Konuşan Kitaplar Özel Etkinlik / Hobbit – J. R. R. Tolkien


Konuşan Kitaplar özel etkinliğinden herkese merhaba!!!!

Biliyorsunuz ki bugün The Hobbit: The Desolation of Smaug vizyona girdi ve Hobbit çılgınlarının daha da fazla çıldırmasına neden oldu. Daha filmi izleyemesem de en yakın zaman da Hobbit ile buluşacağım. :)

Hobbit özel etkinliğimiz de bugün;
Bendeniz Yorum Durağım Hobbit’in önokumasını sizlerle paylaşıyorum.
Sihirbazın Güncesi ve Kitapların Tatlı Cadısı kitabın yorumu ile bizi karşılıyor.

Ayrıca etkinlik kapsamında devam eden yarışmamıza katılmak için Tık-Tık!!!

1
BEKLENMEDİK BİR PARTİ

Topraktaki bir oyukta bir hobbit yaşardı. Solucan kuyruklarıyla ve sulu çamur kokusuyla dolu, iğrenç, pis, ıslak bir oyuk değil, oturacak veya yemek yiyecek bir yeri olmayan kuru, çıplak, kumlu bir oyuk da değil: Bir hobbit kovuğuydu ve bu da konfor demekti.

Yeşile boyanmış, lomboz gibi yusyuvarlak ve tam ortasında parlak pirinçten bir kolu olan bir kapısı vardı. Kapı, tüneli andıran, boru şekilli bir hole açılıyordu: dumansız, duvarları lambrili, zeminleri karolar ve halılarla örtülü, cilalı koltukları ve şapkalarla paltoların asılması için bir sürü kancası bulunan, son derece rahat bir tünel -hobbit konuk ağırlamaya pek düşkündü. Tünel döne döne ilerleyerek tepenin -millerce uzakta yaşayan kimselere kadar herkesin Tepe dediği- yan cephesine düzgün, ama pek de düz olmayan bir tarzda açılıyordu ve üzerinde önce bir yöne, sonra diğerine açılan pek çok küçük kapı vardı. Hobbit üst kata çıkmazdı: yatak odaları, banyolar, mahzenler, kilerler (bunlardan çokça vardı), gardıroplar (sırf giysilere ayrılmış odaları vardı), mutfaklar, yemek odaları… tümü de aynı katta, hattâ aynı koridor üzerindeydi. En iyi odalar (girişte) sol taraftaydı, çünkü sadece bunların pencereleri vardı; bahçeye ve ilerisinde nehre doğru inen çayırlara bakan, derin ve yuvarlak pencereler.

Bu hobbitin hali vakti hayli yerindeydi ve adı Baggins’ti. Bagginsler fi tarihinden beri Tepe civarında yaşamaktaydı ve herkes onların son derece saygın kimseler olduklarını düşünürdü, sırf zengin oldukları için değil, asla maceraya atılmadıkları ve beklenmedik hiçbir şey yapmadıkları için. Bir Baggins’in herhangi bir soruya vereceği cevabı, ona sorma zahmetine katlanmadan bilebilirdiniz. Bu, bir macera yaşayan ve kendisini bütünüyle beklenmedik şeyler söylerken bulan bir Baggins’in öyküsüdür. Belki komşuların saygısını yitirdi, ama kazandığı -eh, öykünün sonunda bir şey kazanıp kazanmadığını göreceksiniz.

Söz konusu hobbitimizin annesi -hobbit nedir? Sanırım günümüzde hobbitler biraz açıklama gerektiriyor, zira nadir bulunur ve bize verdikleri isimle Büyük Ahali’den uzak durur oldular. Yaklaşık yarı boyumuzda ve sakallı cücelerden daha küçük, ufak bir halktırlar (veya öyleydiler). Hobbitlerin sakalı yoktur. Seninle ben gibi iri ve ahmak kimseler, bir mil öteden duyabilecekleri fil gürültüsünü andıran seslerle paldır küldür yaklaşırken sessizce ve hızla ortadan kaybolmalarına yardım eden olağan cinsten büyü dışında, büyüyle ilgileri yok denecek kadar azdır. Yağları genellikle karın bölgesinde toplanmıştır; canlı renkler giyerler (başta yeşil ve sarı); ayak tabanları köselemsi bir deriyle, ayaklarının üzeri de genellikle kahverengi olan saçları gibi sık ve kıvırcık tüylerle kaplı olduğundan ayakkabı giymezler; uzun ve maharetli kahverengi parmakları, iyi huylu çehreleri vardır ve tok, çınlayan kahkahalar atarlar, (özellikle de imkan buldukça günde iki kez yedikleri) akşam yemeklerinden sonra. Artık öyküye devam etmeye yetecek kadar bilginiz oldu. Dediğim gibi, bu hobbitin -yani Bilbo Baggins’in- annesi, Tepe’nin eteğinden akan ve adına Su denen pınarın öte yanında yaşayan hobbitlerin başı Yaşlı Took’un üç olağanüstü kızından biri, meşhur Güzellergüzeli Took idi. Sık sık dile getirildiğine göre (başka ailelerde), uzun zaman önce Tookların atalarından biri bir peri kızıyla evlenmiş olmalıydı. Bu elbette ki saçmaydı, ama kesinlikle pek hobbitvari olmayan bir yanları vardı ve nadiren de olsa Took klanının üyelerinden biri yola çıkıp maceralar yaşardı. Gizlice ortadan kaybolurlar, aileleri de meselenin üstünü kapatırdı, ama Tookların Bagginslerden daha zengin olduklarına şüphe yoksa da, onlar kadar saygın olmadıkları gerçeği baki kalırdı.

Gerçi Bayan Bungo Baggins olduktan sonra Güzellergüzeli Took’un başından herhangi bir macera geçmiş de değildi. Bungo, yani Bilbo’nun babası, karısı için Tepe’nin altında veya Nehir’in öteki kıyısında bulunabilecek en lüks hobbit kovuğunu (kısmen de karısının parasıyla) inşa etti ve yaşamlarının sonuna kadar orada yaşadılar. Yine de tek oğlu olan Bilbo’nun, güvenilir ve rahatına düşkün babasının kopyası gibi görünmesine ve davranmasına karşın, Took tarafından, su yüzüne çıkmak için fırsat kollayan tuhaf bir şey almış olması muhtemeldir. Bu fırsat hiç gelmedi, ta ki Bilbo Baggins, size az önce tarif ettiğim, babası tarafından inşa edilmiş ve görünüşe göre yerinden kımıldatılamaz şekilde yerleştiği hobbit kovuğunda elli yaşına gelene dek. Tuhaf bir tesadüf eseri, uzun zaman önce dünyanın sessizliğinde, gürültü daha az, yeşil daha çok, hobbitler ise hâlâ bol ve bayındır iken ve Bilbo Baggins kahvaltının ardından kapısının önünde oturmuş, neredeyse tüylü (özenle fırçalanmış) ayaklarına kadar uzanan, kocaman bir ahşap pipo içer iken -Gandalf geldi. Gandalf! Onun hakkında duyduklarımın dörtte birini duymuş olsaydınız -hele ben duyabileceklerimin çok küçük bir bölümünü duymuşken- her türlü olağanüstü öyküye hazırlıklı olurdunuz. Gittiği her yerde öykülerle maceralar en fevkalade biçimde dört bir yanda baş gösterirdi. Uzun zamandır, aslına bakılırsa dostu Yaşlı Took’un ölümünden beri yolu Tepe’nin altındaki bu yöreye düşmemişti ve hobbitler onun neye benzediğini unutmaya yüz tutmuştu. Hepsinin de küçük hobbit çocuklar oldukları zamandan beri Tepe’nin ardında ve Nehir’in öte yanındaki işleriyle meşguldü.

Her şeyden habersiz Bilbo’nun o sabah gördüğü tek şey, asa taşıyan ihtiyar bir adamdı. Adamın sivri uçlu mavi bir şapkası, uzun, gri bir pelerini, uzun, gümüş rengi boyun atkısının üzerinden sarkan ak sakalı ve kocaman siyah çizmeleri vardı.

“İyi sabahlar!” dedi Bilbo ve bunda samimiydi. Güneş parlıyordu, çimenler ise yemyeşildi. Ama Gandalf ona şapkasının gölgeliğinden taşan gür kaşlarının altından baktı.

“Ne demek istiyorsun?” dedi. “Bana iyi sabahlar mı diliyorsun, yoksa sabahın ben istesem de istemesem de iyi olduğunu mu söylüyorsun, yoksa bu sabah kendini iyi hissettiğini veya bunun iyi olunacak bir sabah olduğunu mu kastediyorsun?”

“Hepsi birden,” dedi Bilbo. “Üstelik dışarıda pipo içmek için de harika bir sabah. Yanında pipon varsa otur da onu benim tütünümle doldur! Acelemiz yok, önümüzde bütün bir gün var!” Bilbo bunun ardından kapısının yanındaki bir iskemleye oturdu, bacak bacak üstüne attı ve havada bozulmadan Tepe’nin üzerine doğru süzülen güzel bir duman halkası üfledi.

“Pek hoş!” dedi Gandalf. “Ama bu sabah duman halkaları üflemeye ayıracak zamanım yok. Düzenlediğim bir serüvene katılacak birini arıyorum ve birini bulmakta çok zorluk çekiyorum.”

“Öyledir herhalde -bu civarda! Bizler sade, sessiz, sakin kimseleriz ve serüvenlerle işimiz olmaz. İğrenç, huzur bozucu, rahatsız şeylerdir onlar! Adamı yemeğe geç bırakırlar! Milletin onlarda ne bulduğunu anlamıyorum,” dedi bizim Bay Baggins ve başparmağını pantolon askısına takarak daha da büyük bir duman halkası üfledi. Ardından o sabah aldığı mektupları çıkardı ve ihtiyar adama artık kulak asmıyormuş rolü yaparak okumaya başladı. Adamın pek kendisine göre olmadığına karar vermişti ve gitmesini istiyordu. Ama ihtiyar adam yerinden kıpırdamadı. Hobbite hiçbir şey söylemeksizin, asasına yaslanarak bekledi, ta ki Bilbo kendini epey rahatsız, hattâ biraz huysuz hissedene dek.

“İyi sabahlar!” dedi nihayet. “Burada serüven filan istemiyoruz, sağolasın! Şansını Tepe’nin ardında veya Nehir’in ötesinde deneyebilirsin.” Bunu söylerken konuşmanın sona erdiğini kastetmişti.

İyi sabahlar lafını ne çok şey için kullanıyorsun!” dedi Gandalf. “Şimdi de benden kurtulmak istediğini ve ben buradan gitmedikçe sabahın iyi olmayacağını kastediyorsun.”

“Hiç de değil, sevgili beyim! Bakalım, adımızı bildiğimi sanmıyorum…”

“Evet, evet, sevgili beyim -ben ise senin adını biliyorum, Bay Bilbo Baggins. Sen de benim adımı biliyorsun, o ada ait olduğumu hatırlamasan da. Ben Gandalf’ım, Gandalf da ben demektir! Güzellergüzeli Took’un oğlu tarafından kapı kapı dolaşıp düğme satan biri gibi iyi sabahlanacağıma dünyada inanmazdım!”

“Gandalf, Gandalf! Vay canına! Yaşlı Took’a kendiliğinden kapanan ve emredilmedikçe asla çözülmeyen bir çift elmas düğme veren gezgin büyücü değil mi? Partilerde goblinler ile devler, prenseslerin kurtarılması ve dul oğullarının beklenmedik talihi hakkında muhteşem öyküler anlatan kişi değil mi? Mükemmel havai fişekler yapan adam değil mi! Onları hatırlıyorum! Yaşlı Took onları Yaz Dönümü Arifesi’nde patlatırdı. Enfes! Ateşten kocaman zambaklar, aslanağızları ve sarısalkımlar gibi patlar ve alacakaranlıkta bütün akşam asılı dururdular!” Şimdiye kadar Bay Baggins’in kendini inandırmak istediği kadar yavan biri olmadığını ve aynı zamanda çiçeklere pek düşkün olduğunu çoktan anlamış olacaksınız. “Vay vay!” diye devam etti. “Bir sürü sessiz sakin delikanlıyla kızın çılgın maceralar peşinde yoklara karışmasından sorumlu olan Gandalf değil mi? Ağaçlara tırmanmaktan elfleri ziyaret etmeye kadar her şey -ya da gemilerde başka kıyılara yelken açmaya! Bak şu işe, bir zamanlar burada hayat epey ilginç- demem o ki bir zamanlar bu yörede işleri epey kanştırırdın. Affını dilerim, ama hâlâ iş başında olduğundan hiç haberim yoktu.”

“Başka nerede olacaktım ki?” dedi büyücü. “Yine de hakkımda bir şeyler hatırlamana sevindim. Her halükarda havai fişeklerimi hoşnutlukla hatırladığına göre umut hiç yok değil. Aslına bakarsan, yaşlı büyükbaban Took için ve zavallı Güzellergüzeli’nin hatırına, sana benden dilediğin şeyi vereceğim.”

“Affını dilerim, senden hiçbir şey istemedim!”

“Evet, istedin! Bununla iki etti. Affımı. Onu sana veriyorum. Hattâ daha da ileri gidip seni bu maceraya göndereceğim. Benim için çok eğlendirici, senin için de çok iyi olacak -üstesinden gelmeyi başarabilirsen de büyük olasılıkla kârlı.”

“Kusura bakma! Serüven istemiyorum, teşekkür ederim! Bugün olmaz. İyi sabahlar! Ama lütfen çaya gel -ne zaman istersen! Neden yarın olmasın? Yarın gel! Güle güle!” Hobbit bunu söyledikten sonra arkasını dönüp yeşil kapısından içeri seğirtti ve kapıyı kabalık etmemek için cesaret ettiği kadar hızlı kapadı. Ne de olsa büyücü büyücüdür.

“Onu neden çaya çağırdım ki!” dedi kendi kendisine, kilere giderken. Yeni kahvaltı etmişti, ama bir iki kekle bir içeceğin bu korkunun üzerine iyi gideceğini düşünüyordu.

Bu arada Gandalf hâlâ kapının ardında durmuş, uzun uzun, ama sessizce gülüyordu. Bir süre sonra yaklaştı ve asasının kabarasıyla hobbitin güzelim yeşil kapısının üzerine tuhaf bir işaret kazıdı. Ardından, tam Bilbo ikinci kekinin sonuna gelmiş ve maceralardan başarıyla kaçındığını düşünmeye başlamışken yürüyerek uzaklaştı.

Ertesi gün Bilbo Gandalf’ı neredeyse unutmuştu. Randevu Tableti’ne yazmadığı şeyleri pek hatırlayamazdı. Şu şekilde: Gandalf Çay Çarşamba. Önceki gün ise sinirlerinin bozukluğu böyle bir şey yapmasına olanak vermemişti.

Çay saatinden az önce ön kapı zili şiddetle çalındı ve Bilbo hatırladı! Aceleyle çaydanlığı ateşe koydu, bir fincanla tabak ve fazladan bir iki kek çıkarıp kapıya koştu.

“Seni beklettiğim için çok özür dilerim!” diyecekken gelenin Gandalf olmadığını gördü. Gelen altın kemerine sıkıştırdığı mavi bir sakalı ve koyu yeşil başlığının altında çok parlak gözleri olan bir cüceydi. Kapı açılır açılmaz, beklenen bir konuk gibi Bilbo’yu itip içeri girdi.

Başlıklı pelerinini en yakın askıya astı ve yerlere kadar eğilerek, “Dwalin hizmetinizde!” dedi.

“Bilbo Baggins de sizin!” dedi, soru soramayacak kadar şaşkın olan hobbit. Ardından gelen sessizlik rahatsızlık verici bir hal aldığında da ekledi: “Tam çay içecektim, lütfen gelip benimle beraber için.” Belki biraz gergindi, ama davetinde içtendi. Ya davetsiz bir cüce evinize gelip tek kelime açıklama yapmadan eşyalarını askınıza assa siz ne yapardınız?

Masaya oturalı uzun zaman olmamıştı, hattâ üçüncü keke yeni geçmişlerdi ki, kapı daha da yüksek sesle çalındı.

“İzninizle!” dedi hobbit ve kapıya yollandı.

“Demek sonunda gelebildin!” Bu defa Gandalf’a böyle diyecekti. Ama gelen Gandalf değildi. Bunun yerine eşikte ak sakallı ve al pelerinli, çok yaşlı görünen bir cüce vardı ve kapı açılır açılmaz, davet edilmiş gibi o da içeri atladı.

“Bakıyorum şimdiden gelmeye başlamışlar,” dedi, Dwalin’in askıdaki yeşil başlığını görünce. Kendi kırmızı başlığını da onun yanına astı ve elini göğsüne götürerek, “Balin hizmetinizde!” dedi.

“Teşekkür ederim!” dedi Bilbo nefesi kesilerek.

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s