Konuşan Kitaplar #22 Blog Tur / Aşka İkinci Şans – Jennifer Probst / İnceleme


1422505_619312221468760_1423568196_n

Kitabın Adı : Aşka İkinci Şans
Orijinal Adı : The Marriage Trap
Serinin Adı : Marriage to a Billionaire Series
Seri Sırası : 2
Yazarın Adı : Jennifer Probst
Çevirmen : Mutlusel Reyhan Tuncay
Yayınevi : Nemesis
Sayfa Sayısı : 288
Basım : Aralık, 2013
Tür : Romance / Yetişkin / Günümüz Edebiyatı

Maggie, manken gibi muhteşem bir güzelliğe sahip, zeki, işinde yani fotoğrafçılıkta başarılı ve bir o kadar da zengin ama ne yazık ki mutlu olamayan bir kadındır.

Michael, İtalyan kanının temsili imsalidir! Bir selvi kadar uzun, bir taş heykel kadar yakışıklı, bir sporcudan daha fazla kasa sahip, seksi, başarılı, zeki ve zengi bir iş adamıdır.

Maggie ve Michael, Maggie’nin mimar abisinin ve aynı zamanda Aşka İkinci Şans ver kitabının ilk kitabı olan İlk Öpücüğün Büyüsü’nün başkahramanı  Nick’in , Michael’ın aile tatlı restoran zinciri olan La Dolce Famiglia’nın Amerika kolundaki dükkanı düzenleyen, tertipleyen ve yeniden oluşturan kişi olması ile bir araya geldikleri yetmiyormuş gibi, Maggie, Michael’ı abisinin karısı olan Alexa’ya karşı bir şeyler beslediğini, abisinin mutluluğunu bozacağını, ortaya bir sürü tatsızlık çıkartacağını öne sürerek hep Michael’ı takip ediyor, yeri geliyor onu tehdit ediyor, bu da yetmiyor vücudunu kullanarak onu baştan çıkartmaya çalışıyor ama başka bir değişle kendisine elletmiyordur. Çünkü, eğer ilk kitabı okuduysanız Michael ve Maggie, Alexa’nın ayarlaması ile yemeğe çıkmış, yemeğin güzel geçmesi ile Maggie bir gece daha randevulaşmak istemiş ama Michael teklifini kabul etmemiş ve arkasına bakmadan gitmiştir. Bu olayın sinirini 1 yıldır üstünden atamayan Maggie, Michael ile her yan yana gelişinde bu “öküzlüğünü” dile getiriyor ve yüzüne okkalı bir tokat çarpar gibi çarpıyordur.

Yine böyle tersleme gününü Alexa’nın doğum gününde yaşayan çiftimiz, birbirlerine laf sokuyor, yetmiyor imalı sözler ile birbirlerini tahrik ediyorlardır. Ama bunların dışında Michael’ın çok ama çok önemi bir sorunu vardır. Kendisi ile evlenecek bayan arıyordur! Evet şaka yapmıyorum! Aile içi sorunlardan dolayı kendisi ile formaliteden evlenecek kadın arıyordur! Sebebi ise kendisinden sonra gelen kız kardeşi Venezia, erkek arkadaşı ile evlenme kararı almış ve annesine sunmuş ama annesi hem eski bir gelenek olduğu hem de babaları ölmeden önce öyle vasiyet ettiği için ilk çocuk Michael evlenmeden diğer küçük kardeşlerin evlenemeyeceği, yani kısacası herkesin sırası ile evleneceği eski bir gelenekten dolayı evlenemiyordur ve Venezia, Michael’ın evlenebilmesi için yalvar yakar ağlamış, sızlamış, annesinin kalp sorununu hatırlatarak evden kaçıp erkek arkadaşı ile evleneceği ile ilgili tehditler savurmuş, bunun üzerine dayanamayan Michael annesini kandıracağını ve onun annesinin gönül rahatlığı ile onlara izin vereceğini, gelenekleri göz ardı edeceği sözü vermiştir. Ama Michael kız kardeşine ne söz verdiyse onun tam tersi gelişmiş ve annesi geleneklerinin ve babası ölmeden önce ona ne söz verdiyseler onu tutacağına, tutacaklarına dair ültimatomlar vermiştir. Annesini daha fazla üzmeye dayanamayan Michael ikinci seçeneği gözüne kestirmiştir ve onunla formaliteden evlenebilecek birisi arıyordur.

Ne tesadüftür ki Michael’ın aklına sadece bir kişi geliyordur! Sanki gerçekten evlenecek kadın arar gibi etrafta gözlerini gezdiriyor, istediği özellikleri kafasında bir bir geçiriyor, eviriyor çeviriyor ve tek bir kişinin üzerinde duruyordur. Ve o kişi de tabii ki Maggie’dir!

Geçen yıl ki yaptığı eşekkliği, daha doğrusu öküzlüğü unutmayan Michael acaba bu teklifi nasıl yapacağını kara kara düşünüyor, eğip büküyor ama bir türlü Maggie’nin karşısına çıkamıyordur.

Michael doğruldu ve harekete geçmeye karar verdi.
“Maggie? Gitmeden önce seninle biraz konuşabilir miyim?”
Maggie omuz silkti. “Elbette. Ne konuda?”
“Özel olarak konuşalım lütfen.”
Nick ve Alexa birbirlerine baktılar. Maggie gözlerini devirerek onlara döndü. “Sakin olun çocuklar. Bana evlenme teklifi falan edecek değil ya.”

Diye aralarında replik geçmiş ve Maggie bilmesede evlenme teklifini dile getirmiştir. Aslında bilmiyordur ki Michael gerçekten evlenme teklif edecektir, her ne kadar formalite olsa da…

Tabii hala dalga geçmeye devam eden Maggie, güzel vücudu ile onunla dalga geçiyor, oyunlar oynuyordur ama bu oyuna daha fazla dayanamayan Michael pat diye lafa dalmış ve bütün itirafları birbiri ardına sıralamış ve en sonunda onunla formaliteden olsa da evlenmesini istemiştir. Tabii Maggie bu durumu ağzı bir karış açık bir şekilde karşılamıştır. Acaba Michael onunla dalga mı geçiyordur yoksa gerçekten kafayı mı yemiştir, bilmiyordur ama bu durumu oldukça komik bulmuş ve kahkahalarla katıla katıla gülmüş ve Michael’ın kendisini salak gibi hissetmesini sağlamıştır. Ama Michael’ın istediğin her şeyi yaparım teklifini de geri çevirmek istemiyordur. Çünkü hayatta istediği tak bir şey vardır. O da abisi ile mutlu bir evliliği olan Alexa’dan uzak durması ve romantik duygularını bastırıp yok etmesidir. Her ne kadar ortada ortada böyle bir durumun olduğunu bin severdir söyleyen Michael, gözü kapalı bu sözü tutacağını söylemiştir ama yine de kardeşi gibi gördüğü Alexa’dan uzaklaşmak içinde fırtınalar kopartıyordur.

Her kötü duruma karşılık Maggie’nin teklifini kabul etmiş ve beraber İtalya’ya gitmişler ve evcilik oyunu oynamaya başlamışlardır. Tabii araya gerçek evlilik figürleri ekleyerek. ;)

İtalya’ya gittikleri zaman eski anılarına dair ne varsaoratay dökmüşler, itiraflar alıp başını götürmüş, Maggie ilk defa gerçekten aile saadetini tatmış, ilk defa bir adama kör kütük aşık olmuş, Michael ilk defa hayallerinin peşinden koşmuş ve yıllardır arayıp bulamadığı ruh eşini bulmuştur.

Kitapta en en en çok iki karakter arasında ki atışmalar hoşuma gitti. Her konuşmaya başladıklarında kahkahalar ile güldüm. Ama en sevmediğim bölüm ise son bölümdü. İnsan sevgisini öyle mi anlatır arkadaş. Hiç sevmedim ve bu kitaba yakıştıramadım. Tamam kitap azıcık +18 ama o bölüm hiç güzel değildi. Koskoca İtalyan erkeğisin sen hiç mi aklına başka fikir gelmiyor öyle itiraf ediyorsun. Sevmedim, sevemeyeceğim. Ama hunların dışında karakterin yapısının cuk oturması, kurgu, yazım şekli ve çeviri mükemmeldi. Kapağa gelecek olursak ki eğer kız karakterimizin saçı kızıl, erkeğimizin saçı azıcık uzun olsaymış cuk otururmuş. :)

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4!

4

1474362_712606925416791_1906531393_n

damy (1)

Reklamlar

Konuşan Kitaplar Özel Etkinlik / Hobbit – J. R. R. Tolkien


Konuşan Kitaplar özel etkinliğinden herkese merhaba!!!!

Biliyorsunuz ki bugün The Hobbit: The Desolation of Smaug vizyona girdi ve Hobbit çılgınlarının daha da fazla çıldırmasına neden oldu. Daha filmi izleyemesem de en yakın zaman da Hobbit ile buluşacağım. :)

Hobbit özel etkinliğimiz de bugün;
Bendeniz Yorum Durağım Hobbit’in önokumasını sizlerle paylaşıyorum.
Sihirbazın Güncesi ve Kitapların Tatlı Cadısı kitabın yorumu ile bizi karşılıyor.

Ayrıca etkinlik kapsamında devam eden yarışmamıza katılmak için Tık-Tık!!!

1
BEKLENMEDİK BİR PARTİ

Topraktaki bir oyukta bir hobbit yaşardı. Solucan kuyruklarıyla ve sulu çamur kokusuyla dolu, iğrenç, pis, ıslak bir oyuk değil, oturacak veya yemek yiyecek bir yeri olmayan kuru, çıplak, kumlu bir oyuk da değil: Bir hobbit kovuğuydu ve bu da konfor demekti.

Yeşile boyanmış, lomboz gibi yusyuvarlak ve tam ortasında parlak pirinçten bir kolu olan bir kapısı vardı. Kapı, tüneli andıran, boru şekilli bir hole açılıyordu: dumansız, duvarları lambrili, zeminleri karolar ve halılarla örtülü, cilalı koltukları ve şapkalarla paltoların asılması için bir sürü kancası bulunan, son derece rahat bir tünel -hobbit konuk ağırlamaya pek düşkündü. Tünel döne döne ilerleyerek tepenin -millerce uzakta yaşayan kimselere kadar herkesin Tepe dediği- yan cephesine düzgün, ama pek de düz olmayan bir tarzda açılıyordu ve üzerinde önce bir yöne, sonra diğerine açılan pek çok küçük kapı vardı. Hobbit üst kata çıkmazdı: yatak odaları, banyolar, mahzenler, kilerler (bunlardan çokça vardı), gardıroplar (sırf giysilere ayrılmış odaları vardı), mutfaklar, yemek odaları… tümü de aynı katta, hattâ aynı koridor üzerindeydi. En iyi odalar (girişte) sol taraftaydı, çünkü sadece bunların pencereleri vardı; bahçeye ve ilerisinde nehre doğru inen çayırlara bakan, derin ve yuvarlak pencereler.

Bu hobbitin hali vakti hayli yerindeydi ve adı Baggins’ti. Bagginsler fi tarihinden beri Tepe civarında yaşamaktaydı ve herkes onların son derece saygın kimseler olduklarını düşünürdü, sırf zengin oldukları için değil, asla maceraya atılmadıkları ve beklenmedik hiçbir şey yapmadıkları için. Bir Baggins’in herhangi bir soruya vereceği cevabı, ona sorma zahmetine katlanmadan bilebilirdiniz. Bu, bir macera yaşayan ve kendisini bütünüyle beklenmedik şeyler söylerken bulan bir Baggins’in öyküsüdür. Belki komşuların saygısını yitirdi, ama kazandığı -eh, öykünün sonunda bir şey kazanıp kazanmadığını göreceksiniz.

Söz konusu hobbitimizin annesi -hobbit nedir? Sanırım günümüzde hobbitler biraz açıklama gerektiriyor, zira nadir bulunur ve bize verdikleri isimle Büyük Ahali’den uzak durur oldular. Yaklaşık yarı boyumuzda ve sakallı cücelerden daha küçük, ufak bir halktırlar (veya öyleydiler). Hobbitlerin sakalı yoktur. Seninle ben gibi iri ve ahmak kimseler, bir mil öteden duyabilecekleri fil gürültüsünü andıran seslerle paldır küldür yaklaşırken sessizce ve hızla ortadan kaybolmalarına yardım eden olağan cinsten büyü dışında, büyüyle ilgileri yok denecek kadar azdır. Yağları genellikle karın bölgesinde toplanmıştır; canlı renkler giyerler (başta yeşil ve sarı); ayak tabanları köselemsi bir deriyle, ayaklarının üzeri de genellikle kahverengi olan saçları gibi sık ve kıvırcık tüylerle kaplı olduğundan ayakkabı giymezler; uzun ve maharetli kahverengi parmakları, iyi huylu çehreleri vardır ve tok, çınlayan kahkahalar atarlar, (özellikle de imkan buldukça günde iki kez yedikleri) akşam yemeklerinden sonra. Artık öyküye devam etmeye yetecek kadar bilginiz oldu. Dediğim gibi, bu hobbitin -yani Bilbo Baggins’in- annesi, Tepe’nin eteğinden akan ve adına Su denen pınarın öte yanında yaşayan hobbitlerin başı Yaşlı Took’un üç olağanüstü kızından biri, meşhur Güzellergüzeli Took idi. Sık sık dile getirildiğine göre (başka ailelerde), uzun zaman önce Tookların atalarından biri bir peri kızıyla evlenmiş olmalıydı. Bu elbette ki saçmaydı, ama kesinlikle pek hobbitvari olmayan bir yanları vardı ve nadiren de olsa Took klanının üyelerinden biri yola çıkıp maceralar yaşardı. Gizlice ortadan kaybolurlar, aileleri de meselenin üstünü kapatırdı, ama Tookların Bagginslerden daha zengin olduklarına şüphe yoksa da, onlar kadar saygın olmadıkları gerçeği baki kalırdı.

Gerçi Bayan Bungo Baggins olduktan sonra Güzellergüzeli Took’un başından herhangi bir macera geçmiş de değildi. Bungo, yani Bilbo’nun babası, karısı için Tepe’nin altında veya Nehir’in öteki kıyısında bulunabilecek en lüks hobbit kovuğunu (kısmen de karısının parasıyla) inşa etti ve yaşamlarının sonuna kadar orada yaşadılar. Yine de tek oğlu olan Bilbo’nun, güvenilir ve rahatına düşkün babasının kopyası gibi görünmesine ve davranmasına karşın, Took tarafından, su yüzüne çıkmak için fırsat kollayan tuhaf bir şey almış olması muhtemeldir. Bu fırsat hiç gelmedi, ta ki Bilbo Baggins, size az önce tarif ettiğim, babası tarafından inşa edilmiş ve görünüşe göre yerinden kımıldatılamaz şekilde yerleştiği hobbit kovuğunda elli yaşına gelene dek. Tuhaf bir tesadüf eseri, uzun zaman önce dünyanın sessizliğinde, gürültü daha az, yeşil daha çok, hobbitler ise hâlâ bol ve bayındır iken ve Bilbo Baggins kahvaltının ardından kapısının önünde oturmuş, neredeyse tüylü (özenle fırçalanmış) ayaklarına kadar uzanan, kocaman bir ahşap pipo içer iken -Gandalf geldi. Gandalf! Onun hakkında duyduklarımın dörtte birini duymuş olsaydınız -hele ben duyabileceklerimin çok küçük bir bölümünü duymuşken- her türlü olağanüstü öyküye hazırlıklı olurdunuz. Gittiği her yerde öykülerle maceralar en fevkalade biçimde dört bir yanda baş gösterirdi. Uzun zamandır, aslına bakılırsa dostu Yaşlı Took’un ölümünden beri yolu Tepe’nin altındaki bu yöreye düşmemişti ve hobbitler onun neye benzediğini unutmaya yüz tutmuştu. Hepsinin de küçük hobbit çocuklar oldukları zamandan beri Tepe’nin ardında ve Nehir’in öte yanındaki işleriyle meşguldü.

Her şeyden habersiz Bilbo’nun o sabah gördüğü tek şey, asa taşıyan ihtiyar bir adamdı. Adamın sivri uçlu mavi bir şapkası, uzun, gri bir pelerini, uzun, gümüş rengi boyun atkısının üzerinden sarkan ak sakalı ve kocaman siyah çizmeleri vardı.

“İyi sabahlar!” dedi Bilbo ve bunda samimiydi. Güneş parlıyordu, çimenler ise yemyeşildi. Ama Gandalf ona şapkasının gölgeliğinden taşan gür kaşlarının altından baktı.

“Ne demek istiyorsun?” dedi. “Bana iyi sabahlar mı diliyorsun, yoksa sabahın ben istesem de istemesem de iyi olduğunu mu söylüyorsun, yoksa bu sabah kendini iyi hissettiğini veya bunun iyi olunacak bir sabah olduğunu mu kastediyorsun?”

“Hepsi birden,” dedi Bilbo. “Üstelik dışarıda pipo içmek için de harika bir sabah. Yanında pipon varsa otur da onu benim tütünümle doldur! Acelemiz yok, önümüzde bütün bir gün var!” Bilbo bunun ardından kapısının yanındaki bir iskemleye oturdu, bacak bacak üstüne attı ve havada bozulmadan Tepe’nin üzerine doğru süzülen güzel bir duman halkası üfledi.

“Pek hoş!” dedi Gandalf. “Ama bu sabah duman halkaları üflemeye ayıracak zamanım yok. Düzenlediğim bir serüvene katılacak birini arıyorum ve birini bulmakta çok zorluk çekiyorum.”

“Öyledir herhalde -bu civarda! Bizler sade, sessiz, sakin kimseleriz ve serüvenlerle işimiz olmaz. İğrenç, huzur bozucu, rahatsız şeylerdir onlar! Adamı yemeğe geç bırakırlar! Milletin onlarda ne bulduğunu anlamıyorum,” dedi bizim Bay Baggins ve başparmağını pantolon askısına takarak daha da büyük bir duman halkası üfledi. Ardından o sabah aldığı mektupları çıkardı ve ihtiyar adama artık kulak asmıyormuş rolü yaparak okumaya başladı. Adamın pek kendisine göre olmadığına karar vermişti ve gitmesini istiyordu. Ama ihtiyar adam yerinden kıpırdamadı. Hobbite hiçbir şey söylemeksizin, asasına yaslanarak bekledi, ta ki Bilbo kendini epey rahatsız, hattâ biraz huysuz hissedene dek.

“İyi sabahlar!” dedi nihayet. “Burada serüven filan istemiyoruz, sağolasın! Şansını Tepe’nin ardında veya Nehir’in ötesinde deneyebilirsin.” Bunu söylerken konuşmanın sona erdiğini kastetmişti.

İyi sabahlar lafını ne çok şey için kullanıyorsun!” dedi Gandalf. “Şimdi de benden kurtulmak istediğini ve ben buradan gitmedikçe sabahın iyi olmayacağını kastediyorsun.”

“Hiç de değil, sevgili beyim! Bakalım, adımızı bildiğimi sanmıyorum…”

“Evet, evet, sevgili beyim -ben ise senin adını biliyorum, Bay Bilbo Baggins. Sen de benim adımı biliyorsun, o ada ait olduğumu hatırlamasan da. Ben Gandalf’ım, Gandalf da ben demektir! Güzellergüzeli Took’un oğlu tarafından kapı kapı dolaşıp düğme satan biri gibi iyi sabahlanacağıma dünyada inanmazdım!”

“Gandalf, Gandalf! Vay canına! Yaşlı Took’a kendiliğinden kapanan ve emredilmedikçe asla çözülmeyen bir çift elmas düğme veren gezgin büyücü değil mi? Partilerde goblinler ile devler, prenseslerin kurtarılması ve dul oğullarının beklenmedik talihi hakkında muhteşem öyküler anlatan kişi değil mi? Mükemmel havai fişekler yapan adam değil mi! Onları hatırlıyorum! Yaşlı Took onları Yaz Dönümü Arifesi’nde patlatırdı. Enfes! Ateşten kocaman zambaklar, aslanağızları ve sarısalkımlar gibi patlar ve alacakaranlıkta bütün akşam asılı dururdular!” Şimdiye kadar Bay Baggins’in kendini inandırmak istediği kadar yavan biri olmadığını ve aynı zamanda çiçeklere pek düşkün olduğunu çoktan anlamış olacaksınız. “Vay vay!” diye devam etti. “Bir sürü sessiz sakin delikanlıyla kızın çılgın maceralar peşinde yoklara karışmasından sorumlu olan Gandalf değil mi? Ağaçlara tırmanmaktan elfleri ziyaret etmeye kadar her şey -ya da gemilerde başka kıyılara yelken açmaya! Bak şu işe, bir zamanlar burada hayat epey ilginç- demem o ki bir zamanlar bu yörede işleri epey kanştırırdın. Affını dilerim, ama hâlâ iş başında olduğundan hiç haberim yoktu.”

“Başka nerede olacaktım ki?” dedi büyücü. “Yine de hakkımda bir şeyler hatırlamana sevindim. Her halükarda havai fişeklerimi hoşnutlukla hatırladığına göre umut hiç yok değil. Aslına bakarsan, yaşlı büyükbaban Took için ve zavallı Güzellergüzeli’nin hatırına, sana benden dilediğin şeyi vereceğim.”

“Affını dilerim, senden hiçbir şey istemedim!”

“Evet, istedin! Bununla iki etti. Affımı. Onu sana veriyorum. Hattâ daha da ileri gidip seni bu maceraya göndereceğim. Benim için çok eğlendirici, senin için de çok iyi olacak -üstesinden gelmeyi başarabilirsen de büyük olasılıkla kârlı.”

“Kusura bakma! Serüven istemiyorum, teşekkür ederim! Bugün olmaz. İyi sabahlar! Ama lütfen çaya gel -ne zaman istersen! Neden yarın olmasın? Yarın gel! Güle güle!” Hobbit bunu söyledikten sonra arkasını dönüp yeşil kapısından içeri seğirtti ve kapıyı kabalık etmemek için cesaret ettiği kadar hızlı kapadı. Ne de olsa büyücü büyücüdür.

“Onu neden çaya çağırdım ki!” dedi kendi kendisine, kilere giderken. Yeni kahvaltı etmişti, ama bir iki kekle bir içeceğin bu korkunun üzerine iyi gideceğini düşünüyordu.

Bu arada Gandalf hâlâ kapının ardında durmuş, uzun uzun, ama sessizce gülüyordu. Bir süre sonra yaklaştı ve asasının kabarasıyla hobbitin güzelim yeşil kapısının üzerine tuhaf bir işaret kazıdı. Ardından, tam Bilbo ikinci kekinin sonuna gelmiş ve maceralardan başarıyla kaçındığını düşünmeye başlamışken yürüyerek uzaklaştı.

Ertesi gün Bilbo Gandalf’ı neredeyse unutmuştu. Randevu Tableti’ne yazmadığı şeyleri pek hatırlayamazdı. Şu şekilde: Gandalf Çay Çarşamba. Önceki gün ise sinirlerinin bozukluğu böyle bir şey yapmasına olanak vermemişti.

Çay saatinden az önce ön kapı zili şiddetle çalındı ve Bilbo hatırladı! Aceleyle çaydanlığı ateşe koydu, bir fincanla tabak ve fazladan bir iki kek çıkarıp kapıya koştu.

“Seni beklettiğim için çok özür dilerim!” diyecekken gelenin Gandalf olmadığını gördü. Gelen altın kemerine sıkıştırdığı mavi bir sakalı ve koyu yeşil başlığının altında çok parlak gözleri olan bir cüceydi. Kapı açılır açılmaz, beklenen bir konuk gibi Bilbo’yu itip içeri girdi.

Başlıklı pelerinini en yakın askıya astı ve yerlere kadar eğilerek, “Dwalin hizmetinizde!” dedi.

“Bilbo Baggins de sizin!” dedi, soru soramayacak kadar şaşkın olan hobbit. Ardından gelen sessizlik rahatsızlık verici bir hal aldığında da ekledi: “Tam çay içecektim, lütfen gelip benimle beraber için.” Belki biraz gergindi, ama davetinde içtendi. Ya davetsiz bir cüce evinize gelip tek kelime açıklama yapmadan eşyalarını askınıza assa siz ne yapardınız?

Masaya oturalı uzun zaman olmamıştı, hattâ üçüncü keke yeni geçmişlerdi ki, kapı daha da yüksek sesle çalındı.

“İzninizle!” dedi hobbit ve kapıya yollandı.

“Demek sonunda gelebildin!” Bu defa Gandalf’a böyle diyecekti. Ama gelen Gandalf değildi. Bunun yerine eşikte ak sakallı ve al pelerinli, çok yaşlı görünen bir cüce vardı ve kapı açılır açılmaz, davet edilmiş gibi o da içeri atladı.

“Bakıyorum şimdiden gelmeye başlamışlar,” dedi, Dwalin’in askıdaki yeşil başlığını görünce. Kendi kırmızı başlığını da onun yanına astı ve elini göğsüne götürerek, “Balin hizmetinizde!” dedi.

“Teşekkür ederim!” dedi Bilbo nefesi kesilerek.

 

 

Holy Frigging Matrimony – Emma Chase / İnceleme


Kitabın Adı : Holy Frigging Matrimony
Serinin Adı : Tangled Series
Seri Sırası : 1.5
Yazarın Adı : Emma Chase
Yayınevi : Self-Publisher – Emma Chase
Sayfa Sayısı : 40
Basım : 4 Aralık 2013
Tür : Romantik-Komedi / Günümüz / New Adult

Tangled Serisi hız kesmeden devam ediyor…

Serinin ilk kitabı Tangled çıktığı ilk günden beri çok okunan, beğenilen ve listelerden düşmeyen bir kitap olup aynı zamanda geçen gün kazanılanların açıklandığı Goodreads Best Books of 2013 çekilişinde serinin yazarı Emma Chase, Best Debut Goodreads Author kategorisinin kazananı olmuştur.

Bu güzel ve kutlanılmaya değer haberin yanı sıra 4 Aralık 2013 Cuma günü serinin #1.5 kitabı -kısa hikayesi- Holy Frigging Matrimony yurt dışında raflarda yerini aldı. Daha doğrusu elektronik satış sitelerinde ki raflarda :D Ee bu güzel kitaba dayanamayan ben de elektronik kitap uluslararası ayrıcalıklarından yararlanıp, kitabı hemen tabletime indirdim ve başlamam ile bitirmem biz oldu. Gerçekten de kısa hatta kısacık hikaye ismini sonuna kadar hak ediyor kitap. 40 sayfa olarak gözüken kitabın sadece 26 sayfası yeni kitabımıza ayrılmış geri kalan 14 sayfada ilk kitabımız Tangled’ın ilk bölümüne ayrılmış. Bunu gören ben saçımı başımı mı yolsam, yoksa camdan kendimi aşağı mı atsam diye intihar planları yapmaya başladım. Ne ara kitap başladı ne ara bitti oturdum kara kara düşündüm. Hayır aylardır özlemini çektiğim Drew sonunda ellerimin arasında, doya doya okumak, özlem gidermek istiyorum ama Holy Frigging Matrimony’i okuduktan sonra ne dişimin kavuğuna yetti, ne Drew özlemimi giderebildim ne de ben daha fazlasını istiyorum diye yırtınırken gelip birisi beni sakinleştirebildi. :(

7341435

Serinin ilk kitabı Tangled da, kendini beğenmiş, kadınlara kendini adamış, yakışıklı, seksi ve bir o kadar da işinde başarılı olan Drew, bir gün barda Kate ile tanışmış ve daha sonra onu babasının şirketinde bir rakip, başarılarının önünü kesecek bir yürüyen bir cadı olarak gördüğü zaman onu yerle bir etmek ve önüne geçip babasının gözüne girebilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya başlamış ve tabii bu sırada fark etmese de Kate’ aşık olmuş, fark ettiğinde ise aşık olmasına gribim ben diyerek yatak döşek yatmaya başlamış, ama daha sonra grip olmadığını aşk acısı çektiğini öğrenip ayaklanmış ve Kate’i nişanlısından ayırıp kendisine aşık edebilmek için elinden geleni yapmaya başlamıştır. Tabii onun şaklabanlığına, aşk acı çekmesine, yakışıklılığına daha fazla dayanamayan Kate’de ona aşık olmuş ve mutlu bir çift olmuşlardır.

7312262

Eğer ki birinci kitaba daha detaylı ve bol bol alıntılı yorumuma bakmak isterseniz Tık-Tık!!!

Tangled yorumumu okuduktan sonra az çok karakterlerimizin yapısını anlamışsınızdır. Serinin devam kitabı olan Holy Frigging Matrimony’de ise serimizin yan karakterleri olan Matthew ile Delores “Dee-Dee”‘nin düğününü ile karşı karşıyayız. Eğer ki 1. kitabı okuyan varsa 1.5 kitabın kapağını görenler kesin Drew ve Kate’in evleneceğini düşünecektir, ki ben öyle düşünerek havalara uçtum ama ne yazık ki kitabı okuyunca hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur. Ben o kadar onların daha da mutlu hallerini görebilmek için kendini yiyip bitireyim, sen bu kazığı at sevgili yazarım! Olmadı bu, olmadı… Sen yeniden yazsana şu kitabı. Hem de bol bol Drew ve Kate olanından.

Her neyse itiraflarımı ve isteklerimi bir kenara bırakırsak, kitabımızda bir düğün organizasyonu var ve Drew’in en yakın arkadaşı Matthew ile Kate’in eski nişanlısı Billy’nin kuzeni Dee-Dee’nin evliliklerini okuyoruz. Daha doğrusu yıldırım nikahlarını. :D

Tabii düğün kuzeninin düğünü olduğu için salak, hala Kate’i elde etmeye çalışan ve Drew’in elinden Kate’i almaya çalışan beyinsiz, kendini müzisyen zanneden Billy’de salonda ön sıralarda yer almaktadır. Ben orada olsam kapıdan girdiği ilk anda ağzını burnunu kırardım ama sevgili yakuşuklum Drew benim düşüncelerimi birebir okuyup, itina ile uyguladı. :D Rezil olduğu ile kaldı ama Drew gibi bir adam bunu takar mı? C’mon! O her ne yaparsa yapsın gözlerden birisi!

Tabii bu olaya şahit olan Kate, önce Drew’e kızmış, bağırmış, çığırmış ama daha sonra Drew’in yaptığı şeyi gördükten sonra ona daha da çok aşık olduğunu görmüştür. Ve tüm bu olayların dışında Dee-Dee’nin veda konuşması sırasında yaptığı şeyde süperdi dostum! Hak ettin Drew boşuna ağlama!

Yukarıda da dediğim gibi kısacık, minnacık bir hikayeydi Holy Frigging Matrimony. Tadını fazlasıyla damağımda bırakan ve serinin kitaplarını beklemek için daha fazla gözyaşı dökmemi sağlayan ey sevgili yazar, yakarışlarımı duy ve şu kitapları çıkar! Sevgiler…

Kitaba puanım ise 5 üzerinden sonsuz!

5

deneme (1)

Kate bağışlayıcı bir şekilde gülümsedi, ama beni hatırlayınca, “Damatlar, gelinlerini almadan önce onları görmemeleri gerektiğini hatırlayamazlar. Bu bir gelenektir.”
“Kahrolasıca ve salakça bir gelenek. Ve ayrıca doğru bile değil… Gerçek kural ise düğünden önce damadın gelini görmesine izin verilmemesidir. Delores’in makyaj yapması beni bombok bir şekilde mutsuz ediyor.”
Kate kıkırdayarak, “Çünkü bütün her şey seninle ilgili, değil mi?” dedi.
“Şey… evet!”

scrollWithLineCFG_31Kate, parmağını sanki öğrencisini azarlayan bir öğretmen gibi bana doğrulttu. “Doğruyu söyle, Drew!”
“Neyim ben? 10 yaşında mı?”
“Duygusal yönden? Bazen. Ama zaten bu, konunun dışında bir şey. Elbisemi gördün mü?”
Belinin etrafından tuttum ve belden aşağılarımızı birbirine yaklaştırdım. “Hayır bebeğim, elbiseni görmedim.”

scrollWithLineCFG_31Son sekiz aydır LA’de yaşıyordur ve fazlacak olan hoşnutsuzluğum olsa da, Kate ile konuşmaya devam ediyordur. Kate’in söylediğine göre onlar – bana söylediği üzere- sadece “arkadaş”mış. Ama ben bunu yemiyorum. Eminim ki Kate’in gözünden onlar sadece arkadaşlar. Benim inandığıma göre. Ama erkeğe göre? Asla!

scrollWithLineCFG_31İki ayağı üzerinde zıplayarak, “Bu yüzden, geçen hafta Kate’e bir kaç tane sesli mesaj gönderdim. Görünüşe göre Kate hiçbirisini almamış.” dedi. Sesinde suçlayıcı bir ton vardır. Oldukça haklı bir şekilde. 
“Belki de sadece Kate seninle konuşmak istemiyordur.” 
Bir domuzun yaptığı gibi homurdanarak, “Ya da belki de sen onları silmişsindir,” dedi. 
Geriye doğru çekilmesini sağlayarak bir adım yaklaştım. “Belki de benim evimi aramamalısın.”
“Kate ile konuşmak için arıyorum.”
“Doğru… Benim evimde yaşayan Kate.”
“Onun kiminle konuşup konuşamayacağını söyeleyemezsin. Sen kim olduğunu zannediyorsun da böyle konuşabiliyorsun kahrolası?!”
“Erkek arkadaşı olarak. Kesinlikle beni anlatan kelime. Ve ayrıca artık seni anlatmayan kelime olduğunu düşünüyorum.”

scrollWithLineCFG_31Sonra dik dik bakışlarını bana gönderdi. Düşüneceli bir şekilde. Ve “Ne var?” diye sordum. Gözlerini parıldadı. Bana! Benim için! 
“Hiçbir şey. Sedece… Seni seviyorum, biliyorsun ki.”
Omuzlarımı silkerek, ” Sevilebilen birisiyim.” dedim.

*Alıntı çevirileri bana aittir eğer bir yanlış varsa kusura bakmayın. 

damy (1)

Tut Elimi – Rebecca Donovan / İnceleme


1471872_579464862125910_24262612_n

Kitabın Adı : Tut Elimi
Orijinal Adı : Reason to Breathe
Serinin Adı : Breathing Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Rebecca Donovan
Çevirmen : Handan Sağlanmak
Yayınevi : Parodi
Basım : Ekim, 2013
Sayfa Sayısı : 486
Tür : Genç Yetişkin / Romance / Günümüz

Artık azalan nabzımı yok sayamazdım.
Kalp atışlarım ritmini korumak için mücadele ediyordu. Karanlık her yerimi sardı.
Kayıp gitmek çok kolaydı sanki; sessizliğe teslim olarak hiçliğin kucağında çözümü bulmak… Bu yere doğru sürükleniyordum. Fedekârlığımın anılarına tutunmaya çalıştım sonra.
O sıcaklık, kalp çarpıntıları, Evan’ın gözlerinde ki gerçek…
Yaşamak bir seçenek miydi hâlâ?
Aşkın ve kaybın dengesinde, uğruna mücadele edeceğim şeyi aşk belirledi ve eğilip fısıldadı kulağıma: Tut Elimi…

Emmily ‘Emma’ Thomas, zeki, derslerinde başarılı, hayatını kurtarmak için üniversiteye gitmek için deli gibi çırpınan, deli gibi ders çalışan, bütün etkinliklerde, bütün kulüplerde yer aldığı yetmezmiş gibi 3 spor dalında başarılı olup üniversitede burs kazanabilmek için kapıları sonuna kadar açan çevik bir sporcudur. Kısacası 10 numara 5 yıldız bir kızdır. Ama tüm bu iyi şeylerin yanında kötü şeyler olmazsa olmazdır. Daha küçük yaşta babasını kaybettiği yetmiyormuş gibi annesi de babasının ölümünü kabullenemeyip önce kendini içkiye vermiş, daha sonra işsiz kalarak kızına bakamayacak konuma gelmiştir. Kızının daha fazla acı çekmesini istemeyerek – ki nereden bilebilir ki?- Emma’yı amcası ve yengesinin yanına göndermiştir. Amcası, erkek kardeşinin emanetini kucaklarını alarak karşılamışsa da karısı Carol bir o kadar nefret ile onu evinde, yanında, yakınında istemiyordur. Ve tüm bu duygularını Emma’nın vücudunda hiç olmayan izler bırakacak göstermektedir. Dediğim gibi annesi nereden bilebilir ki kızının amcasının evinde güvende değil, onun yanında kaldığından daha fazla acı çekeceğini, yetmiyormuş gibi her nefes alıp-verdiği hayatı sırf bu işkence dolu günlerinden dolayı nefret edeceğini?

Evan Mathews, bir o kadar yakışıklı, bir o kadar seksi, bir o kadar düşünceli, bir o kadar çalışkan oğluşumuz. Kızımız Emma gibi spor sever, denemediği, yapmadığı, başarılı olmadığı spor dalı olmayan oğluşumuz bir gün yine babasının işi dolayısı ile taşınmak durumda kalmışlar ve 2 yılda yeni yeni alıştığı arkadaşlarını arkada bırakarak onları terk etmiştir. Yeni hayatında, yeni evinde, yeni okulunda onu bambaşka bir hayat, bambaşka olaylar ve bambaşka duygular onu bekliyordur…

Önceden sadece gözleri ile takip ettiği kızı, gazetecilik dersinde onunla ağız dalaşına girdiğini fark ettiği anda onun diğer kızlardan farklı olduğunu anlamıştır. Onun diğer kızlardan farklı olduğunu anladığı ise kalbinin bambaşka bir ritm ile attığını anlayarak onunla daha fazla zaman geçirebilmek için elinden gelen her şeyi yapar olmuştur. Ama ne yazık ki bu düşüncelerini ileri bir zamana atmak zorundadır çünkü oğluşumuz, kızımızda ilk izlenim olarak güzel bir iz bırakmamıştır. :)

Gazetecilik dersindeki gerilimden sonra Emma, Evan’a (bu arada bu isme bayıldığımı söylemiş miydim? Eğer söylemediysem eğer hemen itiraf ediyorum: Bu isme bayılıyorum!) iyice gıcık olmuş ve her nereye giderse peşinde görür olmuştur. Ve her seferinde onu gıcık edecek, daha doğrusu içini gıcıklayan bir gülümseme gönderiyordur. Bu gülümseme ile çileden çıkan tatliş kızımızın eli ayağı birbirine dolaşıyordur. Sinirini bozan duygularının yanına içinde yavaş yavaş başlayan bazı duygular patlak vermiştir. Örneğin; Evan gülümsediği zaman midesinde kelebeklerin uçuşması gibi…

Ama o kelebeklerin uçuşunu durduran, daha doğrusu direk öldüren bir etmen, bir kişi vardır. Emma’nın en yakın arkadaşı olan, zenginlik ile yoğrulup büyümüş, manken gibi bir kız olan ve Emma ne kadar acı çekerse çeksin, ne kadar okulda görünmez olursa olsun hiç peşini bırakmayan tek ve yegane arkadaşı Sara, Emma’ya her bir olayda o kişiyi hatırlatmaktadır.

O kişidir ki saçını başını yolmak istediğim, kitabın içerisine girip boğazını sıkıp öldürmek istediğim, yetmeyip sürüm süründürmek istediğim, Emma’ya ne yapıyorsa bin katını çektirmek istediğim, iki yüzlü, pislik, kendini beğenmiş, burnunun ucundan başka hiçbir yeri görmeyen, küçük dağları ben yarattım havasında etrafta dolaşan, sünepe, beş para etmez Emma’nın yengesi Carol’dır. En küçük bir olaydan nem kapıp, acısını Emma’dan çıkartan cadaloz karının bir gün yatacak yeri kalmaması için ve yetmeyip ölmeden acılar içinde kıvranması için dualar ettiğim pislik karı kitabın sonunda cinnet geçirip de Emma’ya yaptıklarını hiçbir zaman unutamayacağım. Daha doğrusu kitap boyunca yaptığı işkenceleri hiçbir zaman unutamayacağım….

Sen “biz” diye bir şey olacağını mı var sayıyorsun?
Henüz değil? Ben, olacağı zaman için hazırlanıyorum.

Evan bin kez aşkını Emma’ya itiraf ederken, Emma Evan’a ona aşık olduğunu, onu deliler gibi sevdiğini itiraf edemiyor, sırf yengesi yüzünden eli kolu bağlı şekilde eski süklüm püklüm hayatına devam etmek istiyor, görünmez olmak istiyor ama buna okulda dolaşan bir takım dedikodular izin vermiyordur. Örneğin; neden Emma’nın her gün el ele koridorda dolaştığı Evan ile değil de bir başka manyak birisi ile çıktığını veya neden Evan’ın kasabayı terk edip gittiğini, buna sebep olan kişinin Emma olup olmadığı okulda dilden dile dolaşıyor ve Emma’yı rahatsız edecek düşünceler ortalarda dolaşmaktadır.

Geçen ay boyunca inkar etmeye çalıştığım şeyi nihayet kabullendim. Gerçekle yüzleşirken, derin bir nefes aldım ve yutkundum. Ben, Evan Mathews’a aşıktım!

Hem yengesinin hem de bu dedikodulara fazla dayanamayan Emma kabuğuna çekilmek isterken başından öyle bir ağır olay geçer ki tüm herkesi şaşkına çevirirken şoka da uğratır. O andan sonra yengesi onu evin içinde görmezden gelirken sırf bir kolye uğruna ona yapmadığı şey kalmaz ve işte burada da kitabımızın sonuna ulaşıyoruz!

Allasen sevgili yazarım o son en öyle ya? Sen o kadar kalınlıkta bir kitap yazmışsın, gençlerimiz arasında ki aşkı döktürmüşsün, biz o aşkı hissetmişiz, yetmemiş onlar ağlamış biz ağlamışız, onlar gülmüş biz gülmüşüz de… O son ne ya? Bugün git, yarın gel de ben size yeni kitapta taptaze olaylar ile o sonu genişletilmiş bir şekilde okutacağım hiç merak etmeyin, der gibi iğrenç bir son ile bitirmiş, yetmemiş kitabın ismini de son dakikaya hadi sıkıştırayım bari demişsin. Eğer o son olmasaydı kitaba ayılıp bayılacaktım ama o lanet son için resmen saçımı başımı yoldum. Sinir hastası oldum yahu! Tamam sen illa öyle bir son yazmak istiyorsun anlayabilirim sevgili yazar da neden şıp diye hemen yapıştırdın o sonu! Tamam sen bize hissettirmeden yazmak istedin belki ama açıkçası beğenmedim. Zaten kızımız akıl almayacak kadar acı çekti. O kadar acıya nasıl dayanabiliyor onu bilmiyorum ya neyse… Yetmeyip bir öyle son yazıp, bize acı çektirdikten sonra neden mutlu sona bağlamaya çalıştın ki? Başkan mutlu sona bağlasaydın ya? Niye hem bize hem de Emma’ya acı çektiriyorsun? Zevk mi alıyorsun ha, zevk mi? Çılgın kadın!

Kısacası sonu hariç kitaba bayıldım. Çeviri mükemmeldi, editasyon mükemmeldi, kapak mükemmelin ötesinde mükemmeldi, konu deseniz en mükemmeli idi. Ama dediğim gibi sonu hiç sevmedim. Serinin devamını okur muyum? Okurum. Ama öncelikle sinirlerimi yatıştırmam lazım yoksa yazarın kulaklarını çınlatmaya devam edeceğim!

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4!…

4

damy (1)

Güzel Bir Yalan – Tara Sivec / İnceleme


Kitabın Adı : Güzel Bir Yalan
Orijinal Adı : A Beautiful Lie
Serinin Adı : Ateşle Oyun Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Tara Sivec
Çevirmen : İsmail Korhan
Yayınevi : Aspendos
Basım : Kasım, 2013
Sayfa Sayısı : 546
Tür : Romance / Ne Adult / Günümüz / Suspense

Parker, mutlu ve huzurlu bir aileye sahip bir kız çocuğu iken birden tüm işler sarpa sarar, annesi önce hastalanır ve daha sonra da ağır tedavilere ve daha fazla ilaç içmeye dayanamayarak vücudu yaşama yenik düşer ve küçük kelebeğini babası ile tek başına bırakarak dünyayı terk eder. Annesinin ölümünden sonra Parker’ın babası biricik aşkının kendisini geride bırakıp gitmesinden sonra, kendisini içkiye adamış ve kızını yaşamında bir başına bırakmış, ona bakmaz olmuş ve her seferinde onun annesine çok benzediğini söyleyerek nefretini kusmuştur. Bu duruma daha fazla dayanamayan Parker üniversiteye gitmek adına, evinden kilometrelerce uzakta bir yerde üniversite okumaya başlamıştır. Hem annesinin gittiği üniversiteye hem de sevdiği bölüm olan fotoğrafçılığa…. Önünde uzanan hayat ise onun için fazlasıyla zorludur. Çünkü ailesinin yani ailesi olarak kalan babasının ne maddi ne de manevi desteğini almayarak hayatına devam etmektedir. Maddi olarak elinde sadece annesinin sigorta güvencesinden kalan paradır ve o parada üniversite hayatının sonuna kadar yetmeyecek kadar bir avuç paradan ibarettir. Ama bu tür engellere takılmayan Parker, dişini tırnağına takarak hayatına devam ediyordur. En sevdiği kişi, babasını, her gün hayatından silerek….

Sınavlarla, ödevlerle, çalışmalarla boğuşmalarının arasında bir gün bir kafede otururken karşısına birbirinden yakışıklı, birbirinden seksi, birbirinden çekici iki erkek çıkar. Her ne kadar Parker bu iki erkeklerden gözlerini kaçırmaya çalışsa da gönlünü çoktan birisine kaptırmıştır. Ama ne kaptırma…. Resmen hem kendisi için hem de gönlünü kaptırdığı erkek ile ters köşe bir ilişki yaşamıştır… Çünkü Parker, 8 yıl sonra gönlünü kaptırdığı Garrett ile değil onun kardeşi, dostu, kısacası her şeyi olan erkek olan Milo ile evlenme yoluna girmiştir.

Milo, küçük yaşta annesinin onu terk etmesinden sonra her gün onu döven, zorba, çekilmez, lanet babası ile yaşamaya başlamış ama evde nasıl ezik birisi ise okulda da başı önünde gezen ve her daim ezilen bir çocuk olmuştur. Bir gün, bir gece önce babasından bir ton dayak yetmiyormuş gibi okulda da kendisinden cüsse yapısı olarak büyük olan erkek çocukları tarafından itilip kakılırken, onu kurtarmaya bir erkek çocuğu gelmiş ve saldıran diğer oğlanlara karşı onu korumuştur. Ve bu koruması dostluklarının başlangıcı olmuştur…. Garrett ile Milo sağlam bir dostluğun, kardeşliğin temellerini böyle atarken, Milo babasından dayak yemeye devam ediyordur. Garrett ve Garrett’ın ailesi bu duruma daha fazla dayanamamış ve Milo’yu o psikopat adamın elinden çekip almışlar ve kendi yuvalarına hapsetmişler, yaralarını sarmışlardır. O dakikadan sonra Milo artık Garrett’ın kardeşi olmuş, Garrett’ın ailesi de Milo’nun ailesi olmuştur. Aynı liseye gitmişler hatta bu yetmezmiş gibi Garrett bilgisayar ve bilgisayarla ilgili herhangi bir konuya aşkını sırf Milo orduya katılacak diye vazgeçmiş ve onu yalnız bırakmamak için o da askeri eğitim almaya başlamıştır. Ama bilgisayara karşı aşkını ise geride bırakmamış ve orduda da bu aşkını devam ettirmiştir. Ama yine de Milo’yu yalnız bırakmamıştır. Sırf onu denetlemek için rütbesini ondan daha büyük olmasını sağlamak için elinden geleni yapmış ve hedefine de sonunda ulaşmıştır.

Ama Garrett sadece tek bir durumda kendisini kalbi kırılarak, hatta kalbine hançerler batırılarak geri çekilmek durumda kalmıştır. Parker’a aşık olduğu anda… Onu cafede ilk o görmüş, ilk o kalbini kaptırmış, ilk dizlerinin üzerine çöküp evlenme teklifi etmek istemiştir… Ama Milo’nun ilk defa bir kız ile bu kadar rahat konuştuğunu, ilk defa bir kızı etkilemek için elinden geleni ardına koyduğunu, ilk defa bir kıza aşık olduğunu gördükten sonra kalbi parçalanmış bir şekilde geri çekilmek zorunda kalmıştır.

O geri çekildikten sonra Parker ve Milo birbirlerine daha fazla bağlanmış, aralarında var olan şeyi aşk olarak adlandırarak onu büyütmüş ve büyüttükçe geleceğe dair hayalleri de büyümüştür. Her adım her hayal, her birbirlerine dokunuş anı, her gülümseme ile Garrett’ın kalbi daha da parçalanmıştır ama elinden de hiçbir şey gelmiyordur.  Onlar evliliğe her yaklaştığında Garrett’da ateşe yaklaşıyordur.

Tam onların evleneceği hafta Milo gizli bir askeri görev için Dominik Cumhuriyetine gitme kararı almış ve Parker’ın gitmemesi için yalvarmalarına hiç kulak asmayarak onu bırakarak gitmiştir. Ve tüm düğün hazırlıklarının ağırlığının altında bırakarak…. Ve onun gidişinin ardından, uzun bir zaman geçmeden Parker’ın kapısına asker üniformalı bir kaç adam gelip, Milo’nun bir çatışmada şehit düştüğünü söylemiştir. Bu olaya inanmak istemeyen Parker, tüm dünya ile bağlantılarını kesmeye çalışmış ama her daim yanında olan Garett ile yaşama tutunmaya çalışmıştır. Her ne kadar deli divane Milo’ya aşık olmasa da, ve sırf iyi anlaştıkları için -daha doğrusu neden nişanlandıklarını o da bilmese de- evlenmiş birisinin öldüğü haberini sindiremeyen Parker, 6 ay boyunca kendine gelememiştir.

İşte kitabımız bu 6 ayın geçtikten sonraki kısımdan başlıyor. Yani Parker’ın doğum gününden… Doğum günü için Parker’ı yemeğe çıkartan Garett, 8 yıldır yapamadığı gibi yine yapamamış ve aşkını dile getirememiştir. Zaten kardeşi gibi gördüğü kişinin ölümünden sonra aşkını bir kat daha derine gömmüştür kalbinde…. Zorla yemeğe çıkarttığı Parker’ı fazla uzun bir süre dışarıda bırakmayarak evine götürmüştür. Tam da geceyi noktalayıp ayrılacakları zaman bombayı patlatmıştır Garett! Kardeşi diye saydığı Milo’nun ölümünü araştırmak için Dominik Cumhuriyetine gideceğini pat diye Parker’a söylemiştir! Daha Milo’nun ölümünü üstünden atamadan, bir de aşık olduğu adamın, evleneceği adamın öldüğü yere gideceğini hem de evleneceği adamın ölümünü sağlayan düşmanlarının arasına gideceğini öğrendiği zaman ne yapacağını şaşırmış ve şoka girmiştir. Ve onu bu işten vazgeçirmek için elinden geleni yapmıştır ama yine de Garrett’ın kararlarına saygı duymaya çalışmıştır. Tabii onun peşini bırakmayarak ;)

İşte kitabın bu anından sonra işin içine bir sürü sır giriyor ve bu sırlar iplik söküğü gibi çözülürken bir yenisi ekleniyor. Kitabımın ismi de aslında bir nevi kitabın konusunda yer alan tonla sırrın tek bir güzel yalana bağlı olmasından gelebiliyor diyebiliriz. Ama sırların birkaçı iyi olsa da, iyi sırlar ne yazık ki bu sefer kötü sırların üstünü örtemiyor ve bir sürü insana, aileye, kuruma, yaşama zarar veriyor. Yetmiyor bir sürü insana acı çektiriyor, hayallerini yıkıyor… Hayatları karartıyor, hayatlar oluşturuyor…

Sadece tek bir sır iki kişinin birbirine bağlanmasını sağlarken, sadece tek bir sır o kişinin birbirinden sonsuza kadar kopmasına, dünyanın başlarına yıkılmasını sağlıyor ve yetmiyor acı çekmelerini sağlıyor.

Kitapta bir kere hiçbir karakter olduğu kişi değil. Daha doğrusu hiçbirisi gerçek kimliğini ortaya koymuyor. Aslında hiçbirisi birbirini tam olarak tanımıyor. Ve her iki tarafında sırrı olduğunu hissettikleri için birbirlerine saygı gösteriyorlar ve yaşamlarını karşısındakini olduğu gibi kabul ederek devam ediyorlar.

Ama bir gün hayatları altüst olduğu zaman bir topluluk oluşan yaşamları sadece birkaç kişi ile sınırlı kalıyor, tüm sırları ortaya çıkıyor ve herkes gerçek yüzünü gösteriyor. Ve kitapta o kadar çoooook sır var ki anlatamam. Ve her seferinde aksiyonu, gizemi, kitaba bağlanma aşkını o kadar sıkı sıkıya tutuyor ki, kitaba resmen aşık olduğumu hissediyorum. Sanki yapılan ihanet bana yapılıyor ki birkaç karakteri öldürmek istiyorum, sanki aşk itirafları bana yapılıyor ki aşk itirafı yapan kişiye aşık oluyorum, sanki kurşun sıkılan ben oluyorum acı çekiyorum.

Aksiyonun, gerilimin, aşkın, acının, hüznün, mutluluğun, dostluğun, kardeşliğin, ailenin, parçalanmanın ve bol bol sırrın yer aldığı bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. Eğer ki bu duyguları bir arada okumayı seven ve ayrıca bu türü daha kalın kitaplarda okumayı seven herkese öneriyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Ben korka korka başladım ama yazarın kurgusuna, okuyucu bağlama duygusuna, karakterlerin gerçekliğine, aşkın sağlamlığına, ihanetlerin ağırlığına, sırların açığa çıktığı zamanki rahatlama ve hüzün duygularına BAYILDIM!!!

Kalbimin en derininden gelen bir 5 yıldız vermek isterdim bu kitaba ama ne yazık ki bazı yerlerde, genel olarak kitaba dağılmış bir şekilde, yazım hataları vardı. Ve bu hatalar yer yer kitabın akışına o kadar engel oldu ki sinirlenip yeniden yazıp okumak istedim. Eğer ki ikinci basımda yayınevi tarafından o hatalar düzeltilirse tadından yenmeyen bir kitap olacak emin olun!

İşte bu yüzden kitaba puanım 4.5!

thz3y

deneme (1)

“Tüm yanıtlara sahipmiş gibi gözüktüğünüze göre, Bayan Parker, sinsi bir fahişe gibi arkamdan iş çevirmenizden dolayı sizi ne zaman affedeceğime de siz karar vermeye ne dersiniz?”
“Sinsi fahişe, ha? Lafı hiç dolandırmıyorsun değil mi? Bilgin olsun, McCarthy, yaptığım her şeyi seni kızdırmak için yapmıyorum. Hayatım son zamanlarda tamamen boktan şeylerle doluydu ve sonunda iyi bir şey yapmak için elime bir şans geçti. Milo’nun bana neden yalan söylediğini ve bir şeyler sakladığını, bulduğu her fırsatta benimle neden tartışıp kavga ettiğini öğrenme fırsatı yakaladım. En sonunda o gittikten bir hafta sonra yemek şirketini ve kiliseyi aradığımda bana Milo’nun bana tek bir kelime etmeden uçağa bindiği gün onları arayıp düğünü neden iptal ettiğini öğrenebileceğim. Kendine göre suçluluk duyduğun şeyler olduğunu biliyorum Garrett, benim de var. O yüzden o sıçtığım sessizlik terapinin sonunda kendine gel ve bana lanet olası bir mola ver artık.”

Ne kadar inkâr etmeye çalışsa da mükemmel bir biçimde yaşamak zorunda olacakları bu yalan Parker olmadan kendi hayatına geri döndüğünde Garrett’ı mahvedecekti. Yaşayacakları bu süreç, almaya hiçbir zaman cesaret edemediği şeyleri ona hatırlatacak, dalga geçecek ve kışkırtacaktı. Kısa bir süreliğine önünde salınacak ve rahat edip alıştığı anda, ellerinin arasından kayıp gidecekti.

“Balayımızda çalışmak zorunda kaldığınız için gerçekten çok üzgünüm, Bayan McCarthy.”
“Eğer senin için sorun olmazsa, balayında çalışacak olmak benim de için de o kadar büyük mesele değil, sevgilim.”

Austin başını sallayıp tısladı.
“Yazıklar olsun sana, ninja. En az elli dolarlık bir fahişe olurdun,” dedi Parker dilini çıkartırken gülerek. “Gerçekten
ama kaşar gibi görünmeden de ateşli olabilirsin. Garrett’ın favori rengi de mavi bu arada.”
Parker çileden çıkmış bir hâlde kollarını savurmaya başladı. “Garrett’ın favori renginden başlayacağım ama artık. Ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum, benim bir vajinam var, o yüzden kaşar gibi görünmeden nasıl ateşli olunacağını gayet iyi biliyorum.” Parker arkasını aynaya döndü ve yansımasına doğru başını kaldırdı. “Ve favori rengi de mavi değil. Kırmızı,” diye mırıldandı, Austin ile göz göze gelmemeye çalışarak.
“A-ha, tam düşündüğüm gibi,” dedi Austin sırıtarak. “Kimsenin görmediğini sandığınız zamanlarda birbirinize nasıl baktığınızın farkındayım.”
“Neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok, Conrad.”
“Dilediğin kadar inkâr edebilirsin ama ben Garrett’ı tanırım. Sen içeri girdiğinde yüzünde oluşan ifadeyi saklamıyor bile. Dikkat etmediğin zamanlarda her hareketini tek tek inceliyor. Ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum,” dedi Parker’ın arkasında dikilip aynadaki yansımasına bakarak, “Onu tanıdığım günden beri bunları yapıyor.”
“Biz yalnızca arkadaşız, Conrad,” diye fısıldadı, aynaya arkasını dönüp Austin’le yüzleşerek.
“Ve bu iyi bir başlangıç. Ancak o sana seninle sadece arkadaş olmak istiyormuş gibi bakmıyor, küçük ninja. Sana ruhunun anahtarıymışsın gibi ve sanki seni yiyip bitirmek istiyormuş gibi bakıyor.”
“Bana öyle bakmayı kes,” diye parladı Parker ve soyunma kabinine doğru yönelmek üzere arkasını döndü. “Ve bulabileceğin tüm kırmızı elbiseleri getir bana,” diye bağırdı, kabinin kapısını çarparak.

V0ZpRkE