Kurucunun Kızı – Amy Engel / İnceleme


25455536

Kitabın Adı : Kurucunun Kızı
Orijinal Adı : The Book of Ivy
Serinin Adı : Kurucunun Kızı Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Amy Engel
Çevirmen : Merve Özcan
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Mayıs, 2015
Sayfa Sayısı : 270
Tür : Genç Yetişkin / Distopya / Romance

Starry Books etkinliğimizin 2.kitabından herkese merhaba!!!

Etkinliğimizin 2.kitabı olarak Kurucunun Kızı’nı seçtik sevgili Melis ile. :)

İki Hayat Arasında gibi bu kitapta beni konusuyla şoktan şoka sokup, sonunda da beni uçurumun kenarından fırlatıp attı. Öyle bir şoka uğradım ki anlatamam. Böyle bir son olacağını hiç düşünmemiştim. Daha çok kitaba başlarken, kız kesin oğlanı öldürmez beraber bir hükümdarlık kurup mutlu mesut yaşarlar diye düşünürken… Her şey tepetaklak oldu. Sevgili kızımız Ivy sevdiği herkesi kurtaracağım, rahat rahat yaşamalarını sağlayacağım diye kendisini kızgın suların içerisine fırlattı. İyi mi oldu Ivy? Hıı?! Azıcık anlatsana orada havalar nasıl?! -.-

Sinir olduğum, kendimi parçaladığım bir son daha! :’( Sanırım bu sıralar okuduğum kitaplar bana gıcık. Cidden bak. İçimi dağlayıp bırakıyorlar. Ne olurdu Ivy ve sevgili aşkitom Bishop mutlu olsaydı?! :’(

Bu kadar dert yakınma yeter diyerek kitabı anlatmaya yavaş yavaş başlayayım size. Kitabımız Ivy Westfall, yani nam-ı diğer Kurucunun Kızı ile Bishop Lattimer, yani nam-ı diğer Başkanın Oğlunun düğü ile başlıyor. Ama bu bildiğimiz düğünler gibi değil. Westfall ülkesinde her 16 yaşına gelmiş kız ile erkek bir törenle beraber toplu düğün yapıyorlar. Ve bir de şu olay var; ülke veya onların deyimi ile ulus her ne kadar belli sınırlar olmasa da ikiye bölünmüş durumda. Westfall’u kuran kişinin yandaşları ile Başkanın soyu olan Lattimer’in yandaşları. Her yıl belli bir zamanda önce Westfall tarafındaki kızlar Lattimer tarafındaki erkeklerle evleniyorlar. Ama kendileri seçmiyorlar. Hükümet belirliyor kimin kiminle evleneceği. Ve bu olay kış aylarında diğer tarafta yani Westfall tarafında da tekrarlanıyor.

Ayrıca bu evliliğin bazı yazılmayan kuralları var. Mesela çocukların hemen dünyaya gelmesi gibi… Çiftlerden çocuk yapmak için beklenilmesi istenmiyor. Ne kadar çok sağlıklı çocuk doğururlarsa neslin devamı için bir o kadar iyi. Ha bir de anlatmadığım bir olay var. Kitap 2025’den daha ileri bir tarihlerde geçiyor. Yani nükleer savaşların bitip dünyanın mahvolduğu zamanlar. Sağlıklı insan sayısının çok az olduğu zamanlar. İşte bu yüzden Westfall ulusu sağlıklı çocuk düşüncesine körü körüne bağlılar ve bu yüzden gençlerini erken yaşta evlendiriyorlar.

Ivy ve Bishop’ta bu gelenek ile evlenen çiftlerden birisi. Bishop diğer çocuklardan farklı olarak 18 yaşında evlenmeyi tercih ediyor ve iki yıl boyunca Ivy’nin ablası Laccie’ye talip çıkmayarak Ivy’i alıyor. Hiç evlenmeyen kızlar ise hemşire, öğretmen vs. gibi mesleklerini yapma haklarını sahip bu arada. Ama tabii toplum gözünde nasıl bir yere geldiklerini siz düşünün.

İki ailenin düşmanlığından dolayı Ivy, Bishop ile evlendiği için sinir küpü halinde geziyor ve babasının ona verdiği görevini yerine getirmek için çalışmalara hemen başlamak istiyor. Görevi ise: Bishop’ı öldürmek!

Ben çevremdeki tüm kızlardan farklıydım çünkü Bishop Lattimer’la evlenmek benim kaderim değildi. Görevim onu mutlu etmek, çocuklarını taşımak ve karısı olmak değildi.
Görevim onu öldürmekti.

Ne kadar zor bir görev olduğunu a’dan z’ye bilen Ivy, planlarını yaparak adım adım ilerliyor ve sona yaklaşırken her şey rayında giderken beklenmedik bir olay oluyor. Ne mi? Bence çok güzel bir olay. :)

Her ne kadar başkanın oğlu burnu havada, kendini beğenmiş bir tip olarak düşünsek de Bishop tam tersi bir karaktere sahip bir insan. Yakışıklı olduğunu hatta seksi olduğunu kabul ediyorum ama o kaslı vücudunun altında öyle yufka yürekli bir kalp var ki anlatamam. Ancak ve ancak o yufka yürekliliği kitabın satırlarını okurken hissedebilirsiniz. Şimdi burada anlatsam havada kalır resmen. Yani tam aşık olunacak hatta evlenilecek bir oğlan Bishop. Mesela ben evlenebilirim hiç sorun değil. :D

“Buna ne dersin?” dedi Bishop. İnce siyah ciltli bir kitap tutuyordu, kitaptaki isim dikildiğim yerden okumam için çok ufaktı. “Romeo ve Juliet.” Kitabı bana doğru salladı. “Düşman aileler. Talihsiz genç aşıklar.” Yüzü ifadesizdi, ancak gözleri gülüyordu.
“Çok komik.”
“Bana deli diyebilirsin,” dedi. “Ama kulağa ilgi çekici geliyor.”
Bishop sırıtışımı göremeden yüzümü kitaplığa döndüm. 

Ivy ile Bishop’ın birbirlerine aşık olmasından sonra kitap tadından yenmez hale geldi çünkü olaylar buradan sonra arapsaçına döndü. Ivy kimse mutsuz olmasın herkes yaşamına devam etsin diye kendisini kızgın suların içerisine attı. Ve o dakikadan sonra gözyaşlarım sel olup akmaya başladı. Ahh Ivy kızım sen neler yaptın ya?! :’(

Yukarıda da dediğim gibi bu aralar kitaplar konusunda çok talihsizim. Sonları ile ya beni hüngür hüngür ağlatan kitaplar okuyorum ya da beni mutsuz eden. Veya Kurucunun Kızı gibi karmaşık duygularla beni sarıp sarmalayan… Kitabı sevdim mi? Sevdim. Peki konuyu sağlam buldum mu? Buldum ama yazar bence daha detaya inip daha kalın sayfalı bir kitap ortaya çıkartabilir ve ben de bu sayede daha çok Bishop sahnesi okurdum. Mesela Ivy’nin gün içerisinde ne yaptığını biliyorduk ama Bishop’ın gün içerisinde ne yaptığını bilmiyorduk. Mesela ben Bishop’ın mesleğinin ne olduğunu bile bilmiyorum. Gün içerisinde ne yaptığını da… Babasından sonra başkanlık koltuğuna o oturacak her ne kadar istemese de ama yine de birkaç bölüm Bishop’a ayrılabilirdi. Bunun dışında gerçekten hikayeyi kısa ve yüzeysel buldum. Daha derine inebilirdi. Yani kısacası ben kitabı çok sevdim arkadaş! 270 sayfa yetmedi bana! Nerede ikinci kitap getirin bana! Çabuk! Bishop’ıma ne olacak çooook merak ediyorum.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4,5!

thz3y

damy (1)

Yaz Okuma Şenliği #3 : İşgalci – Melissa Landers / İnceleme


Untitled-1Kitabın Adı : İşgalci
Orijinal Adı : Invaded
Serinin Adı : Alienated Series
Seri Sırası : 2
Yazarın Adı : Melissa Landers
Çevirmen : Demet Orhan
Yayınevi : GO! Kitap
Basım : Haziran, 2015
Sayfa Sayısı : 428
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin / Uzaylılar

Öncelikle yoruma başlamadan önce sizleri uyarmam gerekiyor sevgili kitap kurtları. İşgalci, serinin ikinci kitabı olduğu için onun yorumunu yazarken ilk kitapta yer alan önemli gelişmeler hakkında spoiler alabilirsiniz. O bakımdan olayı serinin ilk kitabı olan Yabancı kitabını okumadıysanız lütfen İşgalci yorumumu okumayın, yoksa üzülebilirsiniz, yapmayın etmeyin okumayın yalvarıyorum size!

Serinin ilk kitabı Yabancı’yı okuyanlar bilir, kitabın sonunda her şey karman çorman olmuş, milletin çoğu birbirine girmiş, olmayacak şeyler olmuştu. Yani olaylar olaylar diyeceğimiz şey gerçekleşmişti. L’eihlilerin dünyamıza gelmesi L’eihr ve Dünya arasında kurulacak ittifak için çok önemli olsa da planlanan çoğu şey geri tepmiş ve neredeyse ittifakın bitmesine sebebiyet verilecek olaylar olmuştur. Örneğin; Aeylx’in sh’alear bitkisini gezegenimize getirerek, tarım ürünlerine zarar vermesi gibi veya bilim adamlarımızın L’eihrlilerden aldığı nanoteknolojik bir şeyle suyumuzu kirletmeleri gibi ya da Dünyaperverlerin, Eron’u öldürmesi gibi. En acısı da bu olsa gerek. Eron, gezegenimizi kurtarmak için sh’alear bitkisini sökmek için yola çıktığı zaman linç edilerek öldürülmüştür. Bu olaydan sonra L’eihrlilerin İhtiyar heyeti uzaylılarını yurtlarına çağırmış ve dünyaya ne gibi zararlar verdiklerini bir bir anlatmalarını istemiştir. Bunun karşılığında da cevaplar almışlardır. Mesela en büyük cezalarından birisi olan iphet gibi. Ama bunun dışında Cara dünyasına dönememiş ve L’eihr gezegeninde kalmak zorunda kalmıştır. Yani değişim programı erkenden başlamıştır. Aeylx ise dünyalıların daha fazla düşman olmamaları için Syrine ile birlikte gezegenimize gönderilmiştir ve dünyamıza ayak basar basmaz da turnelere basmışlardır.

Aeylx, sabah bambaşka bir şehirde gözünü açıyordur, akşam bambaşka bir şehirde gözlerini yumuyordur. Zaten zar zor dünyaya adapte olması yetmiyormuş gibi bir de bu Cara’sız, onun desteği olmaksızın tek tek geziyordur şehirleri… Bu işin zorluğunu birden beşe katlıyordur. Ayrıca tüm bu zorlukların yanı sıra arka arkası kesilmeyen suikast girişimlerden sağ çıkmaya çalışıyordur.  Her nereye giderse gitsin yanında muhakkak bir güvenlik görevlisi olmak zorundadır. Bakınız: korumaları David Shape gibi. David, Syrine ile Aeylx’i gölgesi gibi takip ediyor ve onları canla başla koruyordur. Tabii son dakika yaptığın şerefsizliği hiçbir zaman unutmayacağız ya neyse sevgili Shape. Yaptığın o şerefsizlik üzerine ağzına burnuna ıslak odunla dalasım geldi. Ki biliyorsun ki son damlasına kadar bunu hak ediyorsun, boşuna inkâr etme ciciş!

L’eihr gezegenine hoş geldin. Bir haltlar karıştırmaya kalkarsan fişini çekeriz. Hadi iyi günler!

Aeylx bu tür zorluklar yaşarken kızımız Cara ise bambaşka zorluklara karşı göğüs geriyordur. Örneğin; onu istemeyen L’eihrliler gibi ya da onu istemedikleri için elinden gelen yapan L’eihrliler gibi ya da ya da  ileri seviye dersleri ile onu hayattan bezdirmek isteyen yönetim gibi. Bak onu aşağılayan uzaylıları saymadım bile. Onlara girersek işin içinden çıkamayız zaten. Cara’nın hem oda arkadaşı hem de en yakın arkadaşı olan Elle ve Elle’nin desteği olmasa resmen hayatı zindan olur ve bu tür zorluklara göğüs geremezdi. Elle ise hem Eron’un l’ihanı yani biz Dünyalıların tabiri ile eşi hem de Aeylx’in biyolojik genetik materyal bakımından kız kardeşidir. Kısacası Cara, L’eihr gezegeninde güvenebileceği tek kişi Elle’dir. Bu yüzden de kızı hiçbir zaman yanından ayırmıyordur.

“Cah-ra Sweeney, birinci Aegis’ten Aelyx’in l’ihan’ı,” diye başladı Alona. “Özgürce, kendi iradenle ve hiçbir baskı altında kalmadan kaderini Kutsal Ana ile birleştiriyor musun?”
Cara hafifçe öksürerek “Evet,” dedi.
“Varlığını L’eihr gezegeninin gelişimine adayacak mısın?”
“Evet.”
“Ve istisnasız her konuda Yazgı’ya itaat edecek misin?”
Cara tereddüt etti. İtaat onun doğasına ters düşüyordu ama biraz daha beklerse liderlerine hakaret etmiş olacağının da farkındaydı. Bir saniye daha beklemeden dudaklarını yalayıp kaderini mühürledi.
“Evet.”
“O zaman sana hoş geldin diyorum, kardeşim,” diyen Alona’nın bulutlu gri gözleri parıldayarak canlandı.

Serinin ikinci kitabı ile beraber hikayemize yeni kişiler olaya dahil olmuştur ve bu karakterlerin bazıları iyiyken bazıları kötüdür. Ki bazıları vardır ki en korkulası olanlar onlardı çünkü ne oldukları belli değildir. Bakınız kurulda yer alan Jaxen ile Aisly gibi. Renklerini belli etmeyen sözde kardeşler etrafında negatif enerji yayıyorlardır ve Cara bir şekilde bu iki uzaylıdan uzak durmaya çalışıyordur ama kader ya bu bir şekilde yollarını kesiştiriyordur. Bu durumu elinden geldiğinde Aeylx’e anlatmıyordur çünkü onun gezegeninden ona yardım edemeyeceğini bunun yerine kendini yiyip bitireceğini biliyordur. Aynı şekilde Aeylx’de ona karşı düzenlenen suikastları Cara’dan saklıyordur.

Genel olarak kitabımız inişli çıkışlı bir şekilde olayları bize can damarımdan bize vererek yüreklerimizi ağzımıza getirmiştir ama serinin ara kitabı görevi gördüğü içinde sonuca doğru yaklaşılan olayların başlangıcını yapmıştır. Ya da ben öyle düşünüyorum. Bu yüzdende her seri için geçerli olan görüşüm ya da ara kitapları okurken beni sıkması bu kitapta yaşanmamış ve beni resmen seriye başlamıştır. Nasıl başlayıp bitirdiğimi bilmiyorum çünkü bir bölümde Aeylx’in yaşadığı zorlukları okuyarak bir başka bölüme geçerek Cara’nın çektiği zorlukları okumak hem yüreğimi ağzıma getirdi hem de sayfaları hızlıca çevirmemi sağladı. Özellikle kitabın sonu süperdi! O son dakikalarda yaşanan aksiyon dolu sahneler yok mu, aman tanrım! Bir ara küfür ederek kitabı kapattığımı biliyorum. :)) Ama sonra gözyaşlarımı bastırdım ve dişlerimi sıkarak okumaya devam ettim ama tabii bu ardı ardına küfür etmemi engellemedi canlar. İşgalci’yi okurken benden size tavsiye sakinleştirici alarak okuyun bu kitabı anacım. Yoksa saçını başınızı yolup sinir hastası olursunuz benim gibi. Yapmayın etmeyin tavsiyemi dinleyin lütfen!

Puanım ise 5 üzerinden 4,5!

thz3y

Ayrıca Yaz Okuma etkinliğimizi takip etmeyi unutmayın sevgili okurlar!
Etkinlik boyunca devam edecek yarışmaları da sakın unutmayın! 

11535738_706438129502689_8293325722443096025_n

damy (1)

Yaz Okuma Şenliği #1 : Şeytan Tüyü – Julie James / İnceleme


11391120_886014601437280_8119828934595798707_n

Kitabın Adı : Şeytan Tüyü
Orijinal Adı : Something About You
Serinin Adı : FBI/US Attorney
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Julie James
Çevirmen : Süreyya Çalıkoğlu
Yayınevi : Ephesus Yayınları
Basım : Haziran, 2015
Sayfa Sayısı : 470
Tür : Romantik / Günümüz / Yetişkin

Evet, Chicago kentindeki otuz bin otel odasının içinden kendisini Jack’e götürecek olanını bulmayı başarmıştı.

Cameron Lynde, 32 yaşında uzun kestane rengi saçlara sahip 1.60 boyunda ve boy takıntısından dolayı topuklu ayakkabılara hasta alımlı, güzel ve tabii ki başına buyruk Chicago eyaletinin savcı yardımcısıdır. Başına buyrukluğu yüzünden başına birçok iş açmasının yanı sıra da ismini çok güzel duyurmuş ve bölgenin en gözde savcı yardımcılarından birisi olmuştur. Neredeyse girdiği her davayı kazanmasının yanı sıra en çok davaya bakan, en çok dosyaya sahip savcı yardımcısıdır. Bu yüzdendir ki hem itibarını hem de otoritesini koruyabilmek için en az 8 cm topuklularla gününü geçiyordur deli kızımız.

Jack Pallas ise 35 yaşında uzun boylu, yakışıklı, kaslı yani kısacası seksi bir FBI özel ajanıdır. Yıllarca gizli görevlerde yer aldıktan sonra en son ki görevindeki başarısızlıktan dolayı kariyeri bitme noktasına gelmiştir. Kariyerin bitiş noktasına gelmesinde ise az da olsa Cameron’un katkısı vardır. 3 yıl önce üzerine çalıştıkları ortak bir dosyada bazı işler ters gitmiş ve Jack’in bin bir emek verdiği dosya sonuçlanmadan kapanmış ve bu olaya çok sinirlenen Jack ise tüm kameraların önünde Cameron’a ağzına geleni söylemiş ve hem kendisini hem de Cameron’u rezil ederek kariyerini bitirme noktasına gelmiştir. Ama adam da haklı yahu! Sen 2 yıl boyunca yeme içme o gizli görev için emek ver, kendini tehlike sularından sularına atla ve dava nedensiz bir şekilde kapatılsın ve sen o bölgenin en iyi ajanıyken iken saçma sapan bir yere sürül. Adalet mi şimdi bu?! Evet adalet çünkü sevgili Jack yavrucuğum, kameraların karşısına geçip öyle ağzına geleni söylemeyecektin ve milleti ayağa kaldırmayacaktın. Sonucu kendin gördün işte.

Hıyardan ziyade, içi erimiş çikolata dolu volkan tatlısı gibi.

Cameron ile Jack’in tanışmaları böyle oluyor işte sevgili okurken. Kariyerinde başarılı iki insan aynı dosya üzerinde çalışmaya başlıyor, yavaş yavaş aralarında bir çekim başlayarak aralarındaki mesafe kapanarak iş arkadaşlığından sevgili olayına tam dönecekken yukarıda anlattığım olaylar patlak veriyor ve her ikisi de birbirine kanlı bıçaklı düşman haline geliyor.

“Sizinle tekrar görüşmek güzeldi, Ajan Pallas. Nebraska’daki üç yılın, hıyarlığınızı azaltmadığını gördüğüme sevindim.”

3 yıl aradan sonra ise bir gün sevgili kızımız evinde olan tadilat dolayısıyla kendini şımartmak istiyor ve kendini bölgenin en pahalı otellerinden birisine atıyor. Ama kader onun yüzüne gülmüyor ve hayal ettiği her ne güzel bir şey varsa hepsi ters dönüyor ve o gece Cameron için bir zehir haline geliyor. Yan odadaki sevgili komşuları o kadar gürültülü – oyunlar diyelim :D – oyunlar oynuyor ki sevgili kızımız dinlenmeyi geçin uyuyamıyor bile ve lanetler üzerine lanetler yağdırıyor. 2 saat bu gürültülü seslere katlanan Cameron – ki bence çok bile katlandı – otelin güvenliğini arayarak yan odasındaki kişileri şikâyet ediyor ve sessiz olmaları için onları uyarmalarını istiyor. İşteeee tüm olaylar güvenlik görevlilerinin yan odaya gelmeleri ile başlıyor.

“Teşekkürler. Peki, güya beni tanıyan bu meçhul özel ajanın söyleyecek başka bir şeyi var mıymış?”
“Sadece yaygara koparmaya başlarsanız onu çağırmamı söyledi.” Cameron’a şöyle bir baktı. “Yaygaraya şimdi başlayacaksınız, değil mi?”

Buradan sonra spoiler kısmına gireceğini düşünerek anlatmıyorum ama efendim 3 yıl aradan sonra Cameron ile Jack’in karşılaşması şahaneydi. Özellikle birbirlerinin suratlarında oluşan ifadeler görmeye değerdi. Sevgili kızımız ayağında topuklular olmadığı için kendini savunmasız hissederken, sevgili oğlumuz ise 3 yıl aradan sonra ilk defa Chicago’ya geliyordur ve daha ilk görevinde Cameron ile karşılaşmasını kaderin bir oyunu olarak görerek kaderine tonlarca küfürler ediyordur. Geçen sefer ki hazin görevden sonra yolları bir şekilde çok ayrı düşmüştür ama bu seferki görevde ise tam tersi olmuştur ve Cameron ile Jack’in yolları hiç olmadığı kesişip yakınlaşmıştır. Acaba nasıl yakınlaşmalar? *ıslıkçalanifade* Okuyun da görün sevgili kitap kurtları. Okurken gülmekten karnınıza ağrılar girecek inanın.

“Bu bir cevap değil.” Cameron onun ortağına döndü. “Hadi ama Wilkins, sen iyi polissin. Açık konuş benimle.”
Wilkins gülümsedi. “Şaşırtıcı, ama bence bu kez Jack kötü polisi oynamaya çalışmıyor. Korunmanı öneren oydu.”
“O zaman yandım demektir.”

Kitaba genel bakış atacak olursak inanılmaz derecede gerçekten inanılmaz derecede eğlenceli bir kitaptı. Nasıl başladım nasıl bitirdim anlamadım bile. Resmen su gibi akıp gitti. Yazar ikili arasındaki konuşmaları o kadar kıvrakça, zekice ve iğneleyici bir espri anlayışı ile yazmış ki ortaya mükemmel bir kurgu çıkmış. Bir ara sırf ikili arasındaki diyalogları okumak için satır aralarını atlamayı bile planladım düşünün. Normalde öldürseniz böyle bir şey yapmam. Prensiplerime ters ayol! Kitaptaki noktasını virgülünü okuyan bir insanım ben. :D Düşünün yani ikili arasında ne kadar komik replikler geçiyor ki beni bile bu hale getirdi. Bunun dışında karakterlerimiz kitaba cuk oturuyordu. Yazarımız o kadar güzel karakter özellikleri seçmiş ki anlatamam resmen bu karakterler bu kitaba aitmiş ve başka kitapta yer alırsa çok pis sırıtırmış gibi durur. Yani kısacası yazarımız kitabın karakterlerini okuyucunun çok seveceği özelliklere sahip, kitaba özgün karakterler yaratmış. Ayrıca başkarakterlerin yanı sıra yan karakterlerde süperdi dostum. Hepsine tek tek bayıldım dostum! Son olarak ise şunu söylemeden geçemeyeceğim, kitapta işlenen cinayet her ne kadar yazar tarafından planlanıp, süslenip püslenmiş ve bize sunulmuşsa da yine de çok basitti. Tamam yer yer yüreğim ağzıma gelse de, yazar bölümleri birbirine mükemmel bir şekilde bağlayıp sayfa üstüne sayfa çevirmemi sağlasa da yine de basitti. Ama tabii ki bu açığı karakterlerimiz kapatıyordu. Yazarımız bir şekilde olayları dengelemişti. Sırf bu yüzden yani basit bir cinayet planı olduğu için puan kırıyorum. Yoksa benden tam puanı hak eden bir kitaptı Şeytan Tüyü.

Puanım 5 üzerinden 4.5!

thz3y

Ayrıca Yaz Okuma etkinliğimizi takip etmeyi unutmayın sevgili okurlar!
Etkinlik boyunca devam edecek yarışmaları da sakın unutmayın! :* 

11535738_706438129502689_8293325722443096025_n

damy (1)

Kızıl Tepe – Jamie McGuire / İnceleme


unnamed

Kitabın Adı : Kızıl Tepe
Orijinal Adı : Red Hill
Serinin Adı : Red Hill Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Jamie McGuire
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Şubat 2015
Tür : Korku / Zombi / Romantik / New Adult

Jamie McGuire’nin bambaşka bir kurgu ile karşımıza çıkmasına hazır mısınız? Bol aksiyonun ve bol maceranın yanı sıra aile bağlarının ve aşkın ne kadar kuvvetli olduğunu anladığımız bir kitaba…

Kızıl Tepe, Jamie’nin klasik New Adult kitaplarından bağımsız, içerisinde bol bol zombinin, kanın, savaşın, aksiyonun ve maceranın olduğu bir kitap. Kitaba ilk başladığım da kesin Jamie’nin diğer kitaplarında olduğu gibi bol bol saf aşkın yer alacağını ya da paranormal bir öğe ile masum bir insanın saf aşkının yer aldığı diğer kitapları gibi olacağını düşünerek Kızıl Tepe’nin de bir azılı bir zombinin bir insana aşık olması ile ortaya çıkan bir kitap olduğunu düşünmüştüm ama Jamie beni çok yanılttı. Hem de öyle böyle değil! Kızıl Tepe kendine has konusu ile tek kitaplık bir kitap. Serinin devamını beklemek için tırnaklarını yemenize gerek kalmıyor. :) O bakımdan dolayı Jamie’nin bu kitabını diğer kitaplarına kıyasla daha da bir sevdim.

Kitabımızın baş kahramanlarından birisi olan Scarlet, otuzlu yaşlarının ortasında, eşinden yeni boşanmış iki çocuk annesini olmasının yanı sıra hastane de senelerdir bir röntgen teknisyeni olarak çalışıyordur. Felaketin patlak verdiği sabah kızlarını okula bırakmak için arabasını sürerken bir yandan kızlarının bir ağızdan konuşmalarını dinlemeye çalışıyor bir yandan da radyoda yayınlanan Almanya’da ortaya çıkan ölümcül virüs hakkındaki son dakika haberlerini dinlemeye çalışıyordur. Ama Almanya onun ülkesinden kilometrelerce uzakta olduğu için bu virüsün ülkesine gelemeyeceğini düşünmüştür. Okul çıkışında kızlarını babasının alması ile 2 gün göremeyeceğini düşünene Scarlet’ın aslında uzun bir süre göremeyeceğini nereden bilsin ki? Hele ki o cumanın, 13. Cuma olacağını nereden bilsin ki? Veya Almanya’da ortaya çıkan o ölümcül virüsün ülkesine kadar gelebileceğini nereden bilsin?

Korku o sinsi varlığını giderek artan şekilde hissettirdikçe ben de kendime, kızlarımın bana ihtiyaç duyduklarını daha sık hatırlatıyordum. Büyük ihtimalle ölesiye korkmuşlardı ve ne olmuş olursa olsun, ne durumda olurlarsa olsunlar onların yanında olmak istiyordum.

Çocuklarını okula bıraktıktan sonra işe giden Scarlet, bu kadar rahat, vurdumduymaz, haberlere kulak asman bir şekilde arkadaşlarına cevap veriyor ve aynı zamanda işini yapıyordur. Röntgenini çekeceği hastalardan birisi odaya girince kızın yürüyen bir ölüden farklı olmadığını düşünmüş ve ama ona bir virüsün bulaşabileceğini düşünememiştir. Dana, sevgilisinin askerden gelişini kutlamak için dışarı çıkan masum birisi olup, bar çıkışı psikopat birisi tarafından ısırılmış ve zararsız bir virüsün ona geçtiğini düşünmüştür ama hiçte öyle bir şey olmamıştır… Çünkü bir gün içerisinde tamı tamına 10 kilo kaybetmiştir. Ve Scarlet farkında olmasa dahi bu Avrupalı bilim adamlarının bahsettiği virüsün etkilerinden birisidir. Ama nereden bilsin ki? Sonuçta Scarlet hafta sonu babalarında kalacak kızlarını düşünmektedir.

Her zaman elimizin altında olacağını düşündüğümüz, varlıklarının farkına bile varmadığımız şeylerin artık olmaması. O gerçeğin farkına varmak, bir dehşet duygusuna kapılmama neden oldu.

Kitabımızın bir diğer kahramanı olan Nathan, lise aşkı ile evlenmiş ama mutsuz bir evliliği küçük, tatlı kızı ile devam ettirmeye çalışan otuzlu yaşlarındaki mutsuz bir ofiste unuttuğum bir departmanda masa başı bir işte çalışıyordur. Yani kısacası kızı Zoe dışında her şey Nathan için bomboktur. Eğer evden kaçmamasına bir engel vardı ise o ada kızının güzel olmaya yakın bir aile ortamında büyümesini istiyor ve kaltak karısına kıyasla elinden gelen her şeyi yapıyordur. Felaketin yaşandığı 13. Cuma’da işten çıkmış ve kızını almak için okuluna gitmiştir. Otoparka park ettiği anda diğer velilerin koşarak sınıflara daldığını ve çocuklarını alıp evlerine veya güvenli bir yere kaçtıklarını görmüştür. Virüsün ülkelerine kadar yayıldığı haberini çoğu aile ciddiye almıştır ve güvenli bir yere sığınmaya çalışıyorlardır. Nathan’da onlara katılarak Zoe’yi okuldan alarak eve gitmiş ve bencil kaltak karısının not ile karşılaşmış ve karısının erkek kardeşinin yanına gideceğini düşünerek kızını da alarak evden kaçmıştır. Yolda giderken bu yaşına kadar karşılaşmayacağı şeylerle karşılaşmış ve biricik kızını korumak için elinden gelen her şeyi yaparak karısının erkek kardeşinin evine ulaşmıştır.

Kitabın diğer anlatıcılarından birisi olan Miranda ise Scarlet’ın yanında çalıştığı doktorun kızlarından birisidir. Miranda ve ablası Ashley, hafta sonu için babalarını ziyarete Kızıl Tepe çiftliğine gidiyorlardır. Hem de yanlarında sevgilileri ile… Hem de hayatlarında görüp görebilecekleri bir yolculuk yaparak…

Her ne kadar ben burada kitabımızın anlatıcıları olan Scarlet, Nathan ve Miranda’dan bahsetsem de aslında Kızıl Tepe’de birbirleri ile bir şekilde bağlantı kurup çiftlik evinde buluşan 10 yakın bir insan grubu var. Ve bunlar Jamie’nin anlatımı ile mükemmel bir şekilde yolları birbirleri ile kesişmiş insanlar. Ve bu olay gerçekten kitabı mükemmel bir hava katmış. Kitabın başında bir karakterin diğer bir karakter ile karşılaşmasını görüyorsunuz ve o karşılaşılan karakterin çok zor bir zamanda olduğunu görüyor ve diğer karakterin ona yardım etmesi için çığlık atıyorsunuz ama diğer karakter zor durumdaki karakteri bir hiçe sayarak yoluna devam ederken sinirden saçınızı başınızı yolarsınız ya, ha işte bu kitapta böyle tonlarca sahne var! O yüzden başımda resmen saç kalmadı Jamie! Ve sana kızmaktan, küfretmekten kitabı nasıl bitirdiğimin farkında değilim. Ha bir de bölümden bölüme geçerken, sayfadan sayfaya geçerken yüreğimin ağzıma geldiği anları saymıyorum bile. Bir an manyak zombinin birisinin bir karakteri yiyecek diye kitabı gözlerimi kapatarak okudum. :P

Bunların dışında kitapta aile ilişkileri ile karakter arasındaki aşk duyguları, bağlantıları çok güzel bir şekilde anlatılmıştı. Hem de saf bir şekilde!

Ama kitabın öyle bir yeri geldi ki sinirden saçımı başımı daha da fazla yoldum. Scarlet’ın bencil bir pisliğe dönüştüğü ve Jamie McGuire’nin George R.R. Martin’e bağladığı an. Resmen kitabı bir kenara fırlatıp atasım geldi. (İmkansız, tabletimin geberip gitmesi kalbimin kaldırabileceği en son şey :D )

Son olarak ise kitabın bir sonunun olması ve bir sonraki kitapta acaba ne olacak diye tırnaklarımı yememe gerek kalmadan kitabı mükemmel bir son ile Jamie’nin bağlaması kitabı sevmemi sağlayan bir diğer özelliklerden bir tanesiydi.

Eğer ki zombileri seviyorsanız ve bir TWD hayranı iseniz bence hiç beklemeyin ve kitap çıktığı anda hemen gidin alın ve okuyun. Pişman olmayacaksınız.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4,5!

thz3y

damy (1)

 

Güzel Bir Yalan – Tara Sivec / İnceleme


Kitabın Adı : Güzel Bir Yalan
Orijinal Adı : A Beautiful Lie
Serinin Adı : Ateşle Oyun Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Tara Sivec
Çevirmen : İsmail Korhan
Yayınevi : Aspendos
Basım : Kasım, 2013
Sayfa Sayısı : 546
Tür : Romance / Ne Adult / Günümüz / Suspense

Parker, mutlu ve huzurlu bir aileye sahip bir kız çocuğu iken birden tüm işler sarpa sarar, annesi önce hastalanır ve daha sonra da ağır tedavilere ve daha fazla ilaç içmeye dayanamayarak vücudu yaşama yenik düşer ve küçük kelebeğini babası ile tek başına bırakarak dünyayı terk eder. Annesinin ölümünden sonra Parker’ın babası biricik aşkının kendisini geride bırakıp gitmesinden sonra, kendisini içkiye adamış ve kızını yaşamında bir başına bırakmış, ona bakmaz olmuş ve her seferinde onun annesine çok benzediğini söyleyerek nefretini kusmuştur. Bu duruma daha fazla dayanamayan Parker üniversiteye gitmek adına, evinden kilometrelerce uzakta bir yerde üniversite okumaya başlamıştır. Hem annesinin gittiği üniversiteye hem de sevdiği bölüm olan fotoğrafçılığa…. Önünde uzanan hayat ise onun için fazlasıyla zorludur. Çünkü ailesinin yani ailesi olarak kalan babasının ne maddi ne de manevi desteğini almayarak hayatına devam etmektedir. Maddi olarak elinde sadece annesinin sigorta güvencesinden kalan paradır ve o parada üniversite hayatının sonuna kadar yetmeyecek kadar bir avuç paradan ibarettir. Ama bu tür engellere takılmayan Parker, dişini tırnağına takarak hayatına devam ediyordur. En sevdiği kişi, babasını, her gün hayatından silerek….

Sınavlarla, ödevlerle, çalışmalarla boğuşmalarının arasında bir gün bir kafede otururken karşısına birbirinden yakışıklı, birbirinden seksi, birbirinden çekici iki erkek çıkar. Her ne kadar Parker bu iki erkeklerden gözlerini kaçırmaya çalışsa da gönlünü çoktan birisine kaptırmıştır. Ama ne kaptırma…. Resmen hem kendisi için hem de gönlünü kaptırdığı erkek ile ters köşe bir ilişki yaşamıştır… Çünkü Parker, 8 yıl sonra gönlünü kaptırdığı Garrett ile değil onun kardeşi, dostu, kısacası her şeyi olan erkek olan Milo ile evlenme yoluna girmiştir.

Milo, küçük yaşta annesinin onu terk etmesinden sonra her gün onu döven, zorba, çekilmez, lanet babası ile yaşamaya başlamış ama evde nasıl ezik birisi ise okulda da başı önünde gezen ve her daim ezilen bir çocuk olmuştur. Bir gün, bir gece önce babasından bir ton dayak yetmiyormuş gibi okulda da kendisinden cüsse yapısı olarak büyük olan erkek çocukları tarafından itilip kakılırken, onu kurtarmaya bir erkek çocuğu gelmiş ve saldıran diğer oğlanlara karşı onu korumuştur. Ve bu koruması dostluklarının başlangıcı olmuştur…. Garrett ile Milo sağlam bir dostluğun, kardeşliğin temellerini böyle atarken, Milo babasından dayak yemeye devam ediyordur. Garrett ve Garrett’ın ailesi bu duruma daha fazla dayanamamış ve Milo’yu o psikopat adamın elinden çekip almışlar ve kendi yuvalarına hapsetmişler, yaralarını sarmışlardır. O dakikadan sonra Milo artık Garrett’ın kardeşi olmuş, Garrett’ın ailesi de Milo’nun ailesi olmuştur. Aynı liseye gitmişler hatta bu yetmezmiş gibi Garrett bilgisayar ve bilgisayarla ilgili herhangi bir konuya aşkını sırf Milo orduya katılacak diye vazgeçmiş ve onu yalnız bırakmamak için o da askeri eğitim almaya başlamıştır. Ama bilgisayara karşı aşkını ise geride bırakmamış ve orduda da bu aşkını devam ettirmiştir. Ama yine de Milo’yu yalnız bırakmamıştır. Sırf onu denetlemek için rütbesini ondan daha büyük olmasını sağlamak için elinden geleni yapmış ve hedefine de sonunda ulaşmıştır.

Ama Garrett sadece tek bir durumda kendisini kalbi kırılarak, hatta kalbine hançerler batırılarak geri çekilmek durumda kalmıştır. Parker’a aşık olduğu anda… Onu cafede ilk o görmüş, ilk o kalbini kaptırmış, ilk dizlerinin üzerine çöküp evlenme teklifi etmek istemiştir… Ama Milo’nun ilk defa bir kız ile bu kadar rahat konuştuğunu, ilk defa bir kızı etkilemek için elinden geleni ardına koyduğunu, ilk defa bir kıza aşık olduğunu gördükten sonra kalbi parçalanmış bir şekilde geri çekilmek zorunda kalmıştır.

O geri çekildikten sonra Parker ve Milo birbirlerine daha fazla bağlanmış, aralarında var olan şeyi aşk olarak adlandırarak onu büyütmüş ve büyüttükçe geleceğe dair hayalleri de büyümüştür. Her adım her hayal, her birbirlerine dokunuş anı, her gülümseme ile Garrett’ın kalbi daha da parçalanmıştır ama elinden de hiçbir şey gelmiyordur.  Onlar evliliğe her yaklaştığında Garrett’da ateşe yaklaşıyordur.

Tam onların evleneceği hafta Milo gizli bir askeri görev için Dominik Cumhuriyetine gitme kararı almış ve Parker’ın gitmemesi için yalvarmalarına hiç kulak asmayarak onu bırakarak gitmiştir. Ve tüm düğün hazırlıklarının ağırlığının altında bırakarak…. Ve onun gidişinin ardından, uzun bir zaman geçmeden Parker’ın kapısına asker üniformalı bir kaç adam gelip, Milo’nun bir çatışmada şehit düştüğünü söylemiştir. Bu olaya inanmak istemeyen Parker, tüm dünya ile bağlantılarını kesmeye çalışmış ama her daim yanında olan Garett ile yaşama tutunmaya çalışmıştır. Her ne kadar deli divane Milo’ya aşık olmasa da, ve sırf iyi anlaştıkları için -daha doğrusu neden nişanlandıklarını o da bilmese de- evlenmiş birisinin öldüğü haberini sindiremeyen Parker, 6 ay boyunca kendine gelememiştir.

İşte kitabımız bu 6 ayın geçtikten sonraki kısımdan başlıyor. Yani Parker’ın doğum gününden… Doğum günü için Parker’ı yemeğe çıkartan Garett, 8 yıldır yapamadığı gibi yine yapamamış ve aşkını dile getirememiştir. Zaten kardeşi gibi gördüğü kişinin ölümünden sonra aşkını bir kat daha derine gömmüştür kalbinde…. Zorla yemeğe çıkarttığı Parker’ı fazla uzun bir süre dışarıda bırakmayarak evine götürmüştür. Tam da geceyi noktalayıp ayrılacakları zaman bombayı patlatmıştır Garett! Kardeşi diye saydığı Milo’nun ölümünü araştırmak için Dominik Cumhuriyetine gideceğini pat diye Parker’a söylemiştir! Daha Milo’nun ölümünü üstünden atamadan, bir de aşık olduğu adamın, evleneceği adamın öldüğü yere gideceğini hem de evleneceği adamın ölümünü sağlayan düşmanlarının arasına gideceğini öğrendiği zaman ne yapacağını şaşırmış ve şoka girmiştir. Ve onu bu işten vazgeçirmek için elinden geleni yapmıştır ama yine de Garrett’ın kararlarına saygı duymaya çalışmıştır. Tabii onun peşini bırakmayarak ;)

İşte kitabın bu anından sonra işin içine bir sürü sır giriyor ve bu sırlar iplik söküğü gibi çözülürken bir yenisi ekleniyor. Kitabımın ismi de aslında bir nevi kitabın konusunda yer alan tonla sırrın tek bir güzel yalana bağlı olmasından gelebiliyor diyebiliriz. Ama sırların birkaçı iyi olsa da, iyi sırlar ne yazık ki bu sefer kötü sırların üstünü örtemiyor ve bir sürü insana, aileye, kuruma, yaşama zarar veriyor. Yetmiyor bir sürü insana acı çektiriyor, hayallerini yıkıyor… Hayatları karartıyor, hayatlar oluşturuyor…

Sadece tek bir sır iki kişinin birbirine bağlanmasını sağlarken, sadece tek bir sır o kişinin birbirinden sonsuza kadar kopmasına, dünyanın başlarına yıkılmasını sağlıyor ve yetmiyor acı çekmelerini sağlıyor.

Kitapta bir kere hiçbir karakter olduğu kişi değil. Daha doğrusu hiçbirisi gerçek kimliğini ortaya koymuyor. Aslında hiçbirisi birbirini tam olarak tanımıyor. Ve her iki tarafında sırrı olduğunu hissettikleri için birbirlerine saygı gösteriyorlar ve yaşamlarını karşısındakini olduğu gibi kabul ederek devam ediyorlar.

Ama bir gün hayatları altüst olduğu zaman bir topluluk oluşan yaşamları sadece birkaç kişi ile sınırlı kalıyor, tüm sırları ortaya çıkıyor ve herkes gerçek yüzünü gösteriyor. Ve kitapta o kadar çoooook sır var ki anlatamam. Ve her seferinde aksiyonu, gizemi, kitaba bağlanma aşkını o kadar sıkı sıkıya tutuyor ki, kitaba resmen aşık olduğumu hissediyorum. Sanki yapılan ihanet bana yapılıyor ki birkaç karakteri öldürmek istiyorum, sanki aşk itirafları bana yapılıyor ki aşk itirafı yapan kişiye aşık oluyorum, sanki kurşun sıkılan ben oluyorum acı çekiyorum.

Aksiyonun, gerilimin, aşkın, acının, hüznün, mutluluğun, dostluğun, kardeşliğin, ailenin, parçalanmanın ve bol bol sırrın yer aldığı bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. Eğer ki bu duyguları bir arada okumayı seven ve ayrıca bu türü daha kalın kitaplarda okumayı seven herkese öneriyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Ben korka korka başladım ama yazarın kurgusuna, okuyucu bağlama duygusuna, karakterlerin gerçekliğine, aşkın sağlamlığına, ihanetlerin ağırlığına, sırların açığa çıktığı zamanki rahatlama ve hüzün duygularına BAYILDIM!!!

Kalbimin en derininden gelen bir 5 yıldız vermek isterdim bu kitaba ama ne yazık ki bazı yerlerde, genel olarak kitaba dağılmış bir şekilde, yazım hataları vardı. Ve bu hatalar yer yer kitabın akışına o kadar engel oldu ki sinirlenip yeniden yazıp okumak istedim. Eğer ki ikinci basımda yayınevi tarafından o hatalar düzeltilirse tadından yenmeyen bir kitap olacak emin olun!

İşte bu yüzden kitaba puanım 4.5!

thz3y

deneme (1)

“Tüm yanıtlara sahipmiş gibi gözüktüğünüze göre, Bayan Parker, sinsi bir fahişe gibi arkamdan iş çevirmenizden dolayı sizi ne zaman affedeceğime de siz karar vermeye ne dersiniz?”
“Sinsi fahişe, ha? Lafı hiç dolandırmıyorsun değil mi? Bilgin olsun, McCarthy, yaptığım her şeyi seni kızdırmak için yapmıyorum. Hayatım son zamanlarda tamamen boktan şeylerle doluydu ve sonunda iyi bir şey yapmak için elime bir şans geçti. Milo’nun bana neden yalan söylediğini ve bir şeyler sakladığını, bulduğu her fırsatta benimle neden tartışıp kavga ettiğini öğrenme fırsatı yakaladım. En sonunda o gittikten bir hafta sonra yemek şirketini ve kiliseyi aradığımda bana Milo’nun bana tek bir kelime etmeden uçağa bindiği gün onları arayıp düğünü neden iptal ettiğini öğrenebileceğim. Kendine göre suçluluk duyduğun şeyler olduğunu biliyorum Garrett, benim de var. O yüzden o sıçtığım sessizlik terapinin sonunda kendine gel ve bana lanet olası bir mola ver artık.”

Ne kadar inkâr etmeye çalışsa da mükemmel bir biçimde yaşamak zorunda olacakları bu yalan Parker olmadan kendi hayatına geri döndüğünde Garrett’ı mahvedecekti. Yaşayacakları bu süreç, almaya hiçbir zaman cesaret edemediği şeyleri ona hatırlatacak, dalga geçecek ve kışkırtacaktı. Kısa bir süreliğine önünde salınacak ve rahat edip alıştığı anda, ellerinin arasından kayıp gidecekti.

“Balayımızda çalışmak zorunda kaldığınız için gerçekten çok üzgünüm, Bayan McCarthy.”
“Eğer senin için sorun olmazsa, balayında çalışacak olmak benim de için de o kadar büyük mesele değil, sevgilim.”

Austin başını sallayıp tısladı.
“Yazıklar olsun sana, ninja. En az elli dolarlık bir fahişe olurdun,” dedi Parker dilini çıkartırken gülerek. “Gerçekten
ama kaşar gibi görünmeden de ateşli olabilirsin. Garrett’ın favori rengi de mavi bu arada.”
Parker çileden çıkmış bir hâlde kollarını savurmaya başladı. “Garrett’ın favori renginden başlayacağım ama artık. Ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum, benim bir vajinam var, o yüzden kaşar gibi görünmeden nasıl ateşli olunacağını gayet iyi biliyorum.” Parker arkasını aynaya döndü ve yansımasına doğru başını kaldırdı. “Ve favori rengi de mavi değil. Kırmızı,” diye mırıldandı, Austin ile göz göze gelmemeye çalışarak.
“A-ha, tam düşündüğüm gibi,” dedi Austin sırıtarak. “Kimsenin görmediğini sandığınız zamanlarda birbirinize nasıl baktığınızın farkındayım.”
“Neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok, Conrad.”
“Dilediğin kadar inkâr edebilirsin ama ben Garrett’ı tanırım. Sen içeri girdiğinde yüzünde oluşan ifadeyi saklamıyor bile. Dikkat etmediğin zamanlarda her hareketini tek tek inceliyor. Ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum,” dedi Parker’ın arkasında dikilip aynadaki yansımasına bakarak, “Onu tanıdığım günden beri bunları yapıyor.”
“Biz yalnızca arkadaşız, Conrad,” diye fısıldadı, aynaya arkasını dönüp Austin’le yüzleşerek.
“Ve bu iyi bir başlangıç. Ancak o sana seninle sadece arkadaş olmak istiyormuş gibi bakmıyor, küçük ninja. Sana ruhunun anahtarıymışsın gibi ve sanki seni yiyip bitirmek istiyormuş gibi bakıyor.”
“Bana öyle bakmayı kes,” diye parladı Parker ve soyunma kabinine doğru yönelmek üzere arkasını döndü. “Ve bulabileceğin tüm kırmızı elbiseleri getir bana,” diye bağırdı, kabinin kapısını çarparak.

V0ZpRkE

Kitap Dostları #7 Blog Tur 3. Gün / Korkak ve Canavar – Barış Müstecaplıoğlu / İnceleme


korkak-ve-canavar1

 

Kitabın Adı : Korkak ve Canavar
Serinin Adı : Perg Efsanesi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Barış Müstecaplıoğlu
Yayınevi : İthaki
Sayfa Sayısı : 307
Basım Tarihi : 2013
Tür : Türk Edebiyatı / Fantastik

Hepimiz bir gün öleceğiz. Belki genç belki yaşlı. Belki acıyla belki de huzurlu. Ama bir gün mutlaka yokluğa karışacağız. Bundan kaçamayız. Bununla savaşamayız. Fakat tümden çaresiz de değiliz. Onurumuzu koruyarak ölmek elimizde.

perg-haritasi

Küçük yaşta kısa yol olarak tünele girip bir daha oradan çıkamayan ailesi sonucunda güçlü, kuvvetli, yakışıklı ve savaşçı olan Leofold öksüz kalır ve Miryatek’in babasının onu bulması ile yaşamını onların yanında devam eder. Ta ki Kadi’de Kozan ile Asuber’in savaşı patlak verene kadar. Miryatek’in Kozan’ın tarafını tutmasından dolayı hiçbir savaşa katılmak istemeyen güçlü ve yakışıklı askerimiz Leofold da zorunlu olarak Kozan’ın safhasında savaşmaya başlar.

“Aziz dostum!” diye kükredi genç şövalye. “Sensiz başlamak üzereydik! Beni gerçekten meraklandırdın… Sözünün eri olduğunu biliyorum; bu kadar gecikince başına bir iş gelmiş olmasından korktum.”
Leofold ona uzanan elleri sevgiyle yakaladı. Gülümseyerek, “Beni hoş gör,” dedi. “Bu savaş katılma iznini alana dek neler çektiğimi bir ben bir Tanrı bilir. İnan ki Ermira’yı razı etmek savaşın en zor kıskmıydı!”

Her şey onların kazanmasının tarafında takır takır işlerken bir gün savaşta Asuber’in tarafında yer alan, türü çözülemeyen siyah cübbeleri ve başlıkları olup öldürülemeyen askerler ortaya çıkar. İşte o gün her olay tersine döner ve Kozan’ın tarafı güçsüzleşmeye başlayarak tek tek askerleri ölmeye başlar. Ve bu askerlerinden birisi ise Misyatek’tir.

Kardeşinin ölümünün yükünü kaldıramayan ve kan gölünün içerinde daha fazla kalmaya cesaret edemeyen Leofold kaçmaya başlar. Hem de yıllar önce annesi ile babasının öldüğü tünele kadar atını dört nala sürer. Kötü hatıralar zihnini doldursa da lanetli tünele yine girerek kısa yoldan evine ulaşmak ister genç savaşçı. Ama başına geleceklerden habersiz bir şekilde…

Dört nala hiç durmadan devam ederken birden toprak ayağının altından kayar ve bir çukura düşer. O çukura düşüp, iğrenç yaratık Asherta ile karşılaşmasından sonra tüm yaşamı tepe taklak olur. Asherta’nın bekçiliğinden kurtulduktan sonra artık eski güçlü, kuvvetli ve yakışıklı bir savaşçı değildir Leofold. O artık bambaşka türe ait birisi olmuştur.

Karşısında duran şey ne bir insandı ne de bir hayvan. İki metreden uzundu. Geyfor ayısını kıskandıracak irilikteki vücudu, onu tamamen saran ağaç kabuğuna benzer katman ve el yerine taşıdığı dev pençeler dışında  bir insan vücudunun çizgilerine sahipti. Bu vücudun üzerinde ufacık kalan yüzü tarif edilemeyecek kadar çirkin ve ürkütücüydü. Ama en dayanılmazı, bu yüzün içinde eğreti duran gözlerin hiç kuşkusuz insan gözleri olmasıydı.

Yakışıklı ve kuvvetli savaşçımız bir insandan yarı insan-yarı hayvan konumundaki bir canlıya dönüştükten sonra belli bir süre Asherta’nın bekçiliğini yapmış ve ona insan avlayarak karnının doymasını sağlamıştır. Ta ki bir gün insan çocuklarla karşılaşana kadar… O çocuklarla karşılaşınca efendisine karşı damarlarında dolaşan itaat duygusu ölmüş, öfkeye dönüşmüştür ve o hırsı ile sahibi Asherta’yı öldürerek onun bedduasını almıştır.

“İhanet ettin…” diye inledi. Sesi her kelime de biraz daha zayıflıyordu. “Ama sen de öleceksin… Damarlarındaki kanım intikamımı alacak… Günbegün seni zehirleyecek… Gün gelecek bir şeytana dönüşeceksin… Çevrendeki herkese ölüm kustuktan sonra kendi kendini de yok edeceksin…”

Efendisinin son nefesini harcadığı bu sözler kulaklarında çınlaya çınlaya kaçarak ormana saklanmıştır. Ve romanımızın Canavar’ı da bu sayede ortaya çıkmıştır.

Diğer yanda ise romanımızın Korkak’ı ise sırf savaştan kaçmak için sakat rolü yapıp savaşa gitmemiş, köyün yaşlıları ve hamile karısı ile köyde kalmıştır. Aslında yüreğinde kocaman bir kahraman taşıyan Guorin, karısının ve doğmamış bebeğinin gözü dönmüş bir komutan tarafından öldürmesinden sonra hiçbir şey yapmamasının hatta bunun üstüne köyden koşa koşa ormana dalması ile kendi kendisine ‘korkak’ unvanı takarak, gece gündüz hiç durmadan karanlık ormanlarda koşmuştur, koşmuştur… Hem de hiç durmadan… Ta ki bir gün bir Geyfor ayısı onu saldırana kadar… Onu bu saldıran kurtaran Leofold ‘Bekçi’ ile karşılaşana kadar. İşte o andan sonra Guorin ve Leofold beraber hareket etmeye başlamışlardır.

Bir gün yeniden savaş başladığı haberini alan Leofold, savaşçı kanının kabarması ile Guorin’a savaşa katılacağını söylemiştir. Ve Guorin de onu yalnız bırakmayarak onunla beraber gelmişti.

İşte o savaşa katılmaları ise Asuber’in gerçek yüzünü görmüş, şeytanla nasıl anlaşma yapıp hangi canavarlarla işbirliği yaptığını görmüşlerdir. Ve Leofold’un Kozan’ı yutan büyük kuşu öldürmesin sonra peşlerine bir büyücü katılmıştır, isminin ise Geryan olduğunu söyleyerek, neden peşlerine katıldığını geçmişinden başlayarak anlatmıştır. Ve Tshermon’un Kitabı adında şeytanın bir kitabı olduğunu söylemiştir.

Elinde tuttuğu eski, kalın bir kitabı göstererek “Tshermon’un Kitabı!” diye haykırmış. Öte Diyarlar’ın bu korkunç savaş tanrısının kitabını kullanarak tüm diyarları ele geçireceğini, Perg’in hakimi olacağını onu engellemeye kalkarsa kendisini yok etmekten çekinmeyeceğini söylemiş.

Büyücü bu kadim kitabın peşine düşülmesi ve yok edilmesini gerektiğini, o kitabı yok edecek kişilerinde ancak Leofold ile Guorin olduğunu defalarca dile getirerek, onunla beraber Kruzeron’a gelmelerini ikna etmiştir.

Kruzeron’a doğru yola çıktıklarından sonra bu iki dostun başına gelmeyen kalmamıştır ve o zararlardan aynı derecede Büyücü de yararlanmıştır. Gözlerinin önünde korsan gemisi mi batmamıştır, değişik değişik Asuber’in oluşturduğu canavarlara karşı mı savaşmamıştır, yoksa bir zamanlar iyi geçinemedikleri Promlar ile dost mu olmamışlardır, bunlar yetmezmiş gibi Tshermon’un Kitabı’nı yok etmek için Merhamet Tanrısını mı aramaya kalkmamışlardır ve sırf o Tanrıyı bulmak için ayrı mı düşmemişlerdir, Leofold bu ayrı düşmelerinden sonra lanetlenen insanlarla tanışıp, tatlı mı tatlı aynı bir kediye benzeyen Liddek ile mi tanışmamıştır. Bunların haricinde ise Leofold hayatında hiç mi hiç karşılaşmayacağını düşündüğü, sadece bir efsane olan Göklerin Kralı Srenah ile bile karşılaşmış ve hayatı pahasına ondan söz almıştır.

Kitabımız hiçbir şekilde aksiyon seviyesini düşürmeden devam ettiğinden dolayı çok sevdim. Özellikle ‘İşte bak şu, şunu yapacak” dediğim an da o kişini, onu yapmaması beni hayal kırıklığına değil, kitaba daha da fazla elle sarılmama neden oldu ve soluksuz bir şekilde okumamı sağladı. Özellikle kahramanlarımızın Öte Diyarlara geçtikleri anda heyecan ve aksiyon seviyesinin bir tık daha arttırması kitabı elimden bırakamama sebebim oldu.

Kitapta diğer fantastik kitapta da olduğu gibi bu kitapta da değişik isimlerde tonlarca karakter vardı. ilk okuduğum zaman “Bu kimdi ya?” gibi tepkiler versem de zamanla bu duruma alıştım ve kitabın su gibi akıp gittiğini gördüm.

Dediğim gibi kitapta bir çok karakter vardı ama bir karakteri o kadar çok sevdim ki size o karakteri tanıtmadan edemeyeceğim. Adı Liddek. Yukarıda da dediğim gibi minnacık bir şey ve aynı kediye benziyor. Kitaptan onunla ilgili en sevdiğim alıntıyı paylaşarak sizin onun daha iyi tanımanızı sağlayacağım. :)

Emin'in çizimi ile Liddek :))

“Meyve!” diye zorlanarak bağırdı Liddek. “Bebekler! Yesin! Acele!”
“Sen muhteşemsin Liddek. O küçücük gövdede böyle büyük bir kalbi nasıl taşıdığını aklım almıyor.”

En iğrendiğim ve sevmediğim ve hatta bir kaşık suda boğmak istediğim karakterler ise: birisi tabii ki Asuber, diğeri ise Gerf Kediler idi. Ben hiçbir kitapta bir karakterden veya karakterden bu kadar nefret ettiğimi bilmem. Neredeyse kitabın içerisine girip boğasım geldi. O derece sinirlendim bu karakterlere!

Tamam sakinim. :))

Kitabın dili konusuna gelecek olursak eğer; kitabın dili sade ve saf idi ama yer yer ağırlaştığı da oldu tabii ki. Konusuna gelecek olursak eğer; bu benim okuduğum ilk Türk Fantastiği edebiyatına ait bir kitaptı ve size şu kadar söyleyebilirim ki okuduğum yabancı fantastik edebiyatı kitapları kadar güzel hatta taş çıkartacak kadar güzel bir konuya sahip bir kitaptı. Zaten de bu yüzden kitabımız yurt dışında da tanınıyor ya! :)

Kitaba ilk başladığım anda 5 puan vermeyi düşündüm ama zamanla çok fazla yabancı kelimenin bulunmasından (cidden çok fazlaydı) ve kitabının sonunun bu kitabın ilk baştaki sayfalara yakışmadığından daha doğrusunu yakışmadığını düşündüğümden (belki de öyle bitmesini kendime yediremediğimden ve çıldırdığımdan) kitaba 5 üzerinden 4.5 verdim! Her fantastik okuyucusunun bu kitabı beğeneceğini hatta bayılacağını düşünüyorum. Çünkü ben devamını okumak için sabırsızlanıyorum!!!

 thz3y

scrollWithLineCFG_31

th4sf

V0ZpRkE

Konuşan Kitaplar 17. Blog Tur 3. Gün / Kır Çiçeği Tepesi – Kimberley Freeman / İnceleme


1238037_554550897945319_1120482378_n

Kitabın Adı : Kır Çiçeği Tepesi
Orijinal Adı : Wildflower Hill
Yazarın Adı : Kimberley Freeman
Çevirmen : Duygu Parsadan
Yayınevi : Arkadya
Sayfa Sayısı : 534
Basım Tarihi : Ekim, 2013
Tür : Geçmiş-Günümüz / Aşk / Duygusal / Hüzünlü / Aile İlişkileri

Sanki ben doğduğumda, sen gökyüzünde beni sabırla bekleyen bir yıldızdın…

Bir anne, bir kız çocuğun ve bir kız torunun hayattaki zorluklara nasıl göğüs gerdikleri, yaşamak için nasıl ayakları üstünde durdukları, nasıl bir zor yaşamla mücadele ettiklerini anlatıp yer yer sizi güldürüp, yer yer ağlatan ve yeri geldiğinde feministlik duygularınızı şahlandıran kitabımız Kır Çiçeği Tepesi ile karşı karşıyayız…

Yaşamının belli bir süresince zengin yaşayıp daha sonra babasının işsiz kalıp yoksuzlaşıp çalışmak zorunda kalan ve hayatının zorlukları ile karşı karşıya kalan kızımız Beattie’nin, bir gün evli ama karısından nefret eden Henry MacConell’a aşık olması ile tüm yaşamı sarsılmıştır ve her aksilikler üst üste gelerek onların üstesinden gelmeye çalışmıştır 19 yaşında ki kızımız.

İlk aksiliği olan hamileliği yüzünden annesi Beattie’yi kapı dışarı ederek, eve adımını dahi atmamasını nereye giderse gitsin umurunda olmadığını, yeter ki ailesinin yanına dönmemesini söylemiştir.

“Hayır,” diye yanıt verdi annesi merhametsizce. “Değilsin. Artık bir kızımız yok.”

Ailesinden aldığı bu ilk darbe ile Henry’e giderek bir şeyler yapmasını söylemiştir. Ve mümkünse ona sahip çıkmasını istemiştir. Ama Henry ona hemen sahip çıkmazdır çünkü onun hala boşanmadığı bir karısı vardır. İşte bu yüzden ona beklemesini söyleyerek ortadan kaybolmuştur. Bu durumu gururuna yediremeyen Beattie, arkadaşı Cora’nın yanına giderek yardım istemiştir ve onu bir öğüt vererek teyzesinin yanına göndermiştir. Orada Beattie çocuğunu doğuracak ve bir aileye evlatlık verecektir.

İki çeşit kadın… Bir şeyler yapanlar ve kendisine bir şeyler yapılanlar…

Beattie bu sözü aklına kazıyarak Cora’nın teyzesinin yanına gitmiş ve tıpki onun gibi olan kadınlarla yaşamaya başlamıştır. Ta kii Henry gelip, hadi Avustralya’ya gidelim diye aklını çelene çalarak… Beattie ona evet diyerek iki çeşit kadından kendisine bir şeyler yapılanlar grubunu seçmiştir ve ister Avustralya’ya kadar olan yolculukları olsun, isterse Lucy’i doğurduktan sonra olan eziyetleri olsun, Beattie kendi kuyusunu kendisi kazmıştır.

Tabii bu eziyetleri kumarcı ve ayyaş Henry’den kaçıp kızı ile Tazmanya’ya yerleşene kadar sürmüştür. Ondan sonra çalışıp kendi parasını kazandıktan sonra bir şey yapan kadınlar kısmına girmiştir.

Çalışma hayatı düşündüğü kadar kolay geçmemiştir çünkü çalıştığı Kır Çiçeği Tepesi çiftliği kasabada hiç hoş olmayan sohbetlere yer verilen bir yerdir ve orada çalışan kişiler hakkında da hiç hoş olmayan dedikodular ortaya çıkıyordur. Orada çalışmaya başlayan Beattie’nin başına da aynısı gelmiştir ve yanında kaldığı ve o çalıştığı zaman Lucy’e bakan Margaret Day Henry’nin pişmanlıkla süslenmiş sözlüklerine inanarak eve çağırmış ve o dedikodulardan daha beteri başına gelerek kızı elden gidiyordur. Beattie’nin bu durumu durdurmaya gücü yetmiyordur çünkü kızı babasını çok seviyordur ve bu yüzden Henry’den gelen teklife karşı çıkamamıştır. Kızı artık her ay bir hafta boyunca babası ve boşanmadığı karısı Molly ile beraber kalacaktır. Zaten Henry’i bir kaşık suda boğacağım yetmiyormuş gibi bir de ortaya Molly gibi cadaloz, kendini beğenmiş, her şey benim olsun havasında gezen, gıcık olduğum, öldüresiye dövmek istediğim bir kadın ortaya çıktı. Ki o kadının ileri ki zamanlarda yapmayacağı şey kalmayacaktır. Mesela anne kızı ayırmak için elinden geleni ardına koymayacaktır.

Kızının babası ile daha fazla yaşamaya başladığında Beattie artık düzenli bir yaşama geçmeyi ve kesin bir işinin olmasını düşünüyordur. Bu iş içinde durumu kötü olan ve bu durumdan sahibinin hiç umurunda olmamasından dolayı ortaya çıkan fikri ile yola koyulmuştur ve hayatta yapmayacağım dediği bir şeyi yaparak, beş parası dahi olmadan bir kumar oyunu ile çiftliği almak için oranın sahibi ile iddiaya girmiştir. Ve eğer kaybederse o kadar kötü bir duruma düşecektir ki bir daha kızını dahi alamayacağı bir durumdur. Çünkü ismi kötüye çıkacaktır.

“Ne istiyorsun?” diye soruverdi Raphael aniden. “Herhangi bir şey.”
“Bu evi istiyorum. Hayvanlarla ve araziyle birlikte.”
“Sen çıldırmışsın. Böyle bir şeyi asla-”
“Armağan olarak değil. Bahis olarak. Benim bedenime karşılık.”

Böyle bir iddiaya girip kazanamayıp kaybedeceğini düşünen herkesi şoka uğratan Beattie bir kuruş dahi harcamadan bir borç batağı ile birlikte çiftliği almıştır. Almasına ama ne Raphael’in işçileri onunla kalmıştır ne de eşyaları. Bomboş bir evde sadece bir şoför ile yaşamına devam ettiren Beattie, Tazmanya’ya gelirken nehre düşen Lucy’i kurtaran Charlie Harris’i bulur ve çiftliğe çağrılır. Ama kasaba Aborjin kanına sahip yani siyahi olan Charlie hoş karşılanmaz ve bu sefer de Beattie ile ikisi arasında dedikodu çıkartırlar.

Ve bu ortaya çıkan dedikodularda yalan değil gerçektir. Çünkü ufaktan başlayarak büyüyen bir ateş vardır aralarında. Ve en sonunda aşklarını birbirlerine itiraf ederek mutlu sona ulaşmışlardır. Mi acaba? Bilemeyeceğim artık okuyup öğrenin gerçekten mutlu sona mı ulaşmışlar. :)

1375929_562139733853102_1072990653_n

Kitabımız geçmiş ile geleceğin harmanlanarak anlatıldığı için iki bölümden oluşuyor. Geçmişi acılarla dolu bir yaşamı olan ve her bir olayda acı çeken Beattie anlatırken, geleceği mesleğinin doruğunda olan ama önce sevgilisinden ayrılıp daha sonra merdivenlerden düşerek dans hayatının bitmesine neden olan kazanın başına gelmesi ile Londra’dan Avustralya’ya taşınan balerin Emma’nın hayatını anlatıyor.

Dans konusuna gelince… Bu bir daha mümkün olmayacaktı.
Ve bu benim dünyamın sonuydu.

Kaza geçirdikten sonra bir daha dans edemeyeceğini öğrenen Emma kalbi kırık bir şekilde Avustralya’ya döner ve bir sürpriz ile karşılaşır. Büyükannesi çektiği acılardan sonra zenginliğine zenginlik katarak yaşamına gözlerini yummuştur ama ne çocuklarına ne de başka birisine miras bırakmıştır. Hepsini hayır kuruluşlarına vermiştir. Ama tek bir şeyi sadece tek bir şeyi bağışlayamamış veya satamamıştır. Kır Çiçeği Tepesini…

Kır Çiçeği Tepesini, Emma’ya miras bırakmıştır ve 6 aydan önce oraya satamayacağı ile ilgili de bir kural koymuştur. Çünkü orada Beattie geçmişini saklıyordur ve bu geçmişini de canından çok sevdiği, kendisine çok benzeyen Emma’ya miras bırakmıştır.

Emma annesinin evinden Tazmanya’ya giderek Kır Çiçeği Tepesinde bulanan eve taşınır ve her odasında ağzına kadar dolu kolileri boşaltarak bir sırrı çözmeye çalışır. Bu sırrı çözerken yanında kasabada yaşayan Monica’yı alır. Monica bir yandan ona yardım ederken bir yandan abisi Patrick’in Emma’ya karşı aşkının kıvılcımlanmasını sağlar. Ee Emma da bu durumda boş değil, Patrick Emma’ya ne kadar aşıksa, Emma’da Patrick’e aşıktır.

Ona inanmıyordum, ama yine de gidecektim. Mina’ya gittikçe bağlanıyordum. Patrick’e ise gittikçe daha çok bağlanıyordum.

Onlar birbirlerine bağlana dursun yavaş yavaş sırrı çözüyorlar ve benim hiç mi hiç beğenmediğim, nefret ettiğim, hiç ama hiç sevmediğim, sanki yarın görüşürüz diyen 3.sınıf günlük diziler gibi bir mutlu son ile bitiyor. Sevgili yazarım o sevgili karakterinin 25 yıl hatta daha fazla süresince hiç mi içinde bir şeyler birikmedi? Hiç mi içerisinde bir nefret biriktirmedi içinde? Hiç mi özlemedi onu? Hiç mi karşı çıkmadı ona bakan insanlara? Hiç mi aramadı o kişiyi? Hiç mi ha hiç mi?! Çok sinirliyim. Bu kadar güzel bir kitabın böyle saçma sapan bir son ile bittiği için. Kendimi kitaba o kadar kaptırmışım ki kitabın bittiğini bile anlamadım. Boş sayfaları bile çevirdim acaba bir şeyler yazıyor mu diye. Ama yazmıyordu! Neden yazmıyordu ey sevgili yazarım? Neden böyle saçma sapan bir yerde bitirdin?! Hadi hazır içimi dökmüşken biraz daha dökeyim! O adamdan ne istedin de öldürdün? Eline en geçti sevgili yazar? Farkında mısın bilmem ama bu davranışın ile aynı George R.R.Martin ile yarışırsın. En sevilen karakterleri öldürmekte üstünüze tanımıyorum resmen!

Ohh be içimi döktüm resmen! :)

Kitap hakkında diğer şeylere değinecek olursam eğer bir kere kitabın konusu MUHTEŞEMDİ!!! Bayıldım, bayıldım! Sayfaları birbiri arkasına çevirdim resmen ve sona yaklaştıkça bitmemesi için dua ettim. Yazara o kadar sitem etmeme rağmen böyle şahane bir konu yazdığı için teşekkür ediyorum.

Ayrıca yurtdışı kapaklarının 5 katı hatta milyon katı kadar daha şahane bir kapak yaptığı için ise Arkadya Yayınlarına ayrı bir teşekkür ediyorum. Zevkle kitap okumama ekstralar katıyorsunuz bu kapaklarla. <3

Kitaba puanım ise o acı olay yüzünden ve saçma sapan son yüzünden 5 üzerinden 4.5!

thz3y