Konuşan Kitaplar #16 Blog Tur 4. Gün / Fosforlu Cevriye – Suat Derviş / İnceleme


599776_183912268461786_1593216571_n

Konuşan Kitaplar’ın 16. Blog Turunun 4. ve son gününden herkese merhabalar!!!

Fosforlu Cevriye turumuzun ilk gününden bugüne kadar kitabımızı ve yazarımızı tanımış, Atilla Dorsay’ın Suat Derviş ve Fosforlu Cevriye hakkındaki düşüncelerini okumuş, alıntılar yayınlamış, önokumayı okuyarak kitabımızdan tadımlık olarak tanımış ve o günden bugüne kadar devam eden bir çekilişimiz vardı.

Bugün yani turumuzun son gününde ise Tuğçe’nin Kitaplığı Selim İleri Suat Derviş söyleşi yapacak, Kördüğüm Hayaller kitabımızdan alıntılar paylaşacak, Yorum Durağım -yani bendeniz- ve Kitapların Tatlı Cadısı kitap hakkındaki düşüncelerimizi yazacağız.

Yarışmamıza katılmak için Tık-Tık!!!

Yarışmaya da katıldıysanız hadi kitap hakkında neler demişim bir bakalım. :)

divider

Kitabın Adı : Fosforlu Cevriye
Yazarın Adı : Suat Derviş
Yayınevi : İthaki
Sayfa Sayısı : 272
Basım : Eylül, 2013
Tür : Türk Edebiyatı, Dram, Romantik

Atilla Dorsay’ın sunuşu ile başlayan Fosforlu Cevriye, 1944-45 yıllarının Türk Edebiyatı’nın usta yazarlarından birisi olan Suat Derviş tarafından sokak yaşamını ince ince satırlara işleyerek, 21. ve daha sonraki nesillerde sokak çocuklarının, kabadayıların, aynasız lakabı taktıkları polislerin ve hayat kadınlarının nasıl bir yaşama sahip olduklarını daha yakından görüyoruz.

Atilla Dorsay’ın sunuşunda anlatıldığı üzere Fosforlu Cevriye hem edebiyat dünyamızda hem de film sektörümüzde önemli bir yere sahip. Özellikle de fil sektörümüzde. Sayısızca filmi çekilmiş. Ve tek değişen ise isimleri olmuş.

Edebiyat dünyasında da büyük bir yere sahip olan bu eserimiz yeni basımını İthaki Yayınevi tarafından yaptı. Hem de muhteşem bir kapak ile!

Kitaba başlamadan önce kapaktaki kadının yüzünün, aynanın ve demir parmaklıkların ne ifade ettiğini düşünüp durdum. Ama kitabın ilk sayfasından itibaren kapağın neden öyle yapıldığını da buldum. Hepsi bir nesnenin bir manası var. Kadın, Fosforlu Cevriye. Parmaklıklar, onların yüzyılında kodes, bizim zamanımız ile hapishane. Peki ayna ne mi? “Karakolda Ayna Var!” bölümünü ve oynanın karakolda ne işi olduğunu çok güzel anlatan bölümü anlatan bir simge.

Karakolda ayna vardı.
Güzelliklerini burada seyrediyorlar, çirkinliklerini bu aynada tashih ediyorlardı.

Peki kitabımızın ismine gelecek olursak neden mi Fosforlu Cevriye? Çünkü o ne annesini ne de babasını tanımış bir öksüz. O, İstanbul’un sokaklarını ev olarak kabul etmiş birisi. Orada büyümüş, serpilmiş ve o arşınladığı sokağın kadını olmuş birisi. Çoğu beyefendinin ve hanımefendinin çirkin gözü ile bakacağı sigarakolik ve içkolik birisi. İçip içip ortalığı dağıtan, çektiği hayata lanet eden ama yine de kendisini her durumda dört ayağı üzerine düşürdüğü için Allah’a dua eden birisi. O Cevriye! O saçlarının ve yüzünün parlaklığı ile sokaklarda ve erkeklerin arasında nam salmış Fosforlu Cevriye!

Köşede epey uzakta bir sokak lambası vardı.
İşte, bu ışık saçlarına vurmuş ve saçlarının üzerindeki toz halindeki ıslaklıkta binlerce minik yıldızcık yaratmıştı.
Polisler onu bundan fark etmişlerdi. Zaten ilk defa polise düşüşü de aynı şekilde olmuştu.
Yine kaçıp saklanmış, fakat saçlarının üstündeki yıldızcıklar onu ele vermişti.
Onu ilk yakalayan şişman ve yaşlı bir komiserdi.
O gece ona doğru çevirdiği elektrik ışığı saçlarına çarpıp böyle bin bir ışık yaratınca, “Burada bir fosforlu var,” demişti. “Kalk bakayım oradan Fosforlu!” İşte, o gün bugün ismi Fosforlu Cevriye’ydi.

Aslında kitabın isminin böyle bir yerden geleceğini hiç düşünmemiştim. Daha gizemli bir şeyler bekliyordum ama daha ilk sayfalardan ‘Fosforlu Cevriye’nin ne olduğunu öğrendim ve azıcık da olsa bir hayal kırıklığına yaşadım. Dedim ya azıcık birazcık gizem bekliyordum işin içinden. :)

Şakayı bir kenara bırakırsak bu bizim eli ile, yüzü ile, davranışları ile ve tabii ki sonsuz bir güzelliği ile erkeklerin gönüllerini fethetmiş bir sokak kadını. Daha doğrusu o hem sokak çocuğu, hem kızı, hem de kadını… Çünkü o sokakların insanı. İstanbul’un taşını toprağını bilen birisi.

Aslında benim deyimim ile çok fazla acılar çekmiş birisi. Annesini bilmeyen birisi o. Babasını ise yarım yamalak tanıyor. Daha doğrusu gözlerinin önüne gelen adam siluetinin gerçek bir adama mı yoksa hayal bir adama mı ait olduğunu bilemiyor. Ama gerçekte olsa hayal de olsa Cevriye onu kalbinin sonsuz sevgisi ile seviyor. Yıllarca…. Ve kimseyi yıllarca öyle sevemiyor.

“O zayıf ve hasta adam herhalde benim babamdı ben bunun için hala onu hatırladıkça seviyorum. bir gün o köprü altında öldü. O adam babam olmasaydı, beni o kadar sevmez, bana o kadar iyi bakmazdı. Sultan gibiydim o varken. Bana sıcak sıcak kestaneler alırdı. Kendi yemez, bana yedirirdi. Yattığımız zaman göğsünü açar, üşüyen ayaklarımı göğsüne sokar, bütün ceketi, paltosu, nesi varsa, hepsini üstüme örterdi. Soğuğa karşı beni kendi vücuduyla muhafaza ederdi.”

Ta ki bir kişi karşısına çıkana kadar. Bir beyefendi. Ona “siz” diye hitap ederek göklere çıkartan, onu sokak kadınlığından bir bayan yapan, onu göklere çıkartıp hiç indirmeyen, ona kendisini aşık eden ama daha ismini bile bilmeden bulup kaybeden birisi…

Cevriye’nin bütün hayatı esasen tanınmayan, uzak, yabancı ve meçhul insanların, hüviyetleri bilinmeyen kimselerin arasında geçmişti.
Onun ismi daha bilinmeyen, hayatı tanınmayan bir adam olmasının hiç önemi yoktu.
O bu koskoca İstanbul’da kimin hayatını, mazisini, ismini tanırdı. Yolunun üstüne çıkanlar sadece insanlardı.
Ve insan olmaları Cevriye için yeterliydi.

Kendi sözleri ile onun kimliğinin belli olmaması, yani o bir katil dahi olsa onun için bir önemi olmadığını Cevriye kendi sözleri ile dile getiriyor. İnsan olması onun için yeterince artan bir özellikti çünkü. Ama aşkı… Ahh işe o aşkı yok mu? O kör topal dahi olsa ona karşı aşkı ne bir gram azalırdı ne bir gram artardı… Çünkü onu ölesiye seviyordu. Yanına giderken akı ak, pakı pak bir şekilde gidiyor, kimliğini geriye bırakarak bambaşka bir Cevriye ile çıkıyordu.

Evet, kendisini verdiği erkeklerin isimlerini, sayısını, yüzlerini bilmeyen bu sokak kızı, “Fosforlu Cevriye” şüphesiz ki kendisine bir tek gün bir sokak kadınına bakar gibi bakmamış veya baktığını göstermemiş olan bu adamın karşısında, eline erkek eli, yüzüne erkek gözü değmemiş bir bakire kadar mahcup ve temiz oluyordu.

Peki dünyaları birbirinden bu kadar farklı iki insan nasıl mı birbirlerini buldular? Hani tesadüf diye şahane bir şey var ya şu hayatta, hah işte onun sayesinde buldu dünyaları birbirinden farklı bu iki insan birbirini.

Fosforlu Cevriye, kürtaj olduktan sonra hastaneden kovulmuş ama bünyesi zayıf olduğu için kalacak bir yer bulamamış ve en yakında ki bir kayığa girerek uzanmıştı. Güneş batıp, gece karanlığı göğe yükselirken kayığın sahibi uzun mu uzun boylu, yakışıklı mı yakışıklı, bir İstanbul beyefendisi gelir ve Cevriye’yi kayıkta yarı baygın yarı ayık halde görünce telaşlanır ve hemen yardım elini uzatır. Hem de yıldızların altında. Aslında ikisi de normal insan olsa ne kadar romantik bir karşılaşma değil mi? Ama her ne kadar Cevriye uçuk birisi, normal bir kadın olmasa dahi, erkeğimiz de Cevriye gibi saklanan, sırları olan, hatta ondan daha karanlık birisi… Ama o sırlarını İstanbul beyefendi kişiliğinin arkasına gizleyerek Cevriye’ye aşık etmiştir. Ama son dakikaya, o olay yaşanana kadar Cevriye’nin aşkını bilmiyor, onu arkadaşı olarak kabul ediyordur. Can yoldaşı… Çünkü Cevriye, kayıkta uyandıktan sonra tekrar bayılıp ateşler içinde yattığı ve gideceği bir yeri olmadığını ona söylediği zaman, o alıp Cevriye’yi herkesten sakladığı karanlık odasına götürüp ona elleri ile bakmış, çorba ve çay içirmiş ve onu sağlığına tekrar kovuşturduğu eve sadece ama sadece, tabii kapıcı dışında, sadece Cevriye geliyordur. O da geceleri. Sokakta bekçi ve aynasızların dışında kimselerin olmadığı zamanlarda… Ki hem bekçi hem de polis dahi olsa Cevriye onlardan nasıl kaçılacağını ve hedefine nasıl gidileceğini çok iyi biliyordur. İşte bunu ilk başta bilemeyen o yakışıklı İstanbul beyefendisi ona karşı çıkmış, evine gelmemesini istemiştir. Ama daha sonra bunun önüne geçemeyeceğini görerek onu evine davet etmiş, onu sanki kızkardeşi gibi ağırlamaya devam etmiştir. Her ne kadar bu durumdan Cevriye hoşlanmasa dahi… Ama hiç yoktan iyidir diyerek bulduğu halata yapışmıştır ve neredeyse her ay birkaç kez kapısını çalıyordur onu.

Ama duygularını hiçbir zaman su yüzüne çıkartamıyordur. Tek bir sefer su yüzüne çıkartmıştır Cevriye… İşte o zaman da mecburiyetten ayrılmaları gerekiyordur. Kitapta yüreğim burkularak okuduğum nadir yerlerden birisidir o satılar… Aşkını itiraf ederken döktüğü göz yaşları, itiraf etmeden çektiği aşk acısı… Bütün kitap boyunca kalbinizi burkacak satırlar.

Ki bununla yarışacak birkaç satır daha var… Cevriye’nin kendini bir hiç sanarak onun bir karısı, bir sevdiği olduğu halde hatta olmadığı halde kendisine bakmayacağını düşünerek girdiği sinir krizleri vardır. Ve bu sinir krizleri ile kendini yiyip bitiriyordur.

Onun kendisini sevmediğini bildiğini, sevmeyeceğini anladığı halde, onun hayatında bir başka kadının bulunmasını ihtimalini en kötü bir felaket olarak karşılıyordu.
Bunu öğrenmek istiyordu. Var mıydı? Yok muydu?

Onu kıskanmaya hakkı yoktu.
Onu böyle ölesiye, böyle köpek gibi sevdiği halde, onun tarafından sevilmeyi istemeye ve sevilmediğini anladığı zaman, kıskanmaya hakkı olmadığını biliyordu. Bu acı bir şeydi.
Şimdiye kadar bilmediği böyle bir ıstırabı öğrenmekte de bir lezzet vardı.
Ondan gelen her şeyi seviyordu. Bu ıstırabı bile…

Bu ve buna benzer ıstırapları kendine çektirmeye devam ederken aşkını itiraf etmiş ama o arada onun geçmişi peşine takılarak Cevriye’yi yanından uzaklaştırmış. Ve onun oradan ayrılmasından sonra, tam birleşecekleri zamanda başlarına gelmeyen kalmamıştır. Hem Cevriye hem de isimsiz kahramanımız acılar çekmiştir. Ve sonunda da benim hiç beğenmediğim, şok yaşadığım, kitabı parçalayasım geldiği sonla karşılaşmış bulunmaktayız.

Tam kavuşacakları dediğim zaman önlerine yine bir engel çıkmıştır ve bu engelde bu ölümsüz aşkın sonu olmuştur. Daha doğrusu kara sevdanın…

Kitabımız geçmiş anıların ve günümüz anıların karışımı ile karşımıza çıkıyor. Araya serpiştirilen diğer medeniyetlerin ve eski Türkçe ile harmanlanmış bir çeşni sunuyor önümüze. Kelimelerin anlamanı bilmediğimiz anda kitabın en arkasında ki sözlüğe bakarak o kelimenin ne anlama geldiğini öğreniyorum. Bir nevi 1944-45 yılları arasında İstanbul’da medeniyetlerin nasıl bir araya geldiğini ve birbirleri ile nasıl anlaştıklarını görüyoruz. Ve bunların dışında tabii ki o zamanın kültürünü, geleneğini ve göreneklerini de öğreniyoruz. Kitabın dili okuduğum diğer kitaplara göre ağır olduğu ve bu yüzden kaynaklanan kafa karşılığından ama daha da önemlisi bu kitaba hiç ama hiç yakıştıramadığım sondan dolayı kitaba puanım 5 üzerinden 4!

4

dividerV0ZpRkE

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s