Uzun Dünya – Terry Pratchett, Stephen Baxter / Tanıtım & Önokuma


1010072_10152183582512970_757951729_n

Kitabın Adı : Uzun Dünya
Orijinal Adı : The Long Earth
Serinin Adı : The Long Earth Series
Seri Sırası : 1
Yazarların Adı : Terry Pratchett, Stephen Baxter
Çevirmen : Cihan Karamancı
Yayınevi : İthaki Yayınları
Basım : Şubat, 2014
Sayfa Sayısı : 424
Tür : Bilim Kurgu / Fantazya

Goodreads okurlarına göre 2012’nin En İyi Bilim Kurgu Romanı!

Bilim-kurgunun iki ustası Terry Pratchett ve Stephen Baxter yeni bir roman için bir araya gelip bize şu soruyu sordu:
Dünya’daki kaynaklar kısıtlı olmasaydı, insanlık nasıl gelişirdi? Paralel dünyalar arasında yolculuk yapılmasını sağlayan”adımlayıcı”nın icadıyla, asırlardır yalnız olduğu düşünülen Dünya ve insanlık için yeni bir dönem başlamıştır. Ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok yeni dünyanın keşfedilmesini sağlayan bu aygıt, insanlığa sonsuz ihtimaller sunar. Doğuştan “Adımlayıcı” olanlarınsa buna ihtiyacı yoktur.Evrimin farklı bir yol izlemesi, dinozorların hayatta olması, homo sapienslerin var olmaması gibi “küçük” ayrıntılar göz ardı edildiğinde, yan yana sıralanan her Dünya birbiriyle aynıdır.New York Times çoksatarı Uzun Dünya, gerçek anlamıyla “başka dünyalar”ı mümkün kılıyor.Sizi bekleyen dünyalar var; yeter ki küçük bir adım atın.

scrollWithLineCFG_31

önokuma

1

Ormandaki bir açıklıkta:
Er Percy kuş cıvıltıları arasında uyandı. Silahlar yüzünden kuş cıvıltısı duymayalı uzun zaman olmuştu. Bir müddet huzur verici sessizlikte uzanmakla yetindi.
Seyyar döşeği yerine nemli fakat hoş kokulu çimenlerde yatıyor olması, beyin sarsıntısı geçirdiği için onu biraz endişelendiriyordu. Az öncesine kadar bulunduğu yerde pek fazla hoş bir kokuya rastlamak mümkün değildi. Barut, kızgın yağ, yanık et ve yıkanmamış adamların leş kokusu: İşte Percy, bunlara alışkındı.
Er Percy ölüp ölmediğini merak etti. Ne de olsa dehşet verici bir bombardımana maruz kalmıştı.
Eh, öldüyse bile onca gürültünün, çığlığın ve çamurun ardından böyle bir cennete hiç itirazı yoktu. Hem cennette olmasaydı, çavuşu ona tekmeyi basar, kolundan tutup ayağa kaldırır, üstünü başını kontrol eder ve bir fincan çay içip iki lokma bir şey yemesi için yemekhaneye yollardı. Fakat ortada ne çavuş ne de ağaçlardan gelen kuş cıvıltıları dışında herhangi bir ses vardı.
Şafağın ilk ışıkları gökyüzüne karışırken Er Percy’nin aklından merakla şu düşünce geçti: “Ne ağacı?”
Bombardımanlarla paramparça olmamış, yaprakları eksiksiz ağaçlar bir yana hayal meyal ağaca benzer bir ağaç görmeyeli ne kadar zaman geçmişti? Ama şimdi ağaçlarla, hem de bir orman dolusu ağaçla karşı karşıyaydı.

Pratik zekâlı ve sistematik bir delikanlı olan Er Percy, sonunda bu rüyada kendisini asla öldürmeye kalkışmamış ağaçlara bakarak endişelenmemeye karar verdi. Tekrar yere uzandı ve bir süreliğine içi geçti. Gözlerini açtığında ortalık günlük güneşlikti ve Percy susamıştı.
Etraf aydınlıktı ama nerede olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Eh, herhalde Fransa’daydı. Percy’i bayıltan top mermisi onu fazla uzağa fırlatmış olamazdı. İyi ama orman da nereden çıkmıştı? Üstelik burada silahların gümbürtüsü ve insanların çığlıkları gibi Fransa’nın geleneksel seslerinden de eser yoktu.
Tüm bunlar tam bir muammaydı. Ve Percy bir yudum su için yanıp tutuşuyordu.
Kuşların dadandığı o ruhani sessizliğin arasında endişelerini eski püskü asker heybesinden geriye kalan şeyin içine dolduran Percy, şarkıda biraz doğruluk payı olduğunu düşündü: endişelenmenin kime ne faydası vardı? İnsanların sabah çiyi gibi buhar olup uçtuklarını gördükten sonra endişe etmeye sahiden de değmezdi.
Fakat Percy ayağa kalkarken sol bacak kemiğinin içinde o tanıdık acıyı hissetti. Ona kamuflajlı oğlanların* arasında kıyak bir görev yeri ile asker heybesindeki ezik büzük bir boya kutusu vermiş olan yaranın kalıntısı hâlâ yerli yerindeydi ve Percy’yi eve göndermeye yetmemişti. Bacağı hâlâ ağrıdığına göre bu bir rüya olamazdı! Ama Percy’nin önceden bulunduğu yerde olmadığı da kesindi.
Diğer yönlere kıyasla daha az ağacın bulunduğu benzer bir yönde yürürken aman vermez bir düşünce zihnini doldurdu. Neden şarkı söyledik? Aklımızı mı kaçırdık? Ne halt ettiğimizi sanıyorduk? Her yer kollarla ve bacaklarla doluyken, insanlar gözümüzün önünde etten ve kemikten bir bulut halinde darmadağın olurken biz kalkıp şarkı söyledik!
Amma da büyük bir budalalık ettik!

Er Percy yarım saatin sonunda bir bayırdan aşağı inerek sığ bir vadideki dereye ulaştı. Su biraz tuzlu olsa da Percy suyu bir at yalağından içmeye bile hazırdı; hem de bir atla yan yana.
Bir nehirle birleşene kadar o dereyi takip etti. Nehir henüz pek geniş değilse de Er Percy taşra çocuğuydu ve nehir kıyısının altlarında karavideler olduğunu biliyordu. Ve bahsi geçen o karavideler yarım saat içinde çıtır çıtır kızarıyordu. Percy daha önce hiç bu kadar irilerini ve sulularını görmemişti! Hem de bu kadar çok sayıda! Dal parçalarına geçirdiği avlarını alelacele yaktığı bir ateşin üstünde döndüre döndüre pişirerek ve onları elleriyle parçalayarak karnı ağrıyana kadar yedi. Sonra aklında yeni bir düşünce belirdi. Belki de gerçekten ölüp cennete gitmişimdir. Ve bu kadarı bana yeter de artar bile. Çünkü Tanrım, cehennemi yeterince gördüm.
Er Percy o gece heybesini yastık yaparak nehrin yanındaki bir açıklıkta uzandı. Gökyüzünde hayatında hiç görmediği kadar parlak yıldızlar belirirken ‘Dertlerini Eski Heybene Kaldır’* şarkısını söylemeye başladı. Şarkı bitmeden önce sesi kesildi ve derin bir uykuya daldı.
Günışığı tekrar yüzüne değerken Percy uyandı, zihninin açılması için biraz bekledi ve doğrulup oturdu, sonra da üstüne çevrili sakin bakışlar karşısında bir heykel misali donup kaldı. Arka arkaya dizili bir şekilde kendisini seyreden adamların sayısı bir düzineyi buluyordu.
Bunlar kimdi? Neydi? Biraz ayıya benzeseler de suratları ayı suratı değildi. Aslında biraz maymunu andırdıkları da söylenebilirdi ama daha şişmandılar. Üstelik uysalca bakmaktan başka bir şey de yapmıyorlardı. Herhalde Fransız olamazlardı, değil mi?

Percy yine de Fransızca konuşmayı denedi. “Parley buffon say?”
Adamlar ona boş gözlerle baktılar.
O sessizlikte kendisinden daha fazlasının beklendiğini düşünen Percy genzini temizledi ve bir kez daha “Dertlerini Kaldır” şarkısına başladı.
Şarkısı bitene kadar adamlar onu pür dikkat dinlediler. Ardından aralarında bakıştılar. Sonunda bir tür anlaşmaya varmışlar gibi içlerinden biri öne çıktı ve mükemmel bir tonda şarkıyı tekrar etmeye başladı
Er Percy büyük bir şaşkınlıkla ona kulak verdi.
Ve bir asır sonra:
Tek tük meşe ağaçlarının yer aldığı çayır düz, yeşil ve gürdü. Tepedeki gökyüzü öyle bir mekâna yakışır biçimde masmaviydi. Ufukta bulutların gölgesini andıran bir kıpırtı mevcuttu ve koca bir hayvan sürüsü hareket halindeydi.
Bir tür iç geçirme, uzun uzun verilen bir nefes duyuldu. Yeteri kadar yakında bulunan bir gözlemci, teni okşayan bir esintinin fısıltısını işitebilirdi.
Çimenlerde bir kadın yatıyordu.
Kadının adı Maria Valienté’ydi. Üzerinde en sevdiği tiftik kazağı vardı. Yalnızca on beş yaşında olmasına rağmen hamileydi ve bebek geliyordu. Doğum sancıları kadının sıska bedenini titretiyordu. Az öncesine kadar doğumdan mı, yoksa Maria’nın annesinden kalan tek yadigâr maymunlu bileziğe günah olduğunu söyleyip el koyan Rahibe Stephanie’den mi daha çok korktuğundan emin değildi.
Şimdiyse bu. Sıvası nikotin lekeleriyle kaplı tavanın olması gereken yerde gökyüzü; yıpranmış halıların olması gereken yerde ise çimenler ve ağaçlar vardı. Her şey yanlıştı. Burası da neresiydi? Burası hâlâ Madison muydu? Maria buraya nasıl gelebilirdi?

Ama bunların hiçbiri önem taşımıyordu. Bedeni yine acıyla dolan Maria bebeğin geldiğini hissetti. Ona yardım edecek hiç kimse yoktu, Rahibe Stephanie bile. Maria gözlerini kapadı, çığlık attı ve ıkındı.
Bebek çimenlerin üstüne düştü. Maria plasentanın da çıkması için beklemesi gerektiğini biliyordu. İş bittiğinde bacakları arasında sıcak bir yığın ve yapış yapış, kanlı dokuyla kaplı bir bebek vardı. Bebek –oğlan– ağzını açtı ve tiz bir sesle ağlamaya başladı.
Uzaklardan gök gürültüsünü andıran bir ses geldi. Hayvanat bahçesinde duyacağınız türden, bir aslanınki gibi bir kükremeydi.
Maria bu sefer korkuyla çığlık attı.
“Bir aslan mı?”
Bir düğmeye basılmış gibi çığlık kesiliverdi. Maria gitmişti. Bebek yalnız kalmıştı.

Bebeğin içine akan ve onunla sonu gelmeyen bir sesle konuşan evren dışında yapayalnızdı. Hepsinin arkasında bir Sessizlik yatıyordu.
Bebeğin ağlayışı bir şırıltı halini aldı. Sessizlik huzur vericiydi.
Bir tür iç geçirme, uzun uzun verilen bir nefes duyuldu. Maria yeşil çimenlerin üstüne ve mavi göğün altına döndü. Genç kadın doğrulup oturdu ve panik içerisinde etrafa bakındı. Yüzü kül gibi olmuştu; çok kan kaybediyordu. Fakat bebeği buradaydı.
Maria plasentayla beraber henüz göbek bağını bile kesmediği bebeği aldı, onu tiftik kazağına sardı ve kollarını ona kundak yaptı. Oğlanın yüzü nedense çok sakindi. Maria onu kaybettiğini düşündü. “Joshua,” dedi. “Adın Joshua Valienté.”
Hafif bir pat sesiyle beraber ikisi de gözden kayboldu.
Kurumakta olan kan ve vücut sıvısı birikintisinin, çimenlerin ve de göğün dışında çayırda hiçbir şey kalmadı. Kan kokusu, çok yakında dikkatleri oraya çekecekti.

Ve uzun zaman önce bir gölge kadar yakın bir dünyada:
Kuzey Amerika’nın çok farklı bir versiyonu, devasa, karayla çevrili, tuzlu bir deniz barındırıyordu. Bu deniz mikrobik yaşamla kaynıyordu. Tüm bu yaşam tek ve muazzam bir organizmaya hizmet ediyordu.
Ve bu dünyada, bulutlu bir gökyüzünün altında o bulanık denizin tamamı tek bir düşünceyle çalkalanıyordu.
Ben…
Bu düşünceyi bir başkası takip ediyordu.

Hangi amaçla?

damy (1)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s