.” Burnumdan seslice soluk alıp verdim.
“Bir insanın özelliklerine ve özellikleriyle neler yaptığına bakarak onun hakkında fikir edinebilirsin. Ama o kişiyi gerçekten tanımak zaman ister,” dedi.
“Benim hakkımda ne söyleyebilirsin?” diye sordum
“Madem ki bu konunun uzmanısın.”Değerlendirmesini duymaya hazır olmadığımı düşünüyormuş gibi gözlerini kısarak bana baktı.
“Haydi,” diye ısrar ettim. “Böbürleneceksen böyle…”
“Tamam… Tamam. Bakalım…” Kararımdan anında pişman oldum. Bana uzun uzun
bakması için izin vermiş bulundum ve şimdiden kızarmaya
başlamıştım.
“Gözlerinde bir hüzün var, belki büyük oldukları ya da hayal kırıklığına uğramış gibi uzaklara daldıkları için. Çok kırılgan oldukları kesin, ama cesurlar da çünkü her şeye
meydan okurcasına bakıyorsun. Bir de, çeneni tutma biçimin.Cüretkâr ve inatçısın ve hep kuzeyi gösteren küçük züppe bir burnun var. İnsanları kendinden uzak tutmak
için züppe rolü yaptığını düşünüyorum.”
Midem bulandı. Çok fazla dondurma. Çok fazla gerçek…
“Ama kişisel olarak en sevdiğim yerin, dudakların.” Boynumdan yukarı doğru kızardığımı görünce güldü. “Dolgun, şehvetli, büzüşük ve hep köşeleri aşağı doğru dönük. Gülümseyinceye kadar onları öpme isteği uyandırıyorlar bende.”Duraksadım. Beni öpmeyi mi düşünüyordu? Tabii ki öpmeyi düşünüyordu. Erkekler hep böyle şeyleri düşünürdü;
sekse götürecek şeyleri. Masanın altından, tırnaklarımı avucuma batırdım.
“Seni rahatsız mı ediyorum?” Bir dirseğini masaya rahatça dayamış şekilde sandalyesinde geriye doğru yaslandı. Boğazımda koca bir top varmış gibi yutkundum. Kalbim,
ritmi şaşmış şekilde atıp saçmalıyordu.
“Hayır.”
“Güzel, senin herhangi bir şey karşısında şaşıran bir kadın olduğunu düşünmüyorum, özellikle okulun sporcusu onu haksız çıkardığında.”
Bayılmak üzereydim.

Bu da etkinlik tavmimiz ve yarışma kodumuz.

Bakmadan geçmeyiniz lütfen :)

8 Mayıs

Kitap Tanıtım – http://asabibakire.blogspot.com/
Yazar tanıtım – http://kahvekokulukitap.blogspot.com/
Playlist – Müzik Listesi – http://kordugumhayaller.blogspot.com/

9 Mayıs

Fırsatçı ve Tarryn Fisher hakkında bilmedikleriniz – http://kitapasigi.blogspot.com/
Ön Okuma – http://kitapsayfalarii.blogspot.com/
Alıntı – http://tarihiaskromani.blogspot.com/

10 Mayıs

Söyleşi – http://tugceninkitapligi.com/
Alıntı – http://gokkusagindakisonrenk.blogspot.com/
Ön Okuma – https://kitaplarindunyasi.wordpress.com/

Yarışma için Tık-Tık! 

a Rafflecopter giveaway

*Ayrıca katkılarından dolayı Aspendos Yayınevine teşekkürler!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s