Alper Kamu: Cehennem Çiçeği – Alper Canıgüz / İnceleme


cehennem-cicegi_5027961

Kitabın Adı : Cehennem Çiçeği
Serinin Adı : Alper Kamu Serisi
Seri Sırası : 2
Yazarın Adı : Alper Canıgüz
Yayınevi : APRIL
Sayfa Sayısı : 221
Basım Tarihi : Haziran, 2013
Tür : Polisiye / Yetişkin Edebiyatı / Türk Edebiyatı

Siz hiç 5 yaşında bir erkek çocuğunu içki içerken gördünüz mü?

Veya sigara içerken?

Veya ağzı en az bir büyük kadar pis olduğunu?

Veya polislere dedektifliğin ne olduğunu öğrettiğini?

Veya gerçek bir cinayeti çözdüğünü?

Veya yaşına göre baya bir ileri seviyede olan kitapları okuduğunu gördünüz mü?

Görmediniz mi?

Hiç mi?

İyi o zaman hiç sorun değil! Bu kalıba tam oturan tam dokuz yıldır beş yaşında olan bir kahramanımız var!

Kim mi?

Alper Kamu!

“Bilirsiniz , insanlar doğar, ölür ve sonra büyür”

Alper, 9 yıldır 5 yaşında. 5 yıllık hayatı boyunca mahallede ki çocuklara bir çete lideri, kabadayı, boyuna ve yaşına bakmadan ondan daha kahraman olmayan; evinde divanın altına yatarak kitap okuyarak kendi dünyasını kuran, kendi kahramanları çarpıştıran; polislerin yanında ise dedektifliğin nasıl olduğunu öğreten, bir cinayeti çözebilmek için hangi adımların izleneceğini gösteren bir çocuk o.

Cehennem Çiçeği, Alper Kamu serisinin ikinci kitabı. İlk kitabı Oğullar ve Rencide Ruhlar. Açıkçası ben ilk kitabını okumadım ve ikinci kitabını okurken bir boşluk hissetmedim. İkisi birbirinden bağımsız olarak ilerleyen konuları ele alıyorlar. Ama yapıtaşlarında aynı karakterler ve aynı olaylar var ve eğer ki ikinci kitapta, birinci kitaptan bir bölüm varsa dipnot olarak yazılıp, o yazının nereye ait olduğunu, neden öyle yazıldığını açıklıyor. Ki bu kitapta sevdiğim bir diğer özelliği idi.

 “Bir baba olarak söyle evladına: Aşk var mıdır yok mudur, boş mudur dolu mudur, ne kokar, ne boktur?”

Gülmesi biraz dinince, “Tanrı gibi düşün,” dedi babam, ki böyle bir yanıtı hiç beklemiyordum. “İnanıyorsan varolup olmaması pek önemli değildir. Ayrıca en büyük inkarcının da en inançlının da içinde bir nebze kuşku vardır. Ve elbette ki, aşk da Tanrı da ölümsüzdür.”

Kitabımızda 5 yaşındaki Alper’in birinci kitapta kaldığı maceraları hiç ara vermeden devam ediyor. Sokakta arkadaşları ile şakalaşıyor, oynuyor, bir üst mahalledekilerle kavga ediyor, laf dalaşına giriyor, ağzını bozuyor, içki içiyor, sigara içiyor, evde ona bakan ablasına aşık oluyor ve aşkın nasıl bir duygu olduğunu öğreniyor, babasının kardeşi ölünce babasına destek oluyor, annesinin sinir krizlerini yatıştırıyor ve ailesinin geçmişini aydınlatıyor.

“O kadar büyütülecek bir şey değil. Okuma yazmayı evde babam öğretti. Ben de o günden beri elime ne geçerse okuyorum işte. Kardeşim yok, arkadaşlarım budala ve annem de kaçık. Siz olsanız ne yapardınız?”

Ailesinin geçmişini, amcasının ölümünden sonra babası ile amcasının dairesine yaptığı ziyaret sonucu, Alper’in amcasının gardırobundan çıkan resimler ve içinde Adalet yazan yüzüğü alıp eve getirmesi ile su yüzüne çıkartmaya başlıyor.

Aslında ‘çilingir sofrası’ diye bir söyleyiş vardır ve çilingir sofrasına ise o adı vermelerinin sebebi her kim olursa olsun bir yudum içkiyi ağzına koyduktan sonra yavaş yavaş içlerinde saklı duran kilitli kapıları açtıkları için öyle söylüyorlarmış.

Çilingir sofrasının kudreti işte burada da devreye giriyor ve kardeşinin vefatından sonra arkadaşlarını eve davet eden Alper’in babası, bir güzel çilingir sofrasını kurarak geçmişi yad ediyorlar. Bu boş çenelik sayesinde Alper’de hem amcasının, hem babasının, hem de annesinin geçmişinin gerçek gizemini çözüyor.

 “Elbette.” Ceketini çıkartıp yanıma kıvrıldı babam. “Sana eğlenceli bir masal anlatayım öyleyse.”

“Hayır. Hüzünlü bir hikaye anlat bana.”

“Hüzünlü mü? Niye ki?”

“Babacığım,” dedim. “Sen de biliyorsun, vakit mutlu hikayeler için çok geç.”

Aslında bu kitabımızın sadece minik bir olayı. Asıl olay karşı apartmana taşınan, babası ölmüş hatta oraya taşındıktan sonra kardeşi de ölmüş, daha doğrusu Ümit’in söylediğine göre kendisi kardeşini öldürmüş bir olayın Alper’in sır perdelerini aralaması ile başlıyor olaylar. Neden Ümit kardeşini öldürdü? Ya da kardeşi neden öldürüldü? Neden Ümit’in annesi sinir krizleri geçiriyor? Neden Ümit’in diğer kardeşleri konuşmuyor? Veya dayısı bu konuda tek kelime etmeyip çatıda kuş besliyor? Neden polisler doğruyu göremiyor? Gibi sonu gelmeyen sorular kafasının içinde dönüp duruyor Alper’in.

 Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.

Bu olayı çözerken çok büyük riskler aldı Alper. Ölüme bir adım daha yaklaştı, ailesinin geçmişini çözeceğim derken diğer cinayetle işler sarpa sardı, karşı mahallenin çocukları ile kavgaya girişti, kendi mahallesinin çocukları tarafından dışladı gibi sonu gelmeyen olaylar yaşadı. Ama bunların hiçbirisi onu engellemedi ve engellemeyeceğini de bilerek yoluna canla başla devam etti.

Kitap hakkında görüşlerime gelecek olursak, ilk olarak şunu söylemek istiyorum ki kapağa bayıldım! O kadar güzel bir o kadar da sade ki insana direk ‘Ben bu kitabı alıp okumalıyım!’ düşüncesi oluşturuyor. Ayrıca o sadeliğine ve şıklığına ek olarak kadifemsi duygusu eşlik ediyor ki o ayrı bir şekilde beni kapağa aşık etti. :) ikinci olarak da yazarın o komik mizacı. Beni benden aldı resmen. İnsan her satırda mı kahkaha atar? Veya her satırda mı Alper’in yanaklarını sıkıp, totosuna totosuna vurmak ister? Veya yeri gelip de omuzlarından sarsıp ‘Sen nasıl bir çocuksun be?!’ diye bağırmak ister? Bu sıra feci derecede uzayıp gider ama şunu söyleyeyim ki ben kitabı çok sevdim. Her ne kadar basit bir cinayet işlense de yazar bunu 5 yaşındaki çocuğun gözü ve komik mizacı ile o kadar güzel bir şekilde yoğurmuş ki tadından yenmiyor. Ben okumayı bitirdikten sonra kitabı direk kardeşime verdim. O bu tür kitapları çok seviyor ve kitap okuma alışkanlığı olmayan kardeşim bu kitabı 2 saat gibi kısa bir sürede bitirdi. Hem de kahkahalar eşliğin ‘Bu ne biçim çocuk be!’ diyerek. Hatta şunu da eklemeyi unutmadı aynı benim düşündüğüm gibi ‘Keşke böyle bir kardeşim olsa da her gün kavga etsem.’ Aynı cümlenin bir değişik versiyonunu da bir kurdum. :))

Fantastik kitaplardan sıkıldınız mı? Veya aşk romanlarından? Veya diğer türlerden? Okurken azıcık kahkaha mı atmak istiyorsunuz? Farklı bir mi görmek istiyorsunuz? Peki bunların haricinde Türk yazar mı okumak istiyorsunuz?

O zaman hiç durmayın. Ben Alper Canıgüz ile yeni tanıştım ama her kitabını gözüm kapalı tavsiye ederim!

Ama bir şeyi inanılmaz merak ediyorum. Neden Alper Kamu serilerinin kapaklarının bir köşesinde kedi var? Ciddi anlamda içimi kemiren ve cevabını bulamadığım bir soru. İnşallah en yakın bir zaman diliminde bulurum! :)

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4!

4

scrollWithLineCFG_31

damy (1)

Konuşan Kitaplar #13 Blog Tur 5. Gün / Kaiken – Jean-Christophe Grangé / İnceleme


945395_515992235139840_362409326_n

Konuşan Kitaplar ile 13. turumuzda sona yavaş yavaş yaklaşırken 5. günden herkese merhaba!!!

Doğan Kitap‘ın imzasını taşıyan, bir o kadar korkunç ve bir o kadar karanlık olan ve Grangé imzasını taşıyan Kaiken‘den alıntılar yaptık, önokuma paylaştık, yazarın kitaplarını inceledik hatta Grangé’ın filmlerini bile tanıtıp inceledik, hem de yorumlarla süsleyerek.

Bugün ise;

Kitap Aşığı ile Yorum Durağım Kaiken’i inceleyecek ve

Kitap Aşığı Kaiken’in ne olduğunu anlatacak bize.

Ayrıca devam eden yarışmamıza katılmayı unutmayın. :))

scrollWithLineCFG_31

Kitabın Adı : Kaiken
Orijinal Adı : Kaïken
Yazarın Adı : Jean-Christophe Grangé
Çevirmen : Tankut Gökçe
Yayınevi : Doğan Kitap
Sayfa Sayısı : 384
Basım Yılı : Haziran, 2013

Fransa’nın ara sokaklarından başlayıp Japonya’nın adalarına kadar uzanan kanınızı donduracak maceraya hazır mısınız?

Eğer hazırsanız kemerlerinizi bağlayın lütfen!

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki, cinayet-gerilim- polisiye romanlarında çok fazla derinlemesine kitap incelemesi yapmıyorum. Daha doğrusu yapamıyorum. Çünkü yaptığım an da sanki kitabı anlatmışım gibi geliyor ve rahatsız oluyorum. O yüzden bu kitapta yani Kaiken’in yorumunu yaparken de yüzeysel bir şekilde konuyu anlatacağım ve özellikle sonu hakkında size duygularımı paylaşacağım. :)

Kitabımız, polisten kaçan serserilerin yaşadığı bir mahallede, birisi kırklı yaşlarda karanlık bir geçmişe sahip, komanda gibi bir polis olan Olivier Passan ile diğeri hippi kılıklı, rütbeli bir polis olmasına rağmen sigara, alkol ve uyuşturucunun dibine vurmuş Philippe Delluc –nam-ı diğer Fifi- o pis sokaklarda devriye gezerek şüpheliyi yakalamaya çalışıyordur. Peki kimdir bu şüphelidir ki iki polisimiz hiçbir polisin girmediği bir mahalleye hatta sanayi bölgesine girerek bir şüpheliyi bulmaya çalışıyordur. Hem de o mahalle şüphelilerle, polislerden kaçan suçlularla kaynıyorken.

Karnı göğüs kemiğinden pubise  kadar açılmış , bağırsakları yere kadar sarkıyordu. Tam önünde, alevli bir birikinti içinde bir fetüs yanıyordu.

Bu şüphelimiz caninin önde gideni, hatta uçurumdan atsanız bile ölmemesini dileyeceğiniz, hatta o yetmezmiş gibi, çünkü yetmeyeceğini biliyorsunuz, Çin işkencelerinden birkaçını  zevkle üstünde uygulamak istediğiniz pisliğin birisi. O cani hamile kadınları kaçırıp, bağırsaklarını deşercesine yardığı karnından, daha dünyanın ne demek olduğunu bilmeyen bir bebeği canlı canlı yakarak zevk alan pisliğin tekidir.

“İğrenilen ve reddedilen bir varlık olarak doğdum. Berbat bir hayat sürdüm, küfür ve hakaretlere maruz kalarak büyüdüm. Bu sefalet benim de İsa gibi yücelmemi sağladı. Kendimi aşmamı ve gelişmemi sağlayan da, çekiğim bu büyük acılar oldu. Ben bütünüm. Ben ateşim ve huzurum. Ölüm ve esenliğim…”

Ben o caniyi kitap boyunca her adı geçtiği yerde diri diri yakmak istedim ve inanın bu bile onun yaptığı pisliği örtmedi. Tamam karanlık bir geçmişi var. Tamam rahatsızlığı da var ama ben onun bu yola girip de daha doğmamış çocukların canına kıymasını hatta masum bir annenin canına kıymasını anlamıyorum. Anlayamıyorum cidden! O yüzden Passan ona ne işkenceler etse kafidir benim için. Benim hırsımı o alsın. Gerçi Passan kadar da salak bir adam tanımadım ya neyse! Anlatacağım anlatacağım onlara da sıra gelecek. Karakterleri tek tek elden geçireceğim, bir güzel hem de!

O, Kanun’du.
O, Adalet’ti.
O, Adaletin Kılıcı ve Uygulayıcısı’ydı.

Şimdi bu iki polisimiz o adamı yakalamaya çalışır hatta Passan yakalar ama o adama 200 metreden uzakta durması lazımdır ona. Ama bizim poliscik bu sınırı geçmiş hatta adamı öldürmeye kalkmıştır, düşünün alacağı cezanın boyutunu. Aldığı ceza ise yeni binanın yüksek katlarından, ilk katlarda bulunan dosyalarının tozları ile dolmuş bir odaya kapatılmak olmuştur. Peki bu Passan’ı durdurmuş mudur? Tabii ki de hayır! O dosyaların arasında, kimse ona karışmazken ve hala eski yardımcıları ona yardım ederken katili bulmaya devam ediyordur. Hem kendini hem arkadaşlarını hem de ailesini riske atarak…

Karısı ile ilişkilerinin sallantılı olduğu bu dönemde, tam da o zamanda Passan katili öldürmeye çalışmıştır ve katilde boş durmayıp onun peşinden gitmiştir. Buzdolabına koyduğu maymun cenini ile başlamıştır aslında olaylar.

Bu olayların başlaması ile aslında bütün olaylar peş peşe gelişmektedir. Karısı boşanma davasını hızlandırmıştır, Passan evine ve ailesine zarar vermeye çalışan katili uyarmaya hatta tehdit etmeye çalışıyordur, 7/24 onu izliyordur. Ama öyle bir an gelmiştir ki evine giren aslında o katil değildir.

Japonya ‘da ” Dünkü çiçekler bugünün rüyalarıdır” denirdi. Naoko buna bir ekleme yapabilirdi : ”Dünkü hatalar bugünün kabuslarıdır.”

Naoko’nun yani karısının kendisinin de  herkesten gizlediği gibi, gizli bir geçmişi vardır. Ve o geçmiş Passan’ın olağandışı oluşan karanlık geçmişinden farklı bir şekilde, kendisinin oluşturduğu bir karanlık geçmiştir ve bundan yıllar sonra ailesi de etkilenecektir. Buzdolabına konulan maymun sadece bir başlangıçtır. Bu karanlık geçmiş Japonya’nın bilinmez, en ücra bir adasına kadar uzanıyordur. Çünkü tüm olayların temeli orada atılmıştır.

Ben kitabı iki bölüme ayırıyorum ama yazarımız kitabı yerli yerinde üç bölüme ayırmış. Ama benim ayırma tekniğim biraz farklı. Fransa’da işlenen cinayet ve Japonya’da gelişen olaylar olarak ayırıyorum ben. Her ikisi birbirinden bağımsız, bir o kadar kan donduran, bir o kadar şoka sokan, bir o kadar gerilimi had safhada yaşamamızı sağlayan cinayetler. Her iki cinayette karanlık geçmişlerle örülmüş temellere dayanıyor. Ve hiç beklenmedik kişilerin ölümleri, hiç beklenmedik kişilerin katil çıkması, hiç beklenmedik kişilerin kurtulması sizi şoka uğratıyor.

Ben kitabın konusuna bayıldım. Özellikle iç içe geçmiş iki cinayet beni benden aldı. ve her seferinde ‘Evet bu katil, yakalayın!’ dedikleri zaman katilin o çıkmamasına çok şaşırdım ve ‘Hadi bulmacaya bir daha baştan başlıyoruz dostum!’ diyerek kitabın sayfalarını çevirdim. Ama sevmediğim iki şey var. Birincisi karakterler. Karakterlerin hiçbirisi mi kendi ayakları üzerinde durabilen birisi olamaz? Veya hiçbirisi mi kendi kararlarını karşı tarafa dinletebilecek kadar kararlı, dediğim dedik birisi olamaz? Ya da neden hepsi yürüyen ölü! İnanının bir kitapta en azından cansız varlık olsa dahi birisinin kuyruğunu veya eteğini tutarım ve kitap boyunca ölse dahi bırakmam. Ama bu kitapta canlıyı geç cansız varlık bile yok! Hiçbir şey yok! Hiçbir karakteri sevmedim. Hepsi yapmacık geldi. Sanki yazar hiçbirisine hakim olamamış gibi. Onları yansıtamamış gibi. Veya sadece kendinden bir parçayı işleyememiş, onu çocuğu gibi benimseyememiş gibi. Sıfır yani benim gözümde. Ben bu kitapta olaylara bağlandım resmen ve ‘Katil kim?’ bulmacasını çözdüm.

İkinci sevmediğim daha doğrusu beğenmediğim yer ise sonu. Hiçbir şekilde okuduğum son bir Grangé kitabı sonu değildi! Kabul edemiyorum inanın! Okuduğum zaman şok yaşadım. ‘Nerede bunun devamı’ diye çığlıklar attığımı ben bilirim. Resmen o iki mükemmel cinayet olayını rezil etmiş sevgili yazarımız. Ha belki başkası böyle düşünmeye bilir ama ben böyle düşünüyorum. O son bu kitaba yakışmamış arkadaş. Bir kere sen o kadar karanlık ve korkutucu iki cinayet planı hazırlayıp önümüze sunmuşsun, o iki olayın hatırına daha kanlı bir son bitirebilirdin, sarılma ile değil! Buradan Grangé’ı kınıyorum şahsen! :P

Şakayı bir kenara bırakırsak kitabı ben iki olayın doğrultusunda ve Grangé baba doğrultusunda okuyup yorumladım. Kitapta kanınızı donduracak iki cinayet var ve her iki cinayette birbirinden güzel. Özellikle ikinci olay. Hiç aklınıza gelmeyecek şeyleri ortaya çıkartıyor. Kitabın dili mi? Kamon! Kitap bir Grangé kitabı ve altında Doğan Kitap’ın imzası var, lütfen duymamış olayım! :))

Benim karakterler ve sonu ile olan kavgama bakmayın kesinlikle okuyun özellikle kanınızı donduracak cinayetler için okuyun. Cidden ikincisinde çok şaşıracaksınız.

Kitaba puanım 3,5-4 arasında gidip geliyor ama Grangé baba için 4 veriyorum. Ama lütfen yeni baskıda sonunu tekrar yaz şekerim! :D

4

scrollWithLineCFG_31

Katkılarından dolayı Doğan Kitap’a teşekkür ederiz!!!

damy (1)

Kitap Dostları #6 Kitap Tur 3. Gün / Anansi Çocukları – Neil Gaiman / İnceleme


1011965_491883960888809_1441914562_n

Kitap Dostları ile 6. turumuzun 3.günüde yani son gününden herkese merhaba!!!

Neil Gaiman‘ı inceleyip, kitaplarını tanıttığımız, Anansi Çocukları‘nın kahramanları ile eğlenceli bir söyleşi yapıp, minik minik alıntılar ve önokuma ile şekillendirdiğimiz turumuzda yorumlarla son noktaları koyduk.

Bugün ise;

Tuğçe’nin Kitaplığı, Yorum Durağım ve Sihirbazın Güncesi yorum yaparken;

SaklamaKabı Anansi Çocukları‘nın yurt dışı kapaklarını inceliyor.

Bugün turumuzun son günü olduğu için katılımlarından dolayı Tuğçe’nin Kitaplığı‘na ve Mai Kalem‘e çok teşekkür ederim! Bir daha ki turlarda görüşmek üzere! :)

Ayrıca devam eden çekilişimize katılmayı unutmayınız! :)

scrollWithLineCFG_31

954707_590576990963122_570893257_n

Kitabın Adı : Anansi Çocukları
Orijinal Adı : Anansi Boys
Yazarın Adı : Neil Gaiman
Çevirmen : Murat Özbank
Yayınevi : İthaki Yayınevi
Sayfa Sayısı : 383
Basım Yılı : Temmuz, 2013

Sizin hiç Örümcek adında bir tanıdığınız oldu mu?

Anansi soyunda gelen birisi. Soylu yani.

Hiç mi?!

Kardeşiniz, arkadaşınız veya komşunuz…

Hadi ama azıcık gözünüzü açın ve yaşadığınız dünyayı soyutlayıp çevrenize daha dikkatli bakın!

Hala mı yok?!

Ehh hadi bari o zaman kemerlerinizi bağlayın da Şişko Charlie’nin yolculuğuna çıkalım. Bakalım kimmiş bu Örümcek, neymiş bu Anansi!

944292_597342736953214_1081534159_n

Bütün olaylar yaşamının bütün evrelerinde dalga geçen –kendi çapında-, bol bol dans etmekten ve şarkı söylemekten hoşlanan –her ne kadar beceremese de- ve sırlarla örülü bir yaşam süren Charlie’nin babasının ölmesi ile başlıyor.

Charlie’ye göre o hayatının büyük bölümünü karartı. Herkese rezil etti bunu. Hem de buna küçükten tombul halinden yola çıkarak ona Şişko Charlie lakabını takmıştır. Bu lakap büyüdüğünde bile, hatta Amerika’dan Londra’ya gittiğinde bile peşini bırakmamıştır.

Rosie ile düğün hazırlıkları yapan muhasebeci Şişko Charlie, bir gün bir bar taburesinde nişanlısı ile babasının düğüne çağırıp çağırmayacağı hakkında hararetli bir konuşmaya girmiştir. Bu konuşmanın galibi ise Rosie çıkmıştır ve Şişko Charlie babasına ulaşarak, düğününe çağıracaktık.

Eski komşusuna telefon etmesiyle bütün olaylar birden bire oluşmaya başlamıştır.

Babasının öldüğünü, hatta yaşamının bütün evresinde peşini bırakmayan utanç duygusu ile öldüğünü öğrendiği zaman Charlie yerin dibine girmiştir ve ondan itibaren bütün salaklıkları boy göstermiştir.

Önce babasının cenazesi yerine yanlış bir cenazeye gitmiştir ve babası gömülürken yanında olamamıştır ama komşusu onun için bir toprak parçası ayırarak onun son görevini yapmak istemiştir. Tabii komşunun bütün iyilikleri bununla sınırlı değil! Bütün cenaze olayları bittikten sonra, Şişko Charlie’ye bir kardeşi olduğunu söylemiş ve bununla da yetinmeyip kardeşini bulmak için bir örümceğe kardeşi ile konuşmak istediğini söylemesinin yeterli olacağını belirtmiştir. İşte bu kitaptaki en az çılgınca şeydi. Örümcekle mi konuşmak? Hem de bir örümcek vasıtasıyla kardeşini bulmak mı? Kamon! Bu daha ne ki! Neil baba bizi bambaşka bir dünyanın derinlerine sürüklüyor. Bayılacağınız bir dünyanın derinliklerine!

2dc66e783d96de7c9b73c4efb584aa75

Şişko Charlie bir anlık tereddüdün ardından evinde gezinen bir örümceğe kardeşi ile konuşmak istediğini söylüyor. Söylüyor söylemesine ama bununda salakça ve utanç verici bir durum olduğunu bilerek kahkaha atarak vazgeçiyor ve normal hayatına geri dönüyor. Peki Charlie’nin normal hayatı nasıl mı? Hemen anlatıyorum. Çünkü feci derecede sıradan. Gerizekalı, müşterilerinden para kaçıran, paranoyak, şizofren, iftiracı, kendini bir halt zanneden bir patronu olan bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordur. Aşık olduğu kızla evlenmek isteyen ama Rosie’nin annesinin hiç rızası olmayan bu evliliğe direnen bir genç adamın yaşamı. Normal ve sıradan değil mi? Ama sıkı durun bütün her şey o örümcekle konuşmasından sonra tepe taklak oluyor!

Örümcekle konuşmasından sonra kardeşi çat kapı çıkageliyor. Hem de bitmek tükenmez bir özgüven, sarsılmaz bir karizma, her şeyi ben yaparım havaları ile… Yani Şişko Charlie ile birbirine hem karakter hem de görünüş olarak tamamen zıtlar. Ak ile kara gibi… Gece ve gündüz gibi…

Peki bu kardeşin ismi ne mi? Durun durun şaşırmayın ama şahane bir ismi var bu kardeşin. :) Örümcek. Evet evet şaka yapmıyorum Şişko Charlie’nin kardeşinin ismi ÖRÜMCEK! Ve bir Tanrı. Ne isterse yapabiliyor. Mesela bir mekanın resmine bakıp , konsantre olarak, oraya ışınlanabiliyor. Veya mesela Şişko Charlie’nin evinde ardiye olarak kullandığı bir minik, karanlık ve basık bir odayı, camları muhteşem ve gözünüzü alamayacağınız bir şelaleye bakan, içinde dört direkli dev bir yatağın, jakuzinin, şöminenin, hatta envayı çeşit aklınızı başınızda alıp götürebilecek eşyaların olduğu kocaman bir odaya çeviriyor. Ehh artık söylememe gerek yok değil mi? Örümcek, Şişko Charlie’nin yanına taşınıyor.

images

Taşınmakla kalsa neyse, Charlie’nin bütün hayatını elinden alıyor. İşini olsun -ki afiyetle elini yüzüne bulaştırıyor-, arkadaşlarını olsun –pardon bu bölümü es geçiyorum çünkü Charlie’nin nişanlısından başka arkadaşı yok-, evi olsun, hatta nişanlısı dahi olsa elinden alıyor!

Bu duruma feci şekilde içerlenen, sinirlenen, köpüren ve bu duygular sebebi ile kendi gibi davranamayan Charlie, bir hafta içerisinde tekrardan kıta değiştirerek yan komşusuna (hani kardeşini görebilmesi için bir örümcekle konuşmasını söyleyen komşusu) geliyor ve bütün hıncını onun üstüne kusarak anlatıyor. Yetmiyor ondan çözüm yolarlı istiyor. Peki çözüm yolu buluyorlar mı? Evet hem de en çılgınından bir tane! Mahallenin bütün kocakarıları –ki zaten bunlar 4 tane- toplanarak, bir masanın etrafına oturup, Şişko Charlie’yi de aralarına alarak büyü yapmaya başlıyor. Neden mi? Şişko Charlie’ye göre dünyanın sonu, Örümcek’e göre dünyanın başlangıcı olan yere gönderebilmek için. Peki gidiyor mu Charlie? Evet ve gitmekle kalmayıp Anansi’nin ne olduğunu, Anansi hikayelerinin ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, hayvanların nasıl babalarına düşman olduklarını, kardeşini hayatından göndermek için kimlerle ve nasıl bir anlaşma yaptıklarını tek tek öğreniyor ve bundan sonra da ipler kopuyor! İşte en heyecanlı, tırnaklarınızı yiyeceğiniz azıcık polisiyeli, azıcık gizemli, birazcık göz yaşlı, bolca mutluluk içeren, bolca küfür edeceğiniz, yetmeyip bir daha küfür edeceğiniz, bazı kişileri boğazlamak isteyeceğiniz, bazı kişilere el uzatıp kurtarmak isteyeceğiniz bölümler sizi bekliyor…

anansi_boys_grey

Neil Gaiman’ın kitaplarında ki dünya bambaşka bir dünya. Okuduğunuz satırlara sizi hapseden, içine çeken, inandıran ve sanki aslında o dünyada yaşıyormuşsunuz gibi bir his bırakan dünya/dünyalar. Kitapta Tanrı mı var? Siz Tanrı’nın olduğu satırları okuduğunuz zaman, o kısımları öyle bir benimsiyorsunuz ki aslında siz o dünyada yaşıyor ve çevreniz de bir Tanrı var. Veya bir örümcek ile konuşup kardeşinizi çağırabiliyorsunuz. Yetmedi mi? Kitabın satırlarındaki aksiyonu bile siz yaşıyorsunuz. İşte bu yüzden ilk Neil kitabım olmasına rağmen yazarın şahane anlatımında ve dünyasında kayboldum ve çıkamadım.

Yer yer Şişko Charlie’nin başını okşamak istedim ama yer yer de onu boğazlamak, yok etmek, ayağına taş bağlayıp denize atmak istedim. Yer yer Örümcek’i evire çevire dövdüm, yetmedim karşısına geçip hakaretler ettim ama yeri geldi yaralarına merhem sürmek, aşkını taze tutabilmek içinde nasihat vermek istedim. Rosie mi? Kitap boyunca aşkına inanmadım. Hissettiği duygular yavan geldi bana. Her seferinde saçından tutup yerlere sürükleyip pas pas yapmak istediğim. Annesi mi? Ona kıl oldum. Hem de ilk satırdan. Hangi insan su ve kraker ile beslenir Allah aşkına?! Kafan mu güzel hatun? Ve Charlie’ye davranışları bir kaşık suda boğ ve yanında Charlie’nin patronu da eşlik etsin. Gerçi o boğulmaktan daha acımasız bir ölümü hak ediyor ya neyseee… Ve son olarak tonton teyzeler ile Charlie’nin babası. Önce babadan başlıyorum. Hangi baba çocuğu ile dalga geçer ki? Bu dalga geçmeler yüzünden çocuğuna kıta değiştirmek zorunda bırakır? Ya da hayatı hiçe sayarak ben her istediğimi yaparım diye ortalıklarda dolanır. Tamam hakkını yemeyim iyilikleri var ama ne yazık ki bu kötülüklerini bastırmıyor ki. Sen de bir güzel geber be babalık! Tonton teyzeler. Ah o tonton teyzeler! Ortalığı birbirine karıştıran tonton teyzeler! Ama sevdim yahu! Çok şekerler. Kitap boyunca yaptıkları yemekler, içtikleri kahveleri ve içkileri veya iyilikleri unutmayacağım. Bağrıma basarım yahu onları!

Artık yorumumda son noktayı koyacak olursam –ki artık zamanı geldi fazlasıyla uzattım yorumu :)- kitabın dili mükemmel. Yazarın dili zaten bir harika. Özellikle betimlemeler beni benden aldı ama kitabın çevirisinin de hakkını yemeyelim ince espriler bile çok güzel çevrilmiş dilimize. Teşekkürler çevirmen! :) Ve kapağa gelecek olursak, kitabın içinde ki en önemli sahnelerin bir somut çalışması o kapak. İçeriğini o kadar güzel yansıtıyor ki, aslında kapağa bakarak tahminler yürütebilirsiniz.

Bu da herkesin alıp okumasını, çevresindeki insanlara okutmasını isteyeceğim kitaplardan birisi ve en iyi listeme ilk satırlarından girdi. O yüzden puanım 10 numara 5 yıldız! :))

5

scrollWithLineCFG_31

Katkılarından dolayı İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz!!!

damy (1)

Yürüyen Kentler – Philip Reeve / İnceleme


Kitabın Adı : Yürüyen Kentler

Orijinal Adı : Mortal Engines

Serinin Adı : Yürüyen Kentler Serisi

Serinin Orijinal Adı : The Hungry City Chronicles

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Philip Reeve

Çevirmenler: Müren Beykan /Fulya Yavuz

Yayınevi : ON8 Kitap

Sayfa Sayısı : 352

Basım Yılı : Mayıs, 2013

Sen bir kahraman değilsin, ben de güzel değilim ve büyük olasılıkla, sonsuza kadar mutlu yaşayamayacağız.

Hani bazı kitaplar vardır ya sizi yazarın kurguladığı dünyanın kapısından içeri alır, muhteşem bir yolculuğa çıkartır, diyar diyar dolaştırır, aklınızı başınızdan alır, yolculuk bittikten belli bir süre sonra kendinize gelemezsiniz işte Yürüyen Kentler kitabı bu tür kitaplardan birisi.

Ben bu duyguları çok az kitaplarda yaşarım. Özellikle seri kitaplarında. Belli başlıdır ve peşini hiç bırakmam. Örneğin Harry Potter Serisi ve Ateş ve Buz’un Serisi başı çekmekte. Bunlarla ilgili en küçük bir yazıyı bile ayıla bayıla okurum. Bir serinin dizisini, diğer serinin filmlerini milyon kez izlemişimdir. Hiç bıkmadan, usanmadan. Kitaplarına değinmiyorum bile. Okuya okuya yıprandı yavrucuklarım. :))

Ve işte artık o kategoriye yeni bir seri daha katıldı. Yürüyen Kentler Serisi. Defalarca dönüp dönüp okuyacağım, çevremde okumayan kalmasın diye herkese göndereceğim bir seri. Ve zaten birinci kitap olan Yürüyen Kentler canım ciğerim bir arkadaşım okusun diye yola çıktı bile. Düşünün kitabı daha yeni bitirdim ve hemen herkes okusun diye elimden geleni yapıyorum. Çünkü kitapla ilgili o kadar konuşulacak şey var ki anlatamam. İçimde patlar yoksa. :))

Kitabımıza gelecek olursak yazar bambaşka bir dünya kurmuş. Kitap bir distopya, post apocalyptic ve bilim-kurgu. Türlerin en temelini kitabın zemine oturtmuş sevgili yazar ve binanın katlarını çıkmaya başlamış ve önümüze sunmuş. Her bir katta da ağzım açık, hayranlık duyarak okumamı sağlayan türden. Kitabımızın dünyasında kast sistemi var. Ütopyalarda veya distopyalarda bu sisteme bayılıyorum ben. Öyle böyle değil. Neden mi? Bir kere aşırı derece isim oluyor, sınıf oluyor, sınıflara ait özel diller oluyor, kıyafetler oluyor, meslekler oluyor vs. vs. vs. Böylece ilk 100 sayfa veya kitabın kalınlığına göre yarısına kadar kim kimin nesi, kim ne yapar, ne eder bilemeyiz. Kitap ne zaman yarısına gelir veya olaylar oturmaya başlar işte o zaman kitap tadından yenmez. Çünkü artık karmaşık olan bulmacayı büyük bir zevkle çözmüş oluruz. Ve bu sayede artık hayaller kafamızda şekillenmeye başlar. İşte şöyle bir dünya var, şu sınıf şöyle giyiniyor ve bir asil, ama böyle giyinenler ve konuşanlar şu sınıfa ait diye kurmaya başlarız. İşte ben buna bayılıyorum! Hem de ne bayılma!

Kitabımız Loncalar ve Sınıflar grubundan oluşuyor. Aslında şöyle söyleyeyim sınıflarda bir nevi Loncaların mekanı. 5 tane Lonca var. Tarihçiler Loncası (alınlarında mavi göz var ve siyah cübbe giyiyorlar)(Baştarihçi Valentine hariç diğerleri bağrıma basacağım birer ninelerim birer dedelerim ve Val ben seni öldürmeden sen kendi kendini boğazla lütfen), Seyrüseferciler Loncası (mor cübbe giyiyorlar), Mühendisler Loncası (alınlarında kızıl çark var ve beyaz naylondan –diye düşünüyorum çünkü hışır hışır ses çıkartıyorlar :))- cübbe giyiyorlar ve de arada gogginling denilen gözlüklerden takıyorlar –merak edenler için kitap kapağında kızın gözündeki gözlük- ) (Ve benim en sinir olduğum ve başında Başmühendis ve ayrıca Londra’nın Belediye Başkanı kendini bir halt zanneden, geleceği ben bulacağım havalarında gezen mühendis topluluğu eski-tekno parçalarını Dış Topraklardan çıkaracağım diye kafayı bozmuş insanların topluluğu. Mümkünse bunlarda Val ile birlikte ölüp gitsinler.)

“Mühendisler Loncası sandığından çok daha ilerisi için planlar yapıyor. Londra hareket etmeye asla son vermeyecek. Hareket yaşamdır. Son gezgin kenti yiyip, son sabit yerleşmeyi de silip süpürdükten sonra, kazmaya başlayacağız. Yeryüzü çekirdeğinin ısısıyla çalışan dev makineler inşa edecek ve gezegenimizi yörüngesinden çıkartacağız. Mars’ı, Venüs’ü, asteroitleri tüketeceğiz. Güneş’i de yiyip bitirecek, sonra da uzay boşluğunda yol alacağız. Kentimiz bundan bir milyon yıl sonra, yiyebileceği kasabaları değil, yepyeni dünyaları avlamak üzere yolculuk ediyor olacak!”

Tüccarlar Loncası (yeşil cübbe giyiyorlar) ve sonuncu ise ve benim çözemediğim tek grup Birleşmiş Ayrıştırma İşletmecileri Loncasıdır. Loncalarda da bir çok kademe var ama o kadarını çözemeden kitap bitti açıkçası o yüzden es geçiyorum o kısımları. :))

Sınıflarımız ise 1. , 2., 3. (çıraklar sınıfı) ve Hurdacılardır. 1. ve 2. sınıflarda tahmin ettiğiniz gibi Lonca üyeleri var. Kendini beğenmişler!

Evet şimdi asıl yere gelmeden. Şahsen ben yazarın o kurgusuna bayıldım. Hiç akla gelmeyecek bir kurgunun üstüne ağlarını örmüş. Ne mi yapmış? Yürüyen kentler. Uçan kentler. Ayakları yere değmeyen kentler. Değenlerin, sabitlenenlerin öldüğü kentler. Evet kitabımızda Londra hareket ediyor! Hem de alt zemininde –Derin Ayrıştırma bölümünde yakıt ihtiyacı giderilirken, üst katta –Tepe Katta Magnus Crome, Londra’sının dümenini eline almış onu hareket ettiriyor. Canice. Önüne çıkan büyük küçük kent demeden yiyerek.

Kentlerin kasabaları yemesi, kasabaların daha küçük kasabaları yemesi, hatta daha küçük kasabaların sabit yerleşim yerlerini yutuvermesi doğaldı. Buna Kentsel Darvincilik deniyordu. Büyük mühendis Nikolas Quirke, bin yıl önce Londra’yı ilk Mobil Kent’e dönüştürdüğünden bu yana dünyanın düzeni böyleydi.

Katherine ürperdi. “Başka bir çözüm yolu olmalı mutlaka,” diye karşı çıktı. “Diğer kentlerin belediye başkanlarıyla konuşarak bir yol bulunama mı?”

Valentine usulca güldü.”Ne yazık ki, Kentsel Darvincilik böyle işlemiyor, Kate. Kentin kenti yediği bir dünyada yaşıyoruz. Ama endişelenme; Crome büyük adamdır, mutlaka bir yol bulacaktır.”

Kitap inanılmaz bir kurguya sahip sırf bunları anlatarak bile yorumuma noktayı koyup 10 numara 5 yıldızlık bir kitap diyebilirim. Ama azıcık da karakterlerden ve ilişkilerine değinmek istiyorum. Açıkçası benim için buraya kadar bir başkası anlatsa yerimde durmam koşa koşa gider kitabı alırım. :)

Kitabımızın baş karakterinden birisi olan annesini ve babasını bir kentin yendiği zaman enkaz altına kalıp öksüz kalan ve Eser Sahteciliği hakkındaki makalesi ile Baştarihçi Thaddeus Valentine’dan ödülünü alıp alt tabakadan 3.Sınıf bir çırak olarak müzede Tarihçiler Loncasının Asbaşkanı Chudleigh Pomeroy’un yardımcısı olan Tom Nartworsthy, ne zaman Valentine ile kızı Katherine ile karşılaşır ve birlikte bir iş yapmaya başlarlar ve bu işin ortasında Valentine’ı öldürmek isteyen daha doğrusu annesinin kanını yerde bırakmayan Hester Shaw sahneye çıktıktan sonra bütün işler sarpa sarmıştır. Hester Shaw, Val’i öldürememiş (ahh keşke öldürüp delik deşik etseydi!), intihar edip Dış Topraklar’a düşmüştür, bazı kan davasından dolayı bu olayı Tom’un gördüğünden dolayı, Val’in Tom’u dış topraklara atması, her iki gencinde Dış Topraklar’ın çamuruna düşmesinden dolayı her ne kadar yaralıda olsalar hayatta kalmaları ile aksiyon, bilim-kurgu ve bol bol savaş sahnelerine start verilmiş oluyor. Ama en çok Shirk’in ortaya çıkması ve benim işte ikisi de ölecek diye damara bağlamam ama kör talih şansları ile bu olaydan da paçayı kurtarmaları ama meğersem yaşayacakları en küçük dehşet ve savaş sahnesinin bu olduğunu öğrenmem ile kitabın sonunu nasıl getirdiğimi bilmemem arasında bir kara boşluk var. Dediğim gibi birkaç gün kendime gelemedim. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum ama Philip yazarın dibi. Kitap boyunca ayakta alkışladım resmen.

Ayrıca çeviri ise mükemmelin ötesiydi. Tek bir hata bulmak bile o kadar zor ki şaşırırsınız. Ne kadar özenildiğini kitabın kapağından (ki ben ilk kitap kapağından daha çok sevdim hatta bayıldım diyebilirim, resmen özel bir hava katmış kitaba ve kitaplara diğer serilerinde kapakları mükemmel, resmen özel koleksiyonluk) tutunda çevirisine kadar her şeyde görebiliyorsunuz. Keşke kitabı okuyan kişiler olsanız da oturup uzun uzun kitap hakkında doyasıya konuşsak. Ama bu satırlarım sizi kitaba almaya iter de okuyanlarla uzun uzun bu serinin kitaplarını konuşuruz.

Kitaba puanım 10 numara 5 yıldız!!!

5

scrollWithLineCFG_31

Ve On8 Kitap’ı daha yakından tanımak için:

On8 Kitap İnternet Sitesi

On8 Kitap Facebook Sayfası

tıklamanız yeterlidir. Benden söylemesi çok cana yakın insanlar. Bence hemen tanışın :)

damy (1)

Tangled – Emma Chase / İnceleme


Kitabın Adı : Tangled

Serinin Adı : Tangled Series

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Emma Chase

Yayınevi : Omnific Publishing

Sayfa Sayısı : 240

Dili : İngilizce

Basım Yılı : 20 Mayıs 2013

Tür : Romantik-Komedi Aşk Romanı

Dış görünüşü, hal ve hareketleri ile o tam bir çapkın. Kadın avcısı. Ellimi sallasam kadına çarparım diyenlerden. Kadınlar benimle sevgili olabilmek için ayaklarıma kapanıyor diye salt bir özgüvene sahip birisi o. Ta ki geleneksel cumartesi akşamının bir tanesinde çikolata rengi gözlere sahip bir kızı görene kadar. Diğer kızlara benzediğini düşünerek kalbine olta atmayı düşündüğü, ama karşısındaki çetin kızın oltaya gelmemesi hatta nişanlı olmasını söylemesi ile hayallerinin yıkılması ile yolcuğu başlıyor Andrew –nam-ı diğer Drew- Evans’ın.

Bu hayal kırıklığı ile yaşamayı hiç düşünmeyen yakışıklı, düzenli, titiz ve kadın avcısı Drew, pazartesi günü şirketinden (Her ne kadar babasının olsa da şirketi var!) içeri girip, babası ve diğer çalışanları ile yapacakları haftalık toplantıya, bir o kadar rahat, bir o kadar vurdum duymaz ama titiz ve çalışkan bir şekilde toplantı odasına doğru yol alıyordur. Bu rahatlığı kapıyı açana kadar sürmüştür. Ne zaman o kahrolası kapıyı açmıştır, işte o zaman evrenin onunla oyun oynadığını, canını yaktığı, kalbini çaldığı tüm kadınların beddualarının tuttuğunu düşünür. Neden mi? Çünkü karşısında, tam babasının yanında, geçen geleneksel cumartesi gecesinde gördüğü ve kalbini çalmak istediği kız duruyordur. Hem de bu sefer iş kıyafetleri içerisinde, otoriter bir iş kadını bedenine bürünmüş bir şekilde. Ama bu Drew’e göre onun seksi olmamasının bir göstergesi değildir. Tam tersi seksiliğine seksilik katmıştır. Eh hal böyle olunca, bizim yaramaz, her istediğini elde etmiş, yakışıklı Drew’imizi kızımız nişanlı dahi olsa durdurur mu? Tabii ki hayır!

Drew’in bu inatçı yapısı ile başlıyor bütün olaylar. Sonuçta o kızın kalbini illa eline alacak. Yazık hiç düşünmüyor ki kendi kazdığı kuyuya kendisi düşecek. :)

Drew’in babasının bir müşteri ile ikisinin ilgilenmesi, Drew’in planlarının rayında gitmesini sağlamıştır. Çünkü bu sayede o burnu havada cadının havasını alacağını düşünmektedir. Nasıl mı? Sen bu işte yenisin o yüzden bana yardım edeceksin, benimle yarışamazsın sözleri ile. Ehh bizim dediğim dedik, ayakları üstünde durabilen, inatçı kızımız rahat durur mu? Hayır tabii ki! Rahat dursa işte o zaman günah işler.

İkisinin inatlaşmalarından doğan aşklarının, ki daha doğrusu kitabımız Drew’in ağzından yazıldığı için Drew’in, Kate’e nasıl aşık olduğunu adım adım görüyoruz. Kate’in aşkını inatçılığından dolayı pek son dakikaya kadar göremiyoruz. Çocuk ben sana aşığım diyor bas bas bağırıyor, yapmadığı, almadığı şey kalmıyor ama kızımız maşallah mahkeme duvarı gibi, sıfır yüz ifadesi ile çocuğun karşısında duruyor. Ha diyeceksiniz kız nişanlı nasıl Drew’e aşık olur? Canlar, Drew onu gömeli yıllar oluyor. :D İlk gördüğü hatta ilk öğrendiği anda gömdü onu. Hem de Kate ile arasında ki 11 yıllık aşka rağmen. Gerçi tek bir günde ayrıldıklarına göre ne kadar aşk denir ki ona! Peki dönelim Drew’in nişanlı bozuntusunu nasıl gömdüğüne. Tabii ki de keskin zekasının bir ürünü olan kelimeleri ile. Hiç acımadan, Kate ne düşünür acaba diye üstünde durmadan. O bozuk ağzıyla gömdü onu. Ki kitapta en eğlenceli noktalardan birisi de buydu. Küfür dahi etse o kadar eğlenceli ve komik bir şekilde yerinde söylüyor ki gülmekten ölüyorsunuz. Ben kitabın sonuna kadar kahkahalar ata ata, gözlerimden yaşlar gele gele okudum.

Şimdi birkaç cümleyi sizle paylaşmazsam olmaz. Kitapta en çok sevdiğim ve dönüp dönüp güldüğüm bölümleri yazıyorum. :))

Bizim deli oğlan aşkını kanıtlayacak ya, işte o yüzden kızımızı çiçek buketlerine boğuyor. Hem de düzinelercesine. Hem de her biri birbirinden komik notlarla ile birlikte. 7. buketin yanında işte şu notu yazdı bizim yakışıklı oğlan:

Kate,

Eğer kendimi bir otobüsün önüne atarsam, hastaneye gelip beni ziyaret eder misin?

Drew.

Not: Eğer yaşamazsam, sakın kendini suçlu hissetme. Gerçekten.

Bir diğer alıntı ise kitabımızın ilk sayfalarından. Aşık olan sevgili Drew’imiz bunu bir grip olarak düşünüyor ve yatak döşek evde yatıyordur. Günlerce. Kimseye haber vermeden. Ama sevgili ablası Alexandra gelip onu ziyaret edene kadar grip değil aşk hastalığına yakalandığını bilmiyordur. (Ki kitap boyunca en sevdiğim sahnelerdir o kısımlar. :D )

“Konuş benimle,” dedi yalvararak, “Neler oluyor? Ne oldu?”

“Sonunda oldu.”

“Ne oldu?”

“Bunca yıl benim için istediğin şey oldu,” diye fısıldadım. “Aşık oldum.”

Bir başka alıntı ise gıcık nişanlının çalıştıkları ofisi basıp, Kate ile tekrar barışmak istemesi ve müzisyen yeteneklerini göstererek, elinde gitarı ile Kate’e şarkı söylemesidir. Ki Drew’in hiç böyle yetenekleri yoktur ve bu durumdan hiç hoşnut değildir. 

“Biliyorum burası bir iş yeri… Ama benimle başka bir yere gitmeyi düşünür müsün? Konuşmak için. Belki senin ofisine?”

Hayır de.

Hayır de.

Hayır de, hayır de, hayır de, hayır de, hayır de, hayır de, hayır de, hayır de…

“Tamam.”

Siktir.

Geldik son ve en sevdiğim alıntıya. İmkansız diye bir şey olmadığını, kendi kazdığın kuyuya nasıl afiyetle düştüğünü gösteren satırlardı benim için. Birazcık uzun, bol spoiler veren bir parça. İsterseniz okumayın. Ama emin olun okuyunca da kesinlikle bu kitabı okumalıyım diyeceksiniz ve bu yüzden gidip yayınevlerine bu kitabı çevirin diye baskı yapacaksınız. Sonuçta aşağıda erkeğin ağzından bir aşk itirafı okuyacaksınız. :)

Hiç gerçekten uzak bir yerde olan bir şeyin resmini çekmeyi denedin mi?

Mercekten bakıp bütün manzaranın bulanık leke olduğunu gördün mü? Bu yüzden odağı karıştırman lazım yani yakınlaştırman ve uzaklaştırman gerekli.

Ve daha sonra kamera döner ve bir saniye sonra –güm!- anlık netlik oluşur.

Her şey yerli yerine oturur.

Resim kristal kadar berrak olur.

Ona aşık oldum. Tamamen. Çaresizce. Acınacak bir şekilde.

Aşık.

Kate bana sahip. Bedenimle ve ruhumla.

Benim düşündüğüm her şeyle o. O, her şey. Onu isteyeceğimi hiç düşünmezdim. O sadece mükemmel değil. Benim için mükemmel.

Bunun için her şeyi yaparım.

Her şeyi.

Onu yanımda istiyorum, benimle birlikte. Her zaman.

Sonsuza kadar. 

Evet alıntılarla birlikte artık bu kitaba neden aşık olduğumu, neden bu kadar çok sevdiğimi, neden Drew’e yeri gelip dövmek ve küfür etmek istediğimi ama yeri gelip ona nasıl acıdığımı, Kate’i kitabın belli bir kısmından sonra nasıl boğazlamak istediğimi anladınız mı? Bu kitaba tek kelime ile BA-YIL-DIM!!! Bir daha oku deseniz hiç düşünmem tekrar döner okurum. Drew’in o salak saçma düşünceleri bile yeter kitabı okumak için. Esprilerini saymıyorum bakın. Aşkını itiraf edişini de saymıyorum. Sadece önemsiz kısımlardan bile kitabı elimden bırakmam. O yüzden sevgili yayınevleri sizlere yalvarıyorum, şu kitabı dilimize kavuşturun. Hiç üşenmeyeceğim direk okuyacağım. Hem de bir elimde orijinali bir elimde çevrilmişi ile. :) Hem de sayısız kez. Lütfen!!!

Kitaba puanım mı? Lütfen bunu sormayın! Sonuçta 10 numara 5 yıldızlı kitaptan bahsediyoruz. 5 üzerinden 5!!!

5

Dip not: Kitabın bir seri olduğunu ve devamının geleceğini söylemiş miydim? Çıldırıyorum!!!! Keşke hemen çıksa da okusak. Ne ilgili olduğunu hiç bilmiyorum ama ufaktan bir fikrim var. İnşallah tahmin ettiğim şey olur. Ha bu arada ikinci kitabın çıkacağını öğrenen okurların yani benim gibilerin sevincini görmek ister misiniz? O zaman buyurun linke tıklayın ve yorumlar kısmına bakın! Hepsi ben! :D

Link: http://www.goodreads.com/book/show/17977710-twisted

Dip notun notu: Yazarın yakın zamanda duyurusuna göre kitabımızı basılı bir şekilde elimize alabilecekmişiz. Tabii bize göre hayal. :( Şöyle yazardan imzalı bir tanesini keşke elimde tutabilsem. Neyse ben fazla hayal kurmayayım. Gideyim acımı kitabı tekrar okuyarak bastırayım bari. :(

 

DEX Şöleni: Kaçış Adası – Marianne de Pierres / İnceleme


Kitabın Adı : Kaçış Adası

Orijinal Adı : Burn Bright

Serinin Adı : Gecenin Yaratıkları Serisi

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Marianne de Pierres

Çevirmen : Sinem Güldal

Yayınevi : DEX

Sayfa Sayısı : 260

Basım Yılı : Mart, 2012

Ixion’a giden yola hoş geldiniz. Sonsuz-gece, sonsuz-gençlik, uyku-suzluk adası. Yıldızınız parlasın!

Ixion Adası, karanlık ve karanlığında gizli yaratıklarıyla çevrelerinde yaşadığı tüm gençleri kendine çektiği eğlence merkezlerine sahip. Tüm zıtlıkları bünyesinde barındırıyor. Karanlığın zıttı parlak ışıklarla döşenmiş dans pistleri. Gençler buna bayılıyor!

Retra bir Mühürlü. Yüzü peçeli, bilgisi az, daha doğrusu bilginin onlar için yararlı olmadığını düşünen hükümet tarafından eğitimi düzeyi az olan, oturduğu çevresinde dahi arkadaşlarını geç evinde annesi ile konuşamayan, bir yıl önce Ixion’a gitmek için evden kaçan abisinin yasını tutan ve o kaçıştan sonra gelen felaketlere – iz sürücü takılması, evinin her yerine kamera yerleştirilmesi ve evinin dış kapısında bekleyen bir Gözcü’nün olması- direnmesi, her gün kendini iz sürücüsünün acısına alıştırarak kendini acıya dayanıklı hale getirmesi ve bu sayede evden kaçıp, Ixion’a giderek abisini bulmak için can atıyordur.

Ixion karşıdan capcanlı, kendini çeken, dansları, müzikleri ve ortamları ile gençlerin akıllarını başından alıp bir dans alanından öteki dans alanına götüren hayaller kurmalarına neden olan bir yerdir. Ama bunlar tabii ki güzel yanları. Bu kadar şatafatın yanında onu dengeleyecek hatta o muhteşemliği bastıran bir kötülük vardır. Erginler (ki kitap boyunca nasıl bir varlık olduklarını çözemediğim yaratık-insanlar) bu kötülüğün başını çekiyor. Onların arkasından ise Gecenin Yaratıkları geliyor. Onlar Erginlerden de daha kötü. Ama bu neye göre? Kime göre? Belki de aynı şeyler. Bilemeyiz ki. Onu okuyunca anlıyorsunuz. :)

Bu kadar kötülüğün ve zıtlığın arasında Retra abisi Joel’i ararken, Ixion dünyasının nasıl bir yer olduğunu çözmeye çalışır. Daha doğrusu ona hitap etmeyen bir yerdir orası. Bunun sebebi ise o hayatı boyunca hiç dans etmemiştir. O hayatı boyunca şarkı söylememiştir ki şarkıya benzer tek bir şey ağzından çıksa babalarından dayak yemişlerdir abisi ile. Daha doğru düzgün eğitim almayan, annesi de dahil kimseyle konuşamayan bir kişinin dansı veya müziği nereden bilecektir? Ne kadar karanlık bir hayat yaşadığını siz düşünün. Ama o karanlık hayatından daha da karanlık bir hayata gittiğinden haberi yoktur.

Erginlerin her sabah onlara hem kutsanmaları hem de bütün gün coşkulu bir duygu seli içerisinde olmaları için hap veriyorlardır. Ama bu haplar gençlerin sağlıklı düşünmelerini engelliyor ve bir eğlence merkezinden öteki eğlence merkezine sürüklenmelerini sağlıyordur. İşte sırf bunları yaşamamak için Retra hiçbir zaman o hapları almıyordur. Arkadaşları tarafından her gün uyarılmasına rağmen…

Ixion adasında çeşitli gençlik grupları vardır. Bu gruplar kendi aralarında çekişmeleri halinde gençler arasında üstünlük kurmaya çalışıyor ve Erginler tarafından her ne kadar engellenmeye çalışılsalar da onların ilgisini çekecek bir şey yapmıyorlardır. Tek bir grup hariç. Birlik. Yaşı geçen, adada olmaması gereken kişilerin yani artık bir nevi yaşlananların, Ixion dilinde Doygunlar’ın geri çekilmesine, yok olmasına engelleyen, Erginlerin önüne geçen, Erginlerin ilk başta yok etmek istedikleri grup, aynı zamanda başları olan ve Doygunlar’ı yanına çeken ama karşı taraftan ölümcül biri olarak görülen Ruzalia tarafları bir nevi askerleri olan birkaç gencin oluşturduğu grup olan Birlik. O grup her ne kadar kötülense de benim boyunca en sevdiğim karakterlerin olduğu gruptu. En azından küçücük bir hap içip kendilerinden geçmiyor ve Retra gibi önce yon ben Mühürlüyüm yapamam ama bir Ergin gelsin öpsün beni hemen 360 derece değişirim bambaşka birisi olarak ortaya çıkarım demiyorlar ve bir amaç uğruna savaşıyorlar. Evet yukarıda şaka yapmıyordum! Bizim Mühürlü git kendini kaybet sonra Erginlerin efendisine kendini öptür ve bambaşka birisi olarak ortaya çık. Çılgınca dans et, şarkılar söyle vs. vs. vs. Yani kedini direk adanın bir vatandaşı yaptı çıktı. İşte kitapta sevmediğim bir yerde burasıydı. Hatta fazla üstünde düşünüp durdum. Zaten kitap elimde süründü bırak gitsin dedim sırf bu yüzden. Sen o kadar her şeyden buzdolabı gibi kaçıyorsun, kendini koruyorsun ama bir olay oluyor ve pat herkesin karşısına bambaşka bir Retra olarak çıkıyorsun. Tam bir çelişkiler abidesi. Olmamış yani yazar. Sen kızı değiştirmek istemişsin, aklındaki kurguya akış yolunu bulmak, Retra’yı o akışa kaptırmak istemişsin ama olamamış be gülüm. Keşke başka şeyler düşünseymişsin. Zaten kitabın başından sonuna kadar ne ama. İle yazıldığını çözemeyen ben, bir de kitabın yarısında böyle bir olay olunca daha da soğudum kitaptan. Ha karanlık tarafı mükemmel, hatta sonu da süper şaşırtıcı ama dediğim gibi kitapta fazlasıyla boşluklar ve bu boşluklar serinin diğer kitaplarında kapanır mı bilmem. Çünkü ben o kadar serileri takıntılı bir insan olarak devam etmeyi dahi düşünmüyorum. Ama bilmiyorum. Belki birisi okur yorum yapar ona göre daha kesin bir düşünceye sahip olacağım.

Kitabımız iki bölümden oluşuyor. Bir Retra’nın aklı başında olduğu bölüm, bir de Retra’nın Ixion adasında gerçekten yaşamaya başladığı için geçmişini unutarak orada yaşamaya başladığının kanıtı olan ve kendi isteği ile aldığı ismi olan Naif’in bölümü olarak. Geçmiş ile gelecek gibi.

Kitabın çevirisi mükemmeldi. Kapak deseniz 1. kitabından tutunda serinin diğer kitap kapaklarına bayılıyorum. Mükemmel ötesinde güzeller. Zaten kitaba yüksek puan vermemin sebebi ise bir yazarın oluşturduğu karanlık dünya, iki kapaklar. Zaten kitabın sonunu görmemi sağlayanlar da onlar. Yoksa direk yarım bırakırdım.

Bu sebeplerden dolayı kitaba puanım 5 üzerinden 3. :)

3

divider

burnbright2FEATURE

Vazifem sessizliktir.

Mükâfatım sakinliktir.

scrollWithLineCFG_31

Lenoir elini sallayarak bir kez daha sessizliği sağladı. “Ixion’daki inanışlarımız müzik ve partilerden ibarettir. Karanlık rahatlığımızdır. Az sayıda olan kurallarımız koşulsuz ve mutlaktır.”

scrollWithLineCFG_31

“Evet öyle zannediyorum.”

Suki alaylı bir bıkkınlıkla kafasına vurdu. “Retra, artık daha az resmi konuşmaya başlamalısın. Yaşlılar gibi konuşuyorsun. Babaannem gibi. ‘Öyledir herhalde,’ demelisin, ‘Öyle zan-ne-di-yo-rum,’ yerine.”

Retra gülümsedi. “Zannediyorum ki haklısın.”

İkisi de güldü.

scrollWithLineCFG_31

Suki ellerini kavuşturdu. “Beko.”

Hepsi anlamaz gözlerle ona baktı.

“Bu Stra’haca,” dedi. “Kutlama anlamına geliyor.”

Beko,” diye tekrarladı Rollo. Ellerini havaya kaldırdı ve omuzlarını oynattı. “Haydi Beko yapalım.”

scrollWithLineCFG_31

“Ixion hedonizmin yeridir. Bencilliğin. Sen ise başkaları için korkunç sonuçlarla karşılaşmayı göze aldın. Merak ediyorum sana bunu yaptıran nedir?”

Naif kollarını birleştirerek savunmaya geçti. “Ben kimseden farklı falan değilim.”

damy (1)

Misafir Yorumcu Obsidiyen ve Oniks’i Yorumladı!!!


Benim için çok değerli olan bir arkadaşım yani Ayşegül, Obsidiyen ve Oniks’i okurken her cümlesine yorumunu ister telefon aracılığı ile olsun isterse sosyal medya ile mesaj yağmuruna tutarak kahkahalara boğmuştu. Ben de bir yerden sonra dedim ki neden bunları bir metin haline getirip blogumda ‘Misafir Yorumcu’ adı altında yayınlamıyoruz. Baktı kafasına yattı bizim arkadaşın, ee tabi bir de yazmayı seviyor durur mu?! Hemen başladı yazmaya! Zaten jet hızı ile okudu kitapları, yorum onun yanında çocuğu kalır. :))

Eh kızımız azıcık komik -azıcık biraz fazla olabilir :D – o yüzden yorumlar ağır espri içermektedir. Ve ayrıca çoğu yer tarafımca sansürlense de ağır spoiler içermektedir. Baştan uyarıyorum sakın kitabı okuyamayanlar okumasın. :) Okuyanlarda diyecek bir şeyim yok saygıyla arkadaşımın kulaklarını çınlatabilirsiniz. :D

Lafı fazla uzatmıyorum ve hem ilk Misafir Yorumcu yazıma hem de karşılaştırılmalı Obsidiyen vs. Oniks yorumuna geçiyorum. Keyifli okumalar!!! :))

divider

1062571_10201952757480380_1902646744_n

Obsidiyen vs Oniks

Evet an itibariyle bitirdiğim Lux serisinin ilk iki kitabı hakkındaki görüşlerim Şimdiden uyarayım bunlar sadece benim fikirlerimdir ve çok çok ağır spoil içerir okumadıysanız pek fazla tavsiye etmem yorumumu okumanızı yoksa “Aaaa ama bu kadar spoil verirli mi?!” diye götü başı dağıtmayın aman.

İki kitabı da iki bitirdim. Gözlerim ve beynim felç. Ama değdi mi derseniz neden olmasın derim size. Biraz aşk biraz aksiyon sevdiğim türden bi kitaptı. Kitabı okurken sürekli Dammy’ye mesaj atıyordum yani Damla’ya. 1. Kitap boyunca susmak bilmedim ettiğim küfürler şoklar ve garip garip yorumlarım üzerine Dammy baya bir güldü. Her okuyanın dediği gibi ilk kitap “biraz” fazla Alacakaranlık. Katy’nin annesi bana fazla Reene’yi hatırlattı. Biraz şapşal, yemek yapmasını bilmez falanda falan. Kitapta pek fazla göremedik kendisini sürekli çalıştığından hangi insan bünyesi bunu kaldırır hiç bilmiyorum. Ve Katy kitabı okuyan herkes kendinden azda olsa bir parça bulmuştur çünkü kız blogger hacı. Kitaplara bayılıyor hattaha sayfalarını kıvırmaya karşı. Aynı Ben! Biz! O sayede kalbimizi kazanmış olsa da ikinci kitapta Daemon’a çektirdikleri yüzünden her sayfada karnına uçan tekme atmak istediğim doğrudur. Neyse oraya sonra gelicez. Dee var elbette. Şuan kitapta Dee’yi nasıl tarif ettiğini hatırlamıyorum bile aklımda canlanan tek kişi Alice karakterini oynayan Ashley Greene. Tam anlamıyla o. Modayı sevişi, alışverişe bayılışı, yerinde duramayışı, arkadaş edinmek için bildiğin kıçını yırtması. Ama onu da sevip bağrımıza bastık mı ? Evet.Ash var birde o da sonradan aramıza katılıyor ona da Rosalie dersek çok doğru ederiz. Güzel ve kibirli ama sonra, çook sonra biraz daha duruluyor (Eeee sen kafeteryada kafana spagettiyi yersen böyle olursun bebişim) Son olarak bahsetmek istediğim kişi tabiî ki karşı konulmaz varlık Daemon. Diğerlerinden de elbette bahsedeceğim ama sonra. Gelelim Daemon’a. Katy’nin de bilhassa salyalarını akıttığı, gördükçe kalbi pır pır ettiği sixpackleri ilk değinmek istediğim konu. Ve o yemyeşil gözleri ile bronz teni ile hepimizin aklını başından gitti. Başta biraz öküzlük ettiği doğru ama biz onu böylede sevdik böyle de bağrımıza bastık. İkinci kitapta o kadar romantik ki bir daha kimse ona öküz dememeli bence yoksa karşısında beni bulur. Ne kadar başta kalkanları kalksa da o da en az Katy kadar kedicik. Yufka yürekli. Ben olsam ikinci kitapta Katy’nin kıçına tekmeyi basmıştım. Kıyamam ne çektirdi kız.

Şimdi kitaba gelmek istiyorum. Herkesinde dediği gibi ilk kitap birçok yönüyle Alacakaranlık. Her sahnede aklınıza aa Bella’da böyleydi Alice’de şöyleydi diyebilirsiniz. Her cümlenin olduğu gibi bunun birde “ama”sı var. Ne kadar sahneler tanıdık gelsede kitabı okumak istiyorsunuz, devam ediyorsunuz. Kendine özgü bir orjinalliği var. Biraz aşk biraz paranormallik istiyorsanız alın okuyun ya da okuduysanızda ben sizin ağzınızı yiyim iyi yapmışsınız. Başta biraz benzerlik var diye okumamak yazara ayıptır. Sonuçta burada vampir yok Katy başta öyle sansa da ya da zombi ya da kurt adam hiç biri yok. Dee’nin şaka amaçlı kurt olmasını saymıyorum tabiî ki. Onlar uzaylı lan. Bildiğin uzaydan gelmiş. Işık küresi pırıl pırıl parlıyorlar. Tabi Katy’nin öğrenmesi baya uzun sürdü. Ne zaman bi gariplik olsa boşveriyordu. Eee bende Daemon’a baksam benimde aklım başımdan gider. Ama o kadar yakışıklı birinin dünyadan olduğunu düşünmekte ayıptır. Öküz gibi davranıp öküz gibi yiyen birinin o sixpacklere sahip olması için “uzaylı” olması gerek. Her neyse ilk kitap klasik biraz Kız oğlan karşılaşır nefret ederler sonra anlaşmaya çalışırlar daha sonra oğlan kızın hayatını kurtarırken ne olduğu anlaşılır. Kız hiç şok olmaz aman sizin sırrınız bende güvende der. Napsın onlarda tamam der. Ama kötü adam yani arumlar -ki ben onları hep Harry Potter’da ki ruh emiciler olarak hayal ediyorum- gelir. Kız seviyor ya onları korumak için dikkati kendi üzerine çeker amma işler o an boka sarar kahramanımız gelir onu kurtarmaya çalışır sonra Voilà! Kurtulurlar ve çocuk ee madem her türlü başımız belaya giriyor hoşlandığımı söyleyeyim diyor. Ama asıl işte işler burada boka sarıyor buradan ikinci kitaba atlıyoruz işte burada biraz klişeden kurtuluyoruz açıkçası bir oh sonunda! dediğinizi duyuyorum evet aynısını bende yaptım ilk kitaptaki kız erkek aşık olur ama erkeğin “garipliği” yüzünden beraber olamazlar ama sonra kız öğrenir kabullenir birlikte “bir şeyi” yenerler ve aşklarını itiraf ederler bu kısım ağır klişe ama her kitapta olan bişey ve itiraf edelim hepimiz bu olaylar dizisine bayılıyoruz yok aman cıks demeyin yoksa evinize arumları gönderirim ve obsidiyeniz olduğunu hiiiiç sanmıyorum Eğer tabi varsa bana da adresini verin bende alayım çünkü bu yazıdan sonra peşime baya bir düşecekler.

Klişelerden kurtulduk diyoruz ama gelgelelim Katy’nin kendisi ağır bir klişe. İlk kitapta sevgili Sixpack’miz yani sizin bildiğiniz adıyla Daemon onu kurtarmak için sihirli-uzaylı-ışıklı-yanardönerli meyve tabağı demeyeceğim tabi ki güçlerini kullanarak resmen ona bir hayat verdi ve bu onları bildiğin bağladı. GPS gibi mübarek biri diğerinin yanına gelince anlıyorlar enselerinden kaynar sular boşalıyor falan falan. Daemon Katy’i kaybetmekten korktuğu içinde ondan hoşlandığını söylüyor ama Katy yok anam sen bağdan ötürü böylesin diyor ama onunda bir yerleri –siz orayı biliyorsunuz- tutuşuyor onu gördükçe. Bildiğin götünü çeviriyor sonrada bi malak buluyor kendine. Blake. Normal şartlar altında seve seve kendisini boyfriendim olarak ilan ederdim sörfçü tatlı ve nazik ama meğersem pek bir yalancıymış. Katy’e mutant olduğunu söylüyor Daemon hayatını kurtardığı için onunda öyle olduğunu söylüyor ama o da ajan çıkıyor. Blake’i kıskanan Daemon hala bizim salak kız için kendini paralıyor biz hepimiz burada ölüp bitiyoruz ama Katy burun kıvırıyor. Okkalı bir tokat yese böyle olmayacak. Dawson var bide ondan bahsetmedik. Kendisini pek bilmiyoruz Daemon’un kayıp üçüzü. Kendisine sırf adı için aşığım. Ve evet büyük bir Dawson’s Creek hayranıyım ve adını her okudukça içim bir hoş oluyor. Kitabın sonunda kendisine kavuşuyoruz üçüncü kitapta nasıl olacak bilmiyoruz ama ön okumayı okuduğum için elleri Katy’nin üstünde gezerse kan çıkar söyleyeyim.

Blake dalgasına Dee’nin bir tanecik sevgilisi, yiyişme makinesi gerçek aşkı ölüyor. Katy artık Dee’nin yüzüne nasıl bakar bilmiyorum. Kim ne derse desin ONUN SUÇU. Daemon ona istediğini verebilirdi her şeyi öğretirdi ama o kıçının kenarıyla hepsini tepti ama sonunda Daemon’u da aldı barıştılar, kurtuldu da. Olan biricik Dee ve Adam’a oldu. Teşekkürler Katy çok sağol yani.

İkinci kitabın sonunda evet kavutular yiyiştiler, Dawson geri döndü bakalım üçüncü kitapta ne olacak. Hepimizin meraktan midesine Daemon oturdu ya da öküz. Açıkçası ben Daemon’ı tercih ederim. Kitabı okuduysanız üçüncü okuyun bence yok ben burada her şeyi güzelken bırakayım boka sarar her şey şimdi üçüncü kitapta diyorsanız. Eh öyle bir ihtimal var ama ön okumada gördüğüm üzere Katy’nin odasında ceset var hadi gel buradan yak

Bu kadar uzun bir yazıyı okuduysanız helal olsun ne diyeyim iyi ki okudunuz beni mutlu ettiniz. Tabi ki bütün konulara değinemedim zaten yeterince uzun oldu daha fazla yaka silkmeyin benden dedim. Ama baya eğlendim yazarken. Tüm samimiyetimle Lux serisi benim yani Ayşegül Yardımcı’nın gözünden. Çok ağır spoil var dedim ve hala okuduysanız ve normalde kitabı okumadıysanız yinede okuyun kitabı gerçekten eğlenirsiniz. Eğer filmi olursa Daemon’u görmek için yanıp tutuşuyorum umarım yakışıklı birini bulurlar ama gerçekten yakışıklı birini. Benden bu kadar öpüyorum hepinizi Dammy’nin yazdıklarını okuyun tam bir kitap kurdudur kendisi ve blogu da en az Katy’nin ki kadar iyi hattaha ona bin basar ona göre.

divider

Çoooookkkk teşekkür ederimmm yorumun için Ayşegül! :* <3

481078_10151509026752360_1011133331_n