Cinder – Marissa Meyer / İnceleme


44318_b

Kitabın Adı : Cinder
Serinin Adı : The Lunar Chronicles Series / Ay Günlüğü Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Marissa Meyer
Çevirmen : Deniz Arı
Yayınevi : Artemis Yayınları
Basım Tarihi : 2016/4. Basım
Sayfa Sayısı : 421
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin

Ne ağlaması canım? Sadece gözüme toz kaçtı. Ne yani aylar sonra kitap yorumu yazıyorum diye bir de ağlayacak mıyım?! Üstüme iyilik sağlık, sadece bu günleri gördüm diye hüngür hüngür ağlıyorum! Evet, evet şaka değil bu günlerde geldi ve ben yorum yazıyorum, hem de yeni bir serinin ilk kitabına! The Lunar Chronicles serisinin ilk kitabı olan Cinder’a! Diyebileceğim tek bir şey var o da: Welcome to new book World, Damy!

Aylardır kitap açlığı ile savaşırken OkuOku’nun naçizane 9,90 TL kampanyasını görmem ile üstüne atlayıp sipariş vermem bir oldu. Haliyle bu açlığım siparişlerime de yansımış olacak ki hemencecik geliverdi kargom. Neler neler almadım ki? Eğer neler aldığımı merak ediyorsanız bu aşamada sizi Yorum Durağım Instagram sayfasına davet ediyorum. :)

Şimdi gelelim muhteşem kitabımız Cinder’a, daha doğrusu The Lunar Chronicles serisine. Açıkçası bu seriye başlamadan önce ufakta olsa bir soru işareti vardı kafamda. O da çok popüler olmasından kaynaklı bir sorundu. Nedense çok ama çok sevilen ve çok popüler olan bir takım serileri veya kitapları ben beğenemiyorum. Bu seriye karşı tutumumda uzun süre böyleydi. Ama OkuOku kampanyasını görünce “Damy, bu evrenin sana gönderdiği bir mesaj bence artık bir an önce almalısın!” dedim ve de aldım. Kitapları elime aldığım ilk dakika kapaklarına aşık oldum diyebilirim. Demeyelim bence oldum diyelim! Ve de aşık olduğum konusunda da sayfaları hızlı hızlı çevirip aksiyondan aksiyona koşarken anladım ki yanılmamışım. Yani The Lunar Chronicles serisi herkesi etkilediği kadar beni de etkiledi!

Serinin ilk kitabı olan Cinder, Cinderella masalını baz almış ve de yazarın engin hayal gücü ile harmanlanıp karşımıza çıkan yepyeni bir Cinderalla formudur. Gelecekte hatta çook gelecekte bir zamanda geçen kitabımız 4. Dünya Savaşı’nı geride bırakmış üstüne dünya haritası ana kıtalar arasında paylaşılmış ve de yetmemiş başka gezegenlere yelken açmışız. Gerçi Ay bir gezegen değil ama olsun. Sonuçta Dünya sınırlarının dışına çıkıp uzaylıları keşfetmişiz ayol! Işınla beni Scooty! Resmen kitap boyunca bu sözcükleri tekrarlayıp durdum. Ne vardı yani okul, sınav, rapor dertlerinden uzaklaşıp ışınlansam ve de bir mekanik tamircisi olup bir şekilde gelecekteki imparator ile tanışsam. Aynı Cinder gibi!

Cinder kızımız yarı insan yarı robot olup bunun karşılığı da sayborg olan bir canlıdır. Bir mekanik ustasıdır ve de Yeni Doğu Ulusları Topluluğunda yaşıyordur, yani günümüzün Çin’inde. Onu sayborg yapan adamın üvey çocuğudur ve ona kan kusturan bir üvey anne ile iki kız kardeşe sahiptir. Bu hikaye size tanıdık geldi mi? Evet, evet bildiniz! Cinderella! Ama tabii ki hikayemiz sadece bu kadarı ile benzerlik gösteriyor. Geri kalan her şey gelecek zamanda yaşanan bir hikaye ve de Cinder’a ait.

Cinder bir gün tesadüf eseri gelecekti imparator adayı olan Kai ile tanışmıştır. Prens Kai, Cinder’dan bozulan robotunu tamir etmesini ister ve de büyük aşk o ilk bakışmalar ile başlar. Ah Kai’mi, biricik yakışıklım, prensim ne de güzel flört ediyor kızlarla. En saf ve en güzel halleri ile… Resmen kalbinin temizliğine yüzüne yansıtarak flört ediyor. Kai’ye aşık olmamak elde değil aa dostlar!

Bu arada o zaman diliminde bir sürgün hastalık koz geziyor Dünya’da. Bu hastalığın ismi ile Letumosis. Letumosis’e yakalanan hastalar maksimum bir hafta kadar yaşayabiliyorlar. Çünkü bu hastalık çok hızlı ilerleyen ve de herkese bulaşabilen bir hastalık. Örneğin imparatora bile bulaşmış bir hastalık. Tüm Dünya ülkelerinin seferber olmasına rağmen bu hastalığa bir çözüm bulamıyorlar. Zamanla bulurlar mı bilemem (no spoiler noktası) ama bulsalar hiç fena olmaz yani.

Bu arada kapanışı yapmadan önce Aylılar kısmına gelecek olursak eğer: Ay ülkesini yöneten bir kraliçe var ismi de Levena. Bu da masallarda yer alan kötü kraliçelerden bir tanesi. Ayrıca Aylıların bir özel güçleri var ki düşman başına. Efendim bu kara dostlarımız göz boyama büyüsüne sahipler. Yani dışarıdaki her bir canlıya göstermek istedikleri yüzü gösteriyorlar. Ve de onlar istemedikçe bu büyü kalkanını indirmiyorlar. Ama bu büyüyü bozan tek bir şey var ki onlarda aynalar, ekranlar ve de kameralar. Bunlardan ne kadar uzak durdukça o kadar güç hâkimiyetlerini ellerinde tutuyorlar.

Evet sevgili okuyucular kısaca Cinder böyle bir kitap. Gönül ister ki ağzımı bir açayım susmayayım ama burası no spoiler bölgesi olduğu için çok fazla yazamıyorum. Ama içlerinizden bu kitabı okuyan varsa eğer gelin spoilerın dibini görelim. Kai’ye nasıl aşık olduğumu sizlerle de paylaşayım. <3

Kitabı çok beğendiğim için seriye hemen devam etmek istiyorum ki hali hazırda devam kitapları elimin altında yer aldığı içinde bu fırsatı da tepmek istemiyorum. Büyük ihtimal bu yorumu yayınladıktan sonra hemen başlayacağım 2. kitaba. Varsın yansın finaller! :D

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5!

5

b8z5lv

 

Tatlı Şeytan – Wendy Higgins / İnceleme


0000000627567-1

Kitabın Adı : Tatlı Şeytan
Orijinal Adı : Sweet Evil
Serinin Adı : The Sweet Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Wendy Higgins
Çevirmen : Demet Orhan
Yayınevi : GO! Kitap
Basım : Aralık, 2014
Sayfa Sayısı : 536
Tür : Young Adult / Paranormal / Fantastik

Neden bir kitabın 80%’ini duygusal, karamsar ve de mutsuz olur ki?! Hem de bu kitap daha serinin ilk kitabı olmasına karşın. Neden? Neden? Acaba bütün bu mutsuzluklar, karamsarlıklar, duygusallıklar şeytanlar yüzünden mi? Evet, evet yanlış duymadınız! Bu sefer ki melekli kitabımız kötü melekleri yani şeytanları anlatıyor. Ve de onların biricik müritleri, Lejyonerleri ve de çocuklarını… Yani anlayacağınız bu kitap bildiğimiz, okuduğumuz kitaplara hiç mi hiç benzemiyor. Ama şu gerçeği söylemeden geçemeyeceğim kitap çok güzeldi! Çünkü klasiklerden dışarı çıkmış kendine özgü bir konusu ve de bir havası vardı.

Klasik melek kitaplarında Melek ve çocukları Nefilleri anlatırken, bu kitabımızda Şeytan ve Nefillerini anlatıyorlar. Bu da bizim başka bir bakış açısı ile bakmamızı sağlıyor. Acımasızlığı, cezalandırmayı, kötülüğü ve siyahın tüm tonlarını canlı canlı görüyoruz.

Kitabımızın ana karakterlerinden birisi olan Anna Whitt, bebekliğinde Pattie Whitt tarafından evlat edinilmiş 16 yaşında bir lise öğrencisidir. 8 yaşından itibaren özel güçler kazanan kızımız yavaş yavaş bu güçlerini genişletmiş ama herkesten saklar olmuştur. Bu bakımdan dolayıda neredeyse lise yıllarına kadar hiç arkadaşı yoktur. Ama lise yıllarında yetenekli söz yazarı Jay ile tanışarak çok yakın arkadaş olmuşlardır. Anna ne zaman ki Jay’in en sevdiği grubun konserine gitmiştir işte o an da kendince normal olan sırlarla dolu hayatı tepe taklak olmuştur. Ne zaman ki masum kızımız Raidan Rowe ile tanışmıştır işte o an da gerçek yaşamının nasıl bir şey olduğu ile tanışmıştır.

Raidan Rowe, 18 yaşında, lise son sınıf öğrencisi, gerçek hayatını noktasına virgülüne kadar bilen bir gençtir. O da Anna ile tanıştıktan sonra kurulu olan tüm düzeni alt üst olmuş, tabiri caiz ise feleği şaşmıştır. O andan sonra her ikisini de çok zorlu bir hayat bekliyordur. Hem de en karanlığından, en duygusalından ve en mutsuzundan…

Raidan, Anna’ya gerçek hayatını yani onun bir Nefil yani bir Şeytanın çocuğu olduğunu söyledikten sonra Anna bunu inkar etmiş ama daha sonra özel güçlerinin olmasının sebebinin bu olduğunu anlamıştır. Ama hala inanamadığı gerçekler vardır. Ve bu inanmadığı gerçekleri de zamanla yaşayarak kavramış ve gerçek hayatla yüz yüze gelmiştir.

Kaidan kaşlarını çatıp, “Su sızdırıyorsun,” dedi.
Ellerimle ıslak yanaklarımı sildim. Offf! Elimi sinirli sinirli salladım. “Ben duygulandığım zaman hep ağlarım, her zaman da duygulanırım zaten.”

Ve de zamanla Raidan’a gönlünü kaptırmıştır. Oğluşumuzda kızımıza karşı boş değildir ama oğluşumuz önlerinde ki engellerin farkındadır. Bu bakımdan dolayı Anna’dan uzak kalabildiği kadar kalıyordur ki bu yüzden kitabımız inanılmaz duygusal olup okuyucuları hüzünlendiriyordur.

“Lütfen,” diye yalvardım. “Beni kendinden uzaklaştırma. Arkadaş olabiliriz, hem…”
Çenemi sıkı sıkı tutup gözlerime baktı.
“Biz asla arkadaş olamayız, Anna. Bunu kafana şimdiden yaz. Biz, hiçbir şey olamayız.”

Genel hatları ile kitabı çok beğendim. Serinin ilk kitabı olmasına rağmen inanılmaz açıklayıcı olup bundan sonra ki kitaplarda neler olacağını hakkında okuyucuyu bir meraka sürüklemiş ve tırnaklarını yemesini sağlamıştır. Bana bu kitap neden Ölümcül Oyuncaklar Serisinin ilk kitabını anımsatmıştır ki sanırım bu yüzden bu seriyi çok seveceğim. Aynı ilk kitabı çok sevdiğim gibi. Bunların yanı sıra kitabın karakterlerini de çok fazla sevdim. Nedense kitabı okurken onlar benim arkadaşım gibi hissettim. Sanırım bu yüzden bir an önce ikinci kitaba başlayacağım. Büyük ihtimal o da bir solukta bitecektir.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5!

5

damy (1)

İki Hayat Arasında – Jessica Shirvington / İnceleme


26acd6e5-b74a-4ad5-bf8c-c60816b92f68

Kitabın Adı : İki Hayat Arasında
Orijinal Adı : Between the Lives
Yazarın Adı : Jessica Shirvington
Çevirmen : Aslı Tümerkan
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Kasım, 2014
Sayfa Sayısı : 318
Tür : Genç Yetişkin/Romantik/Paranormal

Herkese merhaba ve iyi bayramlar!

10 yıllık arkadaşım olan sevgili Melis ile bir araya geldiğimizde fark ettik ki okumadığımız çok kitabımız var bu kitaplarımızın çoğu da aynı. Ve dedik ki bu kitapları bir etkinlik ile beraber okuyalım ve yorumlayalım. Etkinliğimizin ismini “Starry Books” koyduk ve Instagram’da #starrybooks hashtag’i ile paylaşıyoruz. Bol bol paylaştığımız resimlerimizi o hashtag adı altında bulabilirsiniz. :)

Linklerimizi de vermeden geçmeyelim değil mi? :))

Melis’in blogu: Duydum Zannettiklerim ( http://duydumzannettiklerim.blogspot.com.tr/ )
Melis’in Instagram hesabı:  @mnkbooks ( https://instagram.com/mnkbooks/ )
Yorum  Durağım Instagram hesabı: @yorumduragim ( https://instagram.com/yorumduragim/  )

Starry Books etkinliğimizin ilk kitabı ise Yabancı Yayınları imzası ile çıkan ve şu dakikadan sonra favori kitabım olan İki Hayat Arasında oldu.

“Çünkü bazı şeyler o kadar gerçektir ki onları iliklerine kadar hissedersin. Nerede olduğunun bir önemi yoktur, seninle gelirler.”

Kitaba başladığım an da kafam karışmadı desem yalan olur. Nasıl bir insan hem bir bedende aynı günü yaşarken ertesi gün farklı bir bedene geçip o günü farklı bir şekilde yaşayabilir ki? düşünsenize aynı günü iki kere yaşıyorsunuz. Ama farklı bedenlerde…  Ne kadar zor olduğunu kitabımızın ana karakteri olan Sabine’nın ağzından kitap boyunca dinliyoruz ama yine insan okurken düşünmeden edemiyor. Bir yaşamın bile zor günleri olurken ve o zor yaşamın zor günlerine adapte olmaya çalışırken bir de ikinci bir hayatı yaşamak? İnananın ben düşünürken bile zorlanıyorum.

Sabine’nin iki yaşamı da birbirinden o kadar farklı ki. Roxbury’de yaşadığı yaşamında annesiyle babasının eczanesi olup aynı zamanda küçük bir kız kardeşi vardır. Ve de diğer yaşamına göre çok uçarı yaşayıp serseri gibi takılmaktadır. Tabii ki de arkadaşları bir o kadar çılgındır. Wellesley’de ki yaşamı ise Roxbury’de ki yaşamının tam tersidir. Annesi ile babası ayrı olup çok zenginlerdir ve ailenin en küçüğü olduğu için Sabine’nin her istediği yapılmaktadır. Ayrıca buradaki ailesinde Sabine’ye göre iki tane baş belası abisi vardır. Roxbury ve Wellesley hayatlarında değişmeyen tek şey ise kızımızın ismidir.

18 yaşında olan Sabine, 18 yıl boyunca bu sırrını korumuştur. Çünkü bunu kimsenin bilmemesini istiyordur yoksa söylediği anda onun deli olduğunu düşünmeye başladığını düşünecektir. Zaten son zamanlarda iki dünyası arasında değişen fiziksel olaylardan zaten kendisi kafayı sıyıracak durumdadır. 18 yıldır bir dünyada herhangi bir yerini incitse, herhangi bir hastalık geçirse gece olup diğer dünyasına geçtiğinde bu tip fiziksel özelliklerde onunla beraber diğer dünyaya geçiyordur. Ama 18 yaşından sonra saçını da kestirse, kolunu da kırsa hiçbir şekilde diğer dünyaya geçmediğini gören Sabine artık diğer planları uygulamaya başlayabileceğini anlamıştır. Örneğin; intihar gibi…

18 yıl boyunca iki hayat arasında yaşamak kızımızı o kadar yormuştur ki artık bir hayatından pes etme vaktinin geldiğini düşünüyordur. Ama bu yaşamın hangisi olacağına ise o karar vermek zorundadır. İşte bu kısımlar o kadar acı ki anlatamam. :’(

İki hayatım vardı ama yine de sadece bir hayalettim.

Bir ara Sabine’ye o kadar dolmuştur ki Roxbury hayatındaki ebeveynlerine ona neler olduğunu anlatması ile sonuç deli hastanesinde bitmiştir. İşte oraya adımını atıp iki gün önce gördüğü Ethan’la tanıştıktan sonra tüm yaşamı hatta yaşamları alt üst olmuştur. Çünkü Roxbury’de Ethan’a aşık olması ile Wellesley’de ki ölümsüz aşkı Dex’i bile unutmaya başlamıştır. Düşünün Dex ile öpüşürken Ethan’ı düşünüyordur. O derece gönlünü Ethan’a kaptırmıştır.

Gözlerim birdenbire açıldı.
Ethan.
Cevap veremedim. Onu görmek nedense her şeyi daha gerçek, daha acı dolu hale getirmişti. Gözyaşlarım akıp duruyor, enseme doğru ilerliyordu.
Onun konuşmaya başlamasını diledim. Teselli edici, nazik ya da hatta buyurgan bir şey söylemesini.

Dex’i bilemem ama Ethan cidden aşık olunacak birisi. Bad Boy’un tam tersini düşünün. Good Boy! Resmen bir ara kitabın içerisine girip “Bana aşık ol Ethannnn!!!” diye çığlık çığlığa bağırasım geldi. O derece aşık olunacak, o derece mükemmel, o derece harika birisi.

Kitap olarak çok farklı bir temaya çok farklı bir konuya sahipti. Su gibi akıp giden bir kitaptı. Sayfaları ardı ardına nasıl çevirdiğimi hatırlamıyorum. Ama başlamamla bitmesi bir oldu. O kadar güzel o kadar harika ve o kadar yüreğime dokunan bir hikayesi vardı ki anlatamam. Sabine’nin çektiği acıları resmen ben de çektim. Ethan’a karşı yavaş yavaş aşık oldu ben de yavaş yavaş Ethan’a aşık oldum.  Sabine deli hastanesine yattı ve acı üstüne acı çekti, ben de çektim. O ağladı ben ağladım, o güldü ben de güldüm.

Ama öyle bir sonla bittik ki her şey hava da kaldı. Sanki yazar şimdi gidin yarın gelirsiniz der gibi öyle bi sonla bitir ki kitabı şoka uğradım. Zaten son 20 sayfa salya sümük ağlarken son iki sayfa kahkahalar atıyordum. O kadar iğrenç bir durumdaydım ki ben bile tiksindim kendimden. :D  Şaka bir yana bunun devamı nasıl gelecek ayol. Söylesene yazar! Ama o zamana kadar bu duygu karmaşasını bana yaşattığın için Allah belanı versin yazar!

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 100milyon!

5

damy (1)

Aska Var Mısın? – Natasha Boyd / Inceleme


10580245_834820583218882_1428413993979953632_n

 

Kitabın Adı : Aşka Var Mısın?
Orijinal Adı : Eversea
Serinin Adı : Eversea Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Natasha Boyd
Çevirmen : Filiz Tülek
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Ağustos, 2014
Sayfa Sayısı : 389
Tür : Günümüz – Yeni Yetişkin – Romantik

TANRIMMMM BU NASIL BİR SONDUUU??!!!

YA DA BİR SON MUYDU?!!!

Kesin çevirmen son sayfaları çevirmeyi unuttu. Veya sevgili yazar sonunu yazarken uyuyakaldı! Lanet SON!

BÖYLE SON MU OLUR OĞLUM?!!

Soruyorum sana eyyy Natasha Boyd? Hiç mi insanlığın yok senin? Hadi saf saf kitabın son sayfalarına bakan biz okuyucuları geçtim hiç mi cici kızımız Keri Ann’a acımadın? Hiç mi boynu bükük kızcağızımızın doğum günü mumlarını üflemesini istemedin? Lanet karı! Biç!

Sanırım bir kitaba daha doğrusu bir kitabın sonuna bu kadar sinirleneli baya uzun zaman oldu. Zaten bir kitaba veya sonuna sinirlendiğim nadirdir. Mesela Fırsatçı kitabı… Tanrım kitabın sayfalarını resmen parçalamak istemiştim. Veya Fallen Too Far… Resmen tableti kıracaktım o son yüzünden. Peki ya Colleen Hoover kitapları? Onlara söyleyecek sözlerim kifayetsiz kalıyor. O kitaplara küfür ede ede bir hal aldım ki sormayın. Ve evet bu listeye bir kitap daha katıldı! Eversea! Gözü kör olasıca yazar kitabı nasıl bitirdi! Aman tatlım siz zaten sevgili okuyucuları acı çektirmeyi çok seversiniz! Devam edin devam! Biz kuduralım yerimizde. Zaten kitaplarınızın arkası da yarın geliyor ya! Yine de Eversea için şanslı kişilerdenim. Serinin ikinci kitabı Forever Jack’i indirdim ve bu yorum bittikten sonra hemen başlayacağım. Yoksa saçımı başımı yolmaktan akıl sağlığımı kaybedeceğim yahu! Ve bu arada ikinci kitabı bekleyenleri düşünüyorum da… Düşünemedi! Oğlum şu an ki halim bile feci bir de işim gücüm yok onları mı düşüneceğim! Deli gibi ikinci kitabı okumayı düşünüyorum! Şu yorum bir an önce bitse de kitaba başlasam. Natasha gör bu hallerimi gör, beni ne durumlara soktun! Sen de artık kara listemdesin. Her kitabını okurken senin yüzünden tabletimi parçalayacağım biç karı!

Neyse bu kadar kendini kaybetme yeter. Şimdiiiii kitaba gelelimmm!

Keri Ann Butler, kahverengi saçlı, mavi gözlü, güzel mi güzel 22 yaşındaki kızımız. Okumuyor ama boş da durmayıp Snapper Grill’de garsonluk yapıp kasabanın gözde evi olan Butler malikânesinde yaşayıp gidiyordur. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybettikten sonra büyükannesinin yanına Butler Cove’a abisi Joey ile birlikte taşınmışlardır. Aradan çok az bir zaman geçtikten sonra büyükannelerini kaybeden iki gence belli bir miktar miras kalması ile aralarında bir anlaşma yapmışlar ve Joey üniversitede tıp okumaya giderken Keri Ann miras kalan nadide evi korumak ve ayakta tutabilmek için kasabada kalmıştır. Kalmasına ama ne özel bir hayatı vardır ne de geleceğe dönük planları. Çünkü onun düşüncelerine göre Butler Cove kök salmak istemiyordur. Tam hayatı bu planladığı rotada devam ederken bir akşam kırmızı şapkalı, uzun boyu bir delikanlının restoranın kapısından içeriye girmesi ile bütün planları rotasından sapmış, tepe taklak olmuş ve kalıplaştırdığı bu planın hiç olmaması için her gece gözyaşları eşliğinde dualar etmeye başlamıştır.

Peki kırmızı şapkalı bu yakışıklı kim mi? Tabisi Jack Eversea!

Ben, Keri Ann Butler, dokuz bin nüfuslu Butler cove’da Snapper Grill adını taşıyan bu restoranın önündeyim ve karşımda duran adam; olması beklenen yerden, Hollywood’dan binlerce kilometra uzakta benimle aynı restoranın önünde duran bu adam, Jack Eversea’den başkası değildi!

Nefeslerinizi ahenkle dışarıya verdiğinizi duyar gibiyim. Ama ne yazık ki fazla heyecanlanmayın kızlar çünkü ünlü oyuncumuz bir kaçak. ;) Evet, evet yanlış duymadınız kırmızı şapkalı yakışıklımız bir aktör. Hem de Hollywood aktörü! Dünyaca ünlü. Peki bu para içende yüzüp ben ünlüyüm havaları ile ülkeden ülkeye gezip boy boy fotoğraf çektiren, filmden filme koşan aktör neden mi kaçıyor? Veya neden mi saklıyor? Ya da şöyle mi sorsam: Kimden mi kaçıyor? Tabii dünyanın en büyük biçlerinden birisi olan ve bu yakışıklımızı aldatan Audrey Lane yüzünden! Tam bir evire çevirip dövülesi kadınlardan birisi. -.-

Kısacası aldatılan ve bundan dolayı boynu eğik olan Jack, birazcık popüler yaşamından uzaklaşmak birazcık kafasını dinlemek için Butler Cove kasabasına adım atmış ve hem kendi hayatını hem de bu zamana kadar saf bir şekilde yaşamını sürdüren Keri Ann’ın hayatını tepetaklak etmiştir.

Aman Tanrım! Ne yapacaktım şimdi ben? Bu noktaya nasıl gelmiştim? Kendi halimle yaşayıp gidiyordum, nasıl olmuş da birileri hayatıma Javk Eversea formunda bir bomba bırakıp ortadan kaybolmuştu?

Restorandan içeri adımı atmış, sipariş vermiş ve daha sonra Keri Ann’ın en yakın arkadaşı ve canı olan Jazz’ın kendisi hakkındaki haberi okuması ile bir hışımla restorandan kaçıp kendisine deli damgası yemesini sağlamıştır. Ama özünde bir beyefendi olan yakuşuklumuz restorana geri dönmüş, Keri Ann’dan özür dilemiş ve bir elinde süpürge diğer elinde faraş ile bularak bir güzel Snapper Grill’in yerlerini temizlerken bulmuştur. (Şaka değil gerçek! Okuyun görün o satıları ve gelin beraber kahkaha atalım!) Tabii bu sırada oğluşumuz ile kızımız daha fazla konuşmuşlar, oğluşumuzun kızımızı evine bırakması kadar ileri gitmişler ve daha sonrada 4 gün içerisinde hayatlarını tepe taklak etmişlerdir.

Ama ne aşktı beeee!

Aralarında o kadar saf, o kadar temiz, o kadar şahane bir aşk kıvılcımları başladı ki anlatamam. Her satırı okurken resmen içime işledi. Gerçekten çok güzeldi. Tabii ki bir yere kadar! O yerden sonra –sanırım son 100 sayfaya denk geliyor- resmen kitabı parçalamak istedim. Keri Ann üzüldü ben üzüldüm. Jack zırladı ben zırladım. Kuzucummm… Nasılda yüreği parçalandı! Aslında buna sebebiyet verenleri bir güzel benzeteceksin ya neyse… -.-

Tamam, bu kadar şiddet yeterli! Gelelim Keri Ann’ın biricik arkadaşı Jazz’a. Gerçek ismini hatırlamasam da bu lakabı Jazz türünü çok sevdiği için almış ve hayatınızda nadir bulunabilecek dostlar vardır ya işte Jazz, Keri Ann için öyle birisi. Jazz, Keri Ann’ın yeri geldi ailesi oluyor, yeri geliyor dostu, yeri geliyor kız kardeşi… Kısacası her şeyi…

Bazen çok şapşal olsa da, şu hayatta beni Jazz kadar önemseyen biri daha yoktu. Aynı anda hem kız kardeşim hem de çok sevdiğim çılgın teyzem hem de en yakın arkadaşımdı.

Joey ise tıp fakültesinde okuduğundan dolayı ne kız kardeşine ne de eve zaman ayırabiliyordur. Ama yine de elinden geldiğince sorumluluklarını üstlenmeye çalışıyordur. Ve Keri Ann’a karşı delicesine koruyucu bir yapıya sahiptir ve yeri geldiğinde erkekleri bir güzel uyarabilme yeteneği vardır. Yani Joey her ne kadar Keri Ann’ın hayatından uzakta olsa da sevdiğim karakter arasında yerini almış oldu.

Kitap mükemmel olarak New Adult türünün mihenk taşlarını başarılı bir şekilde okuyucuya sunuyor. Acılı ve hüzünlü birer geçmişe sahip olmanın yanı sıra başarılı gençlerin imkansız gözüken bir anda bir araya gelmeleri, aşık olmaları, mutlu olmaları veya hüzünlü olmaları, ayrılmaları, barışmaları ve mutlu son. Pardon pardon bu kitapta bir MUTLU SON YOK Kİ! Ama MUTSUZ SON DA YOK Kİ! YANİ KİTAPTA BİR SON YOK! Keşke yazarımız unuttu filan desek ama ne yazık ki diyemiyoruz. Ve şu an ikinci kitaba başlamak için içim içimi yiyor. Kendimi zor tutuyorum. Ve şu an saçma saçma bir son ile sonu gelmeyen bu yorumu sonlandırmak istiyorum. O yüzden kısa keseceğim cicişler. Alın şu lanet kitabı okuyun! Ve nasıl sonu olmayan kitap olurmuş görün. Ve bu arada kendini beğenmiş Jack’in sözlerine kahkaha atın, ayakları üzerinde mükemmel bir şekilde duran Keri Ann’ı sonuna kadar destekleyin ve tabii ki Keri Ann yeşil-gri gözlü über yakışıklımıza aşık olurken siz de olun, kendinizi kaybedin ve hayallere dalın! Öpüldünüz!

Kitaba puanım 5 üzerinden 5!

Ugly Love – Colleen Hoover / Inceleme


17788401

 

Kitabın Adı : Ugly Love
Yazarın Adı : Colleen Hoover
Yayınevi : Atria Books
Sayfa Sayısı : 320
Basım : Ağustos, 2014
Tür : Günümüz/ Genç Yetişkin / Romantik

Herkese merhabaaa!!!

Uzun zamandır yorum yazmamanın verdiği heyecan ile karşınızdayım efendim! Bir de son zamanın en güzel kitaplarından bir tanesini okumuşum ki sormayın gitsin. O kadar güzel, o kadar güzel ki anlatamam. Zaten kitabın yazarını taparcasına seviyorum. Kadın nasıl damardan dalmasını biliyor. Resmen damardan daldığı aşk hikâyeleri ile okuyucularını önce kıvrandırıyor sonra it gibi ağlatıyor, araya damardan bir geçmiş hikayesi sokuyor okuyucuyu tekrar ağlatıyor, sonra da mutlu son ile okuyucularını sevgi pıtırcığı yapıyor. Biç karı! Sinir oluyorum! Ama lanet olsun ki çok seviyorum! <3

Yorum yapacağım, daha doğrusu azıcık spoilerlı yorum yapacağım kitap olabülür?

Ağustos ayının bomba kitabı, Ugly Love – Colleen Hoover ! Tanrım ne KİTAPtı ama! Cidden o kadar güzeldi ki, anlatamam! Kitabı okurken o kadar inişli- çıkışlı duygular yaşadım ki sormayın gitsin. Hem ağladım hem güldüm. Hem duygulandım hem sevindim. Hem sinirlendim hem acıdım vs. vs. vs. Yani biç karı yine acımamış kelimeleri ile tüm duyguları ince ince işlemiş hikâyeye.  Ve tabi okuyucunun kalbine de!

Aşkın çirkin tarafları ile güzel tarafları arasındaki fark, güzel taraflarının daha parlak olmasıdır. Bu siz de yüzüyormuş gibi bir hissi uyandırır. Sizi yukarıya kaldırır. Sizi taşır.
Aşkın güzel tarafları sizi dünyanın geri kalan kısmının üzerinde tutar. Onlar, sizi kötü şeylerin çok ama çok üzerinde tutarak, her şeye  sadece yukarıdan bakmanızı ve de sadece “Wow, iyi ki buradayım” diye düşünmenizi sağlar.

Kitabımıza gelecek olursak, Tate Collins adında 23 yaşında, kahverengi saçlı, kahverengi gözlü taş bir hatun hafta içinde hemşirelik bölümünde yüksek lisansını yapıyorken, hafta sonu da hastanede çalışıyordur. Neredeyse nefes alacak zamanı yoktur kızcağızın. Bir de bunun üstüne okulu yaşadığı yere uzak olduğu için ondan sadece 2 yaş büyük olup babasından daha fazla koruyucu olan ve aynı zamanda dede ve baba mesleği pilotluğu devam ettiren Corbin’in yanına taşınmak zorunda kalmıştır. Tate aslında bir yandan bu duruma çok seviniyordur çünkü uzun bir süredir Corbin ile görüşmüyorlardır ve aradaki açığı kapatacak tek şeyde bu olaydır.

Tate, pılını pırtısını toplayıp abisinin evinin kapısından içeriye girene kadar bir sürü garip olay yaşamıştır. Önce apartmanda yaşayan pilotları ve onların ailelerini asansöre bindirmesinden dolayı kendisini pilot zanneden 80 yaşındaki Cap adındaki yaşlı bir tontanla tanışmıştır. Daha sonra asansöre binmiş ve Dillon adındaki sapığın göz tacizine maruz kalmıştır. Hem de uçkuru kaçık herif evlidir! Şerefsiz! -.-

Bunlar yetmiyormuş gibi Corbin’in kapısının önünde bir leş yığını gibi yıkılıp kalmış birisi vardır. O birisi çoook uzun boylu, yakışıklı, kumral saçlı, açık mavi gözlü, 24 yaşındaki başarılı mı başarılı bir pilot olan Miles Archer’dır. Kitabımızın yegane ve biricik yakuşuklusu! Sevdiceğim! Biriciğim! Kalbimin efendisi! (Tamam burada abartmış olabilirim, sonuçta harem geniş bende :D ) (Ama bu kitap için kalbimin efendisi cidden *.* )

Ha bu arada söyledim mi bilmem ama Miles’ın çenesinde geçmişinden kalma yara izleri vardır ve lanet olsun ki bu yara izleri onu daha seksi yapıyordurrrrrrrr! <3

Tamam bu kadar aşk itirafı yeter yoksa konuya geçemeyeceğim. :D

Şimdi efendim, kızımız Tate kapıya geliyor ve bu ayyaş ile ne yapacağını bilemiyordur. Sonuçta adam öküz gibi ağır bir de leş olmuş. Kapıyı azıcık da açabilmek için onu kenara çekiyor ama tam kapıdan girecekken ayyaş birden zombi edası ile uyanıp kızcağızın bileğini tutuyordur. Bu durumda ne yapacağını bilemeyen Tate, güç bela kapıyı kapatıp Corbin’i arıyor ve kapının önündeki leş ile ne yapacağını soruyordur. Abisi süper sonik bir teklif sunup yan komşusundan yardım istemesini söylemiştir ki yan komşusunu aradığı zaman o leşin aslında yan komşusu olduğunu öğrenmiştir. Tabii bunu Tate’e söyleyiş şekli vardır ki tadından yenmez. :D

Corbin’in hatırına Miles’ı içeri taşımış ve kendisini direk yatağa atmıştır. Ve sabah gözlerini açması ile tüm olaylar iplik söküğü gibi hızla gerçekleşmeye başlamıştır.

Gözleri hayatımda gördüğüm en açık mavi. Akşamdan kalma kanlı ve yarı açık gözler… Gözleri o kadar açık mavi ki neredeyse renksizler. Denizdeki dalgalara yaklaşır gibi o gözlere bakmaya devam ettim. Onların, Karayip Denizlerinin suları kadar berrak bir mavi olduğunu söyleyebilirim. Ve ben hiç Karayipler’e gitmediğim için bunun doğru olduğunu söyleyemem.

Öncelikle Tate’in Mile ile tanışmaları vardır ki tam bir olay. Geceki leşliğinden sonraki sabah Miles ile Tate’in adam akıllı tekrar tanışmaları var ki gerçekten eriyip bitilecek bir olay. Asansörde oldu oğlummm! (Ve okuyucunun ağzının suları akar, akar ve akar….) Sonuçta kızımız kalbini çoktan kaptırdı. Şıp sevdi pislik! O benim uzak dur -,-

Daha sonra Corbin’in evinde Ian, Dillon sapığı ve yakuşuklu Miles’ın geleneksel oyun gecesinde bulunmaları var ki sormayın. Yakuşuklumuz, kızımızı hemen evine göndermiş ve orada dersini çalışmasını istemiştir. Çok düşünceli yahu! Ama ipler ise Collins ailesinin evinde Şükran Günü yemeği yenmesi ve o gece orada kalınması ile kopmuştur. Her şey bir masum öpücük ile başladı gibi klasik bir deyiş var ya işte Tate ile Miles arasındaki her şey masum bir öpücük ile başlamış, aralarına sınır çekmek için Miles tarafından kurallar konulmuş ve Tate tarafından da bu kurallara uyulmuştur.

Sonuçta Miles içine kapanık, geçmişte yaşadığı ağır, üzücü ve yürek burkan olaylardan dolayı hem duygularına hem beynine bir zırh örmüş ve bu zırhı 6 yıl boyunca da güçlendirmiştir. Yaşadığı yürek burkan olaydan dolayı 6 yıl boyunca kadınlardan uzak durmuş ve önce kendisini pilotluk eğitimine adamış daha sonra da işine. Ama Tate’i ne zaman görmüştür işte o vakit o zırh kendisinin bile farkında olmadığı bir şekilde erimeye başlamıştır. Ama yakuşuklumuz aklınca o zırhı koyduğu iki kural ile sağlam tutmaya çalışmıştır. Ama hayat bu Miles’cığım ne olacağı bile belli olmaz. Bakarsın minik bir hemşire o zırhı delip geçer ve sen bunun farkında olmadığın için feleğin şaşar.

“Bu sadece senden hoşlanmamla alakalı bir şey değil, Tate.” Derince bir iç çekti ve ellerini saçlarından geçirerek sıkıca ensesini kavradı. “Sadece senden hoşlanmak istemiyorum. Hiç kimseden hoşlanmak istemiyorum. Hiç kimseyle çıkmak istemiyorum. Hiç kimseye aşık olmak istemiyorum. Ben sadece….” Kollarını göğsünde bağladı ve yere bakmaya başladı ve “Sana ilgi duyuyorum, Tate,” dedi fısıldayarak.

Kısacası hikayemizin arka planında Miles çok ama çok acı çekmiştir. O kadar acı bir hikayesi vardır ki anlatamam. Gözyaşlarıma tekrar yenilmek istemiyorum. :( İnsan 18 yaşında bu kadar ağır bir acıyı nasıl kaldırır? O acı ile nasıl yaşar diye kendinize soruyorsanız açın Ugly Love’ı okuyun. Gerçekten de Ugly Love! Birebir Miles’ın hikayesi… Yazık kuzum neler çekmiş! Kıyamam :(

Düşüncelerim artık birer düşünce değildi.
Düşüncelerim artık Rachel’dı.
Sana aşık olamam, Rachel.
Lavaboya baktım. Ama Rachel’a bakmak istiyorum.
Havayı derince içime çektim. Ama Rachel’ı içime çekmek istiyorum.
Gözlerimi kaptım. Ama sadece Rachel’ı görüyorum.
Ellerimi yıkadım. Ama Rachel’a dokunmak istiyorum.

Sonuç olarak ben kitaba bayıldım, karaktere aşık oldum, onların yerine kendimi koydum, önce Miles’ın Rachel’a aşkını yaşadım, daha sonra Tate’e olan duygularını nasıl saklamaya çalıştığını, zırhını indirmemek için neleri göze aldığını gördüm, en sonda ise artık tüm bunlara dayanamadığını anlayan Miles’ın pes edişini gördüm. Hem onun gözyaşları ile okudum o satırları hem de kendi gözyaşlarım ile…

Her ikimizde gözyaşlarımız akarken derin derin nefesler alıyorduk. Yoğun… Yürük burkucu… Ve yıkıcı bir şekilde…
Ve bu çok çirkindi.
Ama bitti.

Yukarıda da dediğim gibi Colleen’in kalemine bayılıyorum. Özellikle Umutsuz kitabından sonra (yorumum için tık-tık) kadının kalemine ve kurgusuna aşık oldum. Ugly Love’da en az Umutsuz kadar güzeldi, harikaydı, şahaneydi! Colleen nasıl yapıyor bilmiyorum ama kitaplarını okuyan okuyucularının resmen duygularını çok güzel bir şekilde çalkama ayran yapıp okuyucuya sunuyor. Resmen boşluğa düşürüyor bizi. Biç karı! Sinir oluyorum sanaaa! Ama çok da seviyorum! Lanet olsun! Ugly Love’ıda çok sevdim, Umutsuz’u da! Okuyun, okutun! Miles’ın acı hikayesi ile azıcık sizde gözyaşı dökün. Ben çok döktüm! Artı bir de Miles ile Tate aşkını yaşayın tatlı niyetine. Gerçekten bayılacaksınız. Ben çok sevdim siz de seveceksiniz. Kısacası okuyun işte deli etmeyin adamı! :D

Önce 5 yıldız resmini şuraya yapıştırayım. Ha bu arada yukarıda ki çeviriler bana ait hatam varsa affola! :)

5

 

damy (1)

Agaçtaki – Janne Teller / Inceleme


Agactaki kpk 4 copy

Kitabın Adı : Ağaçtaki
Orijinal Adı : Nothing
Yazarın Adı : Janne Teller
Çevirmen : Abdulgani Çıtırıkkaya
Yayınevi : ON8
Basım : Nisan, 2014
Sayfa Sayısı : 181
Tür : Genç-Yetişkin

Hiçbir şeyin anlamı yok.
Zaten epeydir biliyordum bunu.
Ama şimdi fark ediyorum ki,
bir şey yapmanın da anlamı yok.

Pierre Anthon bu sözleri söyledikten sonra okulu bırakmış ve kendisini düşünceleri ile birlikte daha da fazla –artık nasıl başarabiliyorsa!- soyutlamıştır. Olmayan arkadaşlık bağlarını bitirmiş, sınıftan çıkıp gitmiş ve hiçbir şeyin anlamı yoktur diyerek de bir ağacın tepesine çıkarak, okula giden arkadaşlarını sinir etmeye, onlara çıktığı erik ağacının meyvelerini atarak kızdırmış ve sınırlarını zorlamıştır.

İnsanlar normal şartlar altında bir ağaca meyve toplamak veya yukarıya tırmanan bir kediye kurtarmak için ağaca çıkarken Pierre çok farklı bir amaç doğrultusunda o erik ağacına çıkmıştır. Çıkmıştır çıkmasına ama neden insanları rahatsız ediyordur? Psikopat mıdır bu çocuk? Veya ruh hastası? Bence her ikisi de muhtemeldir. Çünkü o manyak ve psikopat çocuk her şeye isyan etmesi yetmiyormuş gibi bir ağacın tepesine çıkarak okula giden arkadaşlarını rahtsız ediyordur.

Tabii bu duruma daha fazla kayıtsız kalamayan sınıf arkadaşları Pierre’yi o ağaçtan indirme çabalarına girmişlerdir. Girmişlerdir ama onlar bu konuda ne kadar inatçı ise Pierre onlardan bin kat daha inatçıdır. Sonuçta çocuk psikopat! Boşuna demiyorum.

Taş mı atmadıkları kaldı veya gece-gündüz o erik ağacın altında Pierre’nin totosunun ağrıyarak o ağaçtan inmesini beklemedikleri mi kaldı veya veya ona bağırıp çağırıp küfretmedikleri mi kaldı, anlat anlat bitmez! Ama katır gibi inatçı olan psikopat Pierre, inadından vazgeçmemiş ve o ağaçtan inmemiş, resmen o ağacın tepesini habitatı olarak kabul etmiştir. Totona kramplar girsin Pierre! O babanın da vicdanına kramplar girsin! Ne gamsız babadır yahu! Daha ergenliğin tepesinde çocuğu günlerce bir ağacın tepesinde yaşasın, hiç benim oğlum nerede kaldı, nerede yaşıyor, nereye gitti, ne yiyor, ne içiyor, başına bir şey mi geldi, diye hiç sormasın zaten! O da ayrı bi’ manyak zaten! Bence Anthon soyuna özel bir genetik hastalık bu manyaklık. Yoksa ne baba ne de oğul böyle olurdu.

Manyaklık tezimi bir kenara bırakırsam, arkadaşları Pierre’ye karşı yapmadığı şey kalmadığı halde, bir türlü onu o ağacın tepesinden indirememişlerdir ve onlarda farklı bir şekilde onu o ağacın tepesinden indirmenin yolunu bulmak için düşünmeye başlamıştır. Herkesten farklı sesler çıkıyordur ve hiçbirisi ortak bir kararda anlaşamıyordur.

Ama en sonunda birisinden öyle bir fikir çıkmıştır ki, o fikir sayesinde bir insan bir insanın nasıl başka bir insandan en değerli varlığını elinden alabilir veya nasıl bir başka insanı çooook zor bir durumda bırakabilir veya nasıl bir fikir sayesinde tüm dünyada tanınmış birer insan olurlar, işte bunu ‘o’ fikir sayesinde anlıyoruz.

Peki bu fikir ne mi?

‘Anlam’ı bulmak!

Ağaçtaki

Sizce bir anlam nasıl bulunur? Veya bir anlam sayesinde bir insanı nasıl bir ağacın tepesinden indirebilirsiniz? Veya bir anlam sayesinde dünya çapında nasıl tanınabilirsiniz? Düşünebiliyor musunuz? Ben bu kitaba kadar düşünemezdim.

Peşinden koştukları fikir olan ‘anlam’ yüzünden yavaş yavaş başlayan hırs duygusu, gün geçtikçe, insandan insana atladıkça gözlerini kör etmiş ve hayatta yapamayacakları veya yapmayacakları şeyleri o peşinden koştukları ‘anlam’ yüzünden yapar hale gelmişlerdir. Hem de hiç mi hiç aklınıza gelmeyecek şeyleri.

Çıplak ayaklarıma baktım ve Gerda’ya bunu ödetmeye karar verdim.

Kitaba ilk başladığımda sonunun bu kadar dehşet biteceğini düşünmemiştim. Özellikle birkaç ergenden böyle dehşet verici bir fikrin çıkacağını hiç düşünmemiştim. Hatta o peşinde koştukları ‘anlam’ın büyük bir dehşetin kapısını açacağını hiç mi hiç düşünmemiştim. Cidden bu olaya o kadar normal başladılar ki, istedikleri şeyler ile yüzümde bir gülümseme oluştu ama zamanla ergenler gözlerini öyle bir hırs bürüdü ki, birbirlerinden öyle dehşet şeyler istemeye başladılar ki yüzümdeki o gülümseme solup gitti ve yerine kocaman bir çenesi yerde sürünen ifadeye bıraktı.

Bize en büyük zorluk çıkaransa, Külkedisi’nin ta kendisiydi.

Hatta bir yer de öyle bi’ kanım dondu ki anlatamam. Ve dünyada bu kadar sapkın düşüncelere sahip ergenlerin olduğunu kara kara düşünmeye başladım. Ve hatta yazar o satırları yazarken bu tip düşüncelerin aklına nereden geldiğini de düşünmeye başladım. Sonuçta kolay kolay akla gelecek şeyler değil. Tabii ki de kitabın eğitici yönleri var ama yer yer de insan acaba kitabın içinde ki çocukların yaşındaki çocuklara göre bir kitap mı, onların okuyacağı bir türde mi diye de kara kara düşündürüyor. Ama tüm bu düşüncelerin haricinde ilk defa beni bu kadar şaşırtan, bu kadar ilginç bulduğum bir kitap okudum. Bir kitapta bütün karakterler mi acayip olur? Ya da bütün olaylar? Olurmuş okudum, gördüm ve de bu kitabın dengi gibi bir kitap bulabilecek miyim acaba diye de kara kara düşünmeye başladım.

Kitaba puanıma gelecek olursak eğer 5 üzerinden 5!

5

Konusan Kitaplar #26 Blog Tur / Sınırları Zorlamak – Katie McGarry / Inceleme


eopr97

Kitabın Adı : Sınırları Zorlamak
Orijinal Adı : Pushing The Limits
Serinin Adı : Pushing The Limits Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Katie McGarry
Çevirmen : Tuğçe Nida Sevin
Yayınevi : Aspendos
Basım : Şubat, 2014
Sayfa Sayısı : 416
Tür : Young Adult / Romance / Günümüz

“Babam kontrol manyağı, üvey annemden nefret ediyorum, ağabeyim öldü ve annemin… annemin sorunları var. Sizce nasıl olabilirim?”

Echo Emerson, bir yıl öncesine kadar okulun en havalı kızı, hatta en havalı züppe kızı olup, yine okulun kralı sayılabilecek birisi olan Luke ile çıkıyordur. Dersleri mükemmel derecede iyi olup, annesinin sanat yeteneğinin genleri taşıyan elleri ile mükemmel tablolar ortaya çıkartıyordur. Her şey yolundadır. Mutlu bir ailesi olup, abisi ile arasında mükemmel bir bağ olup mutluluktan yüzünden gülümseme eksik olmuyordur. Ta ki o geceye kadar…

Bir tek gecede tüm her şeyin paramparça olabileceğini inanır mısınız? Ya da bunu hayalinizde canladırabilir misiniz? Aynı bir camın bir saniye patlayıp tozla buz olması gibi düşünün. İşte Echo’nun hayatı aynı bir cam gibi bir saniyede patlayıp tuzla buz olmuştur.

Önce abisini askeri eğitimine karşı çıkmıştır ama o bunu çok istediği için Afganistan’a gitmiş, görevlerini yerine getirmeye çalışmış ama bu meslekte fazla ilerleyemeden bir bomba yüzünden hayata gözlerini kapatmıştır. Annesi geçmişten beri devam eden ama bir şekilde bastırmayı başardığı krizlerine artık engel olamamış ve etrafına zarar vermeye başlamıştır. Echo’nun babası ise çocuklarının annelerinin bu manzarasını, delilik krizlerini, daha fazla görmemeleri için onu hastaneye yatırıp ondan boşanmış ve geçmişte çocuklarına bakıcılık yapan Ashley ile evlenmiştir. Peki tüm olaylarımız bitti mi? Ne yazık ki hayır! Bir gecede annesini görmeye giden Echo, hatırlayamadığı bir olay başından geçmiştir. O kaza sonunda hastane yatağında uyandığında kollarında derin yaralar ve aklında kocaman bir kara delik vardır. Bu kara delik o geceyi yutması ile beraber, Echo’ya geceleri uyku uyuyamaması için elinden gelen her şeyi yapan bir lanettir. O olaydan sonra Echo her gece bir rutin haline gelen kabuslar görme seanslarını ile boğuşmakla kalmayıp bir zombiye dönüşerek, eski sosyal hayatından çok ama çok uzaklara çekilmiştir. Kolundaki yaralar yüzünden yazın çöl sıcağında bile giymek durumunda kaldığı uzun kollu kazaklar dışında, uzun eldivenleri yüzünden zaten insanların ona sanki üçüncü gözü varmış gibi bakmaları yetmiyormuş gibi bir de uyuşturucu bağımlısı gibi gözlerinin altında mosmor halkalar yüzünden insanların garip bakışlarından rahatsız olup en yakın arkadaşları ile bile zaman geçiremiyordur. Gerçi olan tüm olaylardan sonra kendi köşesine çekilen Echo biraz yalnız kalmak, daha doğrusu köşesine çekilip kolları ve eski mutlu anları ile kendisini sarıp sarmalamak istiyordur.

“Son iki buçuk yıldır bir koruyucu aileden diğerine geçmiş, birçok ev değiştirmişsin. Ailen öldüğünden beri burası senin dördüncü lisen. Benim ilginç bulduğum ise son bir buçuk yıl öncesine kadar hâlâ onu listesindeymişsin ve spor müsabakalarında yarışıyormuşsun. Bunlar genellikle bir disiplin vakasıyla uyuşmayan nitelikler.”

Noah Hutchings, yukarıdaki Bayan Collins’in sözleri ile anlatımının temsili misali. Ama küçük bir kısmı onu anlatıyor. Bana göre Noah, deri ceketli, seksi, yakışıklı, uzun boylu, 17 yaşında geçmişte bol bol acı çekmiş ama bir şekilde bu acıları üstünden atmaya çalışan bir bad boy. Evlenmek istediğin bir bad boy. Kitaba göre ise iki buçuk yıl önce ailesini bir yangında kaybetmiş, belli bir süre iki küçük kardeşi ile beraber başka ailelerin yanında yaşamış ama yerinde rahat duramayan ve haksızlığa gram tahammülü olamayan seksim üvey babasını dövmüş ve bu yüzden Sosyal Hizmetler tarafından tehlikeli sınıfına alınarak kardeşleri ile yolunu ayırmış ve seksimin daha da manyak hale gelemsini sağlamışlardır. O aileden bu aileye, o liseden bu liseye geçip hayatını mahveden sistemin yaptıkları yetmiyormuş gibi kardeşlerini sayılı sayıda görmelerini sağlıyor ve onlara karşı özlemini daha da arttırıyorlardır. Bu özleme daha fazla dayanamayan Noah kendini dizginlemiş, arada bazı şeyleri unutabilmek için içtiği esrarı bırakmış ve hatta içkiyi bile nadir içer konuma gelmiştir. Sırf kardeşlerini elde edebilmek için. Peki bu gayreti neyi mi elde etmesine sebep olmuştur? Artık gelecekte kardeşi olarak kabul edeceği dostu Isaiah’ın da üvey evlat olarak yerleştiği bir ailenin yanına yerleşmiş ve kardeşleri ile görüş günü daha da artmıştır. Ama bunların hiçbirisi Noah ile yeterli değildir. Çünkü o en azından ailesinden geri kalan kısmı bir arada tutmak ve özlemini bu şekilde giderebilmek istiyordur. Çok mu şey istiyordur? Hayır! Ama bazı şeyler için en yazık ki hem maddi hem de manevi gücünün sağlam olması lazımdır. Ve de geçmişinin de. Sonuçta o geçimini bir hamburgercide çalışıp kazandığı para ile devam ettirmektedir. Bu nereye kadar kardeşlerine babalık yapmasını sağlayabilir ki? Ayrıca onlara bu geçinim ile ne kadar huzur veya rahatlık verebilir ki? Değil mi? Bunlar hem benim hem de Bayan Collins’in sözleri.

1888725_744817632195720_1589289669_n

Bayan Collins kim midir? Bayan Collins bu hikayenin demir taşıdır! O olmasa seksi Noah’ım ile yaralı kuş Echo’nun bir araya gelmesi imkansız hale gelirdi. Sonuçta ikisinin konumunu geçin takılacakları ortam bile farklıdır. Peki nasıl mı bir araya geldiler? Hımm… Aslında çok zevkli bir ilk yaklaşımları var :D Sonuçta ikisinin de yaşadığı olaylar yüzünden psikoloji bozuk sayılıyor değil mi? İşte bu yüzden devreye lisenin yeni rehberlik öğretmeni Bayan Collins devreye giriyor. Ama şimdi Aires’ın bozuk arabasını da saymazsak ayıp olur. Echo, ölen abisinin arabasını tamir edip tekrardan çalışır konuma getirebilmek için belli bir miktarda paraya ihtiyacı vardır. Bu parayı kazanabilmek için de bir işe. Çünkü nankör babası milyoncuklarından çok az bir miktarını Echo’ya veremiyordur. Nalçak! Ama olsun sırf bu yüzden ikilimiz bir araya gelmiştir.

1798862_744804338863716_771810471_n

Eski yaşamına göre notlarında düşüş yaşayan Noah, Bayan Collins’in isteği üzerinden bir kişiden ders alacaktır. Kimden mi? Hadi hadi tahmin etmesi çok kolay! Tabii ki de süper ötesi çalışkan ve zeki Echo’dan! Bakmayın Noah, pisliğine çalışmıyordur. Yoksa o da en az Echo kadar zeki ve çalışkandır.

İlk derste bir araya gelen der ceketli yakışıklı çocuk ile kollarındaki yaraları gizlemeye çalışan güzel ve zeki kızımız arasında ilk başta nefret duygusu ortaya çıkmış ama eski sevgilisi Luke’un hissettirdiği duyguların on bin katından daha fazlasını hissettiren ve karnında kelebeklerin uçuşmasını geçin taklalar atmasını sağlayan seksi çocuğa gönlünü kaptırmıştır. Tabii diğer taraf içerisinde aynısı geçerli değil desem yalan olur. Hatta oğlumuz direk bağlanmış ve Echo’yu karısı gibi kabul etmektedir. :D

1920619_744420332235450_1706325785_n

Kitabın en sevdiğim özelleri say say bitmez. Saf aşk olsun, yaşadıkları aşkın gösterimi olsun, birbirlerinden geçerli sebeplerden uzaklaşmaları olsun, karakterlerin yaşadıkları olaylardan dolayı yaşlarından çok ama çok büyük olmaları olsun, birbirlerine nefret kusarken arkalarından birbirlerine öpücük göndermeleri olsun, dostlarına sıkı sıkı bağlı olup onlar ne yaparsa yapsın onlardan ayrı olmamaları olsun, birisi kardeşlerini alabilmek için elinden geleni yapması olsun, bir diğerinin geceleri onu uyutmayan kabuslarının sebebini bulmak için canla başla uğraşması olsun, hepsi ama hepsi sanki yaşanmış olay gibi beni kitaba bağlayan, yer yer kahkaha yer yer gözyaşımı dökememe sebep olan mükemmel ötesi bir kitap diyebilirim. Önce İngilizce sonra Türkçe olarak okumamı saymıyorum bile. Ara ara yine açıp o şahane bölümlere tekrar tekrar bakıyorum. Sanırım bende bir Noah istiyorum! :’( Sevgili evren duy sesimi ve bana seksi bir Noah gönder! Söz nikahı hemen basıp bağlayacağım kendime!

Kitaba puanım mı? 10 numara 5 yıldız! Okuyun, okutun ve gelin Noah için kavga edelim!

5

damy (1)