Cocuk Da Yapamadım Kariyer De – Vefa Enver / Inceleme


b18c5121-4c0b-4082-aae8-dc4122802265

Kitabın Adı : Çocuk Da Yapmadım Kariyer De
Serinin Adı : Çocuk Da Yapamadım Kariyer De Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Vefa Enver
Yayınevi : Ephesus
Basım : Ekim, 2013
Sayfa Sayısı : 304
Tür : Romantik -Komedi

Aslı, Sibel ve Ahu birbirinden farklı üç kızımız. Üçü de çılgın. Üçü de işkolik. Üçü de romantikliğin dibine vuran ama ben öyle değilim diye geçinenlerden. Ve üçü de 30 yaşında kariyerinde bir noktaya gelmiş ama hala evlenememiş çocuk sahibi olamamış evde kalmış kızlar.

Aslı, 30 yaşında, bir televizyon şirketinin pazarlama departmanında 5 yıllık bir personeldir. 5 yıldır önce şirkete hangi konumda girdiyse halen o konumdadır. Yani konumundan ne ileri bir adım atmıştır ne de geri… Ama son zamanlarda o kadar çok çalışıyordur ki neredeyse hayatından bezmiş bir noktaya gelmiş, bu kadar çok çalıştığı halde terfi edemediği için delirme noktasına gelmiştir. Hele ki çalışmaktan kafayı yiyip evde kalan patroniçesini gördükçe daha da çok kariyer dünyasından korkmaya başlamış ve patroniçesinin daha da fazla görev vermemesi için dualar etmeye başlamıştır. Ama ne yazık ki bu duaları kabul olmuyor, iş üstüne iş gelmeye devam ediyordur. Peki bu kadar iş hayatına karşın aşk hayatı nasıl mıdır? Tek kelime ile berbat!

Metin adında ne olduğu belirsiz, kimin nesi kimin sesi olduğu ortada olmayan birisidir ve 2 senedir ilişkilerine bir ad koymadan Aslı ile yuvarlanıp gidiyordur. Her buluşmalarında Aslı’yı ayağına çağıran heriften zaten bir şey beklenilmemeli değil mi Aslıcım? Adam direk ‘Ben öküzüm önünde gideniyim’ diye bağırıyor ve sen senelerdir bu adama katlanıyorsun. Pes! Sibel ve Ahu aklını başına getirmese hala saftirikçe onun seni sevdiğini düşünerek pembe baloncuğunda yaşamaya devam edeceksin. Ki Allahtan Sibel ve Ahu gibi ilişki uzmanı iki süper arkadaşın var da seni o öküzün ellerinden çekip aldılar. Hayır sen o öküzle çıkmaya devam etsen, sen hala hayal etmeye devam edeceksin, o öküz seni kullanmaya devam edecek ve bunun sonuncunda da o şeker gibi yumuşak kalbin paramparça olacaktı. Ama herkesin bir cankurtaranı olduğu gibi arkadaşları cankurtaranı olmuştur.

Peki Metin’den sonra hayatına kim veya kimler mi olmuştur? Ehh benden söylemesi Aslı hiç beklemediğiniz bir kişiye aşık olacak ve aşka yaşamaya başlayacaktır. Hatta aşk kelebeklerinin bile karnında hissetmiştir. Düşünün o kadar romantik bir aşk yaşacaktır Aslı. Hem de tüm şehvetiyle, tüm aşkıyla, tüm kıskançlık krizleri ile. Yani kısacası her şeyi ile.

Sibel, Aslı gibi 30 yaşında, bir erkekten başka bir erkeğe konan, Kazanova erkeğin kız hali bir şekilde yaşamına devam ediyordur. Yani tam bir seks manyağıdır. O kadar çok sevgilisi olmuştur ki yazsa yüz sayfalık bir defter çıkar. Tamam azıcık abartmış olabilirim ama öyle. :D Sibel’in kariyer hayatı ise Aslı veya Ahu gibi çok çalışmayı sevmeyen bir bünyeye sahip olmadığı için, Aslı’nın tam tersine basit bir üniversiteye gitmiş ve bir inşaat şirketinde genel müdürün sekreterliğini yapıyordur. Yani çalışmaya az vakit ayırıp zevklerine daha çok zaman ayırıyordur. Sonuçta Sibel için zevkleri ilk sırada geliyordur. Yine bir gün yine o böcekten bu böceği konarken bir böceğe o kadar çok kapılmıştır ki ne onun peşinin bırakabiliyordur ne de kalbinin ona doğru uçuşunu durdurabiliyordur. Onu deli gibi sıksa da, kıskançlıklar krizi geçirmesinden sonra Sibel’i sinir küpü yapsa da alttan alta ona aşık olmaya başlamış ama bunu onu terk ettikten sonra fark etmiştir. Azıcık –tabii bu azıcıktan fazla olabilir- aşk acısından sonra mutlu sona ulaşmışlardır. Hele o son buluşmaları o kadar romantik ve şekerdi ki Sibel bu planı yapan arkadaşına tüm sevgi sözcüklerine boğsa yeridir. :)

Ahu da diğer iki arkadaşı gibi 30 yaşındadır. Kariyer dünyasında ise diğer arkadaşlarına göre tam bir işkolik, deli gibi çalışan, terfi alabilmek için gecesini gündüzüne katan tam bir çalışma makinesidir. Tabii bu çalışma hayatına ayırdığı zamandan dolayı aşk hayatına zaman ayıramıyordur. Bu iş yüzünden 3 yıldır çıktığı Can ile ilişkileri gittikçe sarpa sarıyor, en küçük bir konudan kavga çıkıyor, daha sonra köpek gibi pişman oluyorlar, birbirlerine deli gibi özür diliyor ve barışıyorlardır. Ama bu kısır döngü her daim devam ediyordur. Ta ki Ahu kürtaj olana, Can da onu aldatana kadar… Bu iki önemli olay birbirlerinden ayrılmalarına daha doğrusu kopmakta ısrar eden iplerin kopmasına neden olmuştur. Ahu, Can’ın kendisine yaptığı ihanetin acısını üzerinden uzun süre atamazken bir yandan da aşk acısı çekiyordur. Her ne kadar hala aşık olmadığını inkar etse de. Ama her aşkın bir belirti noktası, gel bana bebeğim dediği nokta vardır ya, işte bunu Ahu da yaşamış ve hayatında bazı önemli kararlar vermişlerdir.

Kitapta yer alan yan karakterleri ile, Serkan olsun Baran olsun Can olsun Kaan olsun Hakan olsun hiç fark etmez, hepsi kızlarımız gibi farklı farklı özelliklere sahip olup, eğlenceli, okundukça yüzünüzde farklı duyguların oluşmasına sebep olacak bir kitap ortaya çıkarmıştı. Özellikle Ahu’nun, Sibel ile sevgilisine kıro esprileri yaparak gülmekten sayfaları çeviremediğim sahneleri ile, Aslı’nın yaşadığı hayal kırıklığı sonucunda hüzünlenmemi sağlayan sahneleri ve Ahu’nun işe olan aşkından dolayı diğer önemli gelişmeleri görememesinden dolayı sinir olmamı sağlayan sahneleri ile kitabı çok sevdim. Ama yer yer de sıkılmadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Sıkılmamın sebebi ise yazarımızın ilk kitabının olmasının acemiliğinden dolayı ortaya çıkan hatalardan olabilir veya kitabımızda yer alan bazı olayların kafamda uyuşmamasından dolayı ortaya çıkan bağlantı bozukluğunda da olabileceğini düşünüyorum. Ama bunun dışında, 3 farklı kişiliğe sahip bu üç kızımızı okumanızı isterim. Belki içlerinden birisi size benziyordur değil mi? Ben kendime karakterle fazla uyuşamadım ama aralarından da en çok Aslı’yı sevdim. Çünkü o kadar saftirik, o kadar saf, o kadar sakar bir insan ki onun sahnelerini okurken eğlendiğimi göz ardı edemem. Şahsen onun saftirik sahnelerini okuyabilmek için Ahu’nun ve Sibel’in sahnelerini hızlı hızlı geçtiğimi de itiraf etsem sorun olmaz herhalde. :))

Kitabın 4. Basımının kapağına gelecek olursak, çok şeker bir kapağa sahip. Hem kitabımızın kapağını oldukça iyi anlatıyor, hem de pembe kraliçemiz Vefa Enver’i çok şeker bir şekilde yansıtıyor. Bu konuda tüm emeği geçen herkese ve Ephesus Yayınlarına teşekkürler!

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4!

4

damy (1)

Güzel Bir Yalan – Tara Sivec / İnceleme


Kitabın Adı : Güzel Bir Yalan
Orijinal Adı : A Beautiful Lie
Serinin Adı : Ateşle Oyun Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Tara Sivec
Çevirmen : İsmail Korhan
Yayınevi : Aspendos
Basım : Kasım, 2013
Sayfa Sayısı : 546
Tür : Romance / Ne Adult / Günümüz / Suspense

Parker, mutlu ve huzurlu bir aileye sahip bir kız çocuğu iken birden tüm işler sarpa sarar, annesi önce hastalanır ve daha sonra da ağır tedavilere ve daha fazla ilaç içmeye dayanamayarak vücudu yaşama yenik düşer ve küçük kelebeğini babası ile tek başına bırakarak dünyayı terk eder. Annesinin ölümünden sonra Parker’ın babası biricik aşkının kendisini geride bırakıp gitmesinden sonra, kendisini içkiye adamış ve kızını yaşamında bir başına bırakmış, ona bakmaz olmuş ve her seferinde onun annesine çok benzediğini söyleyerek nefretini kusmuştur. Bu duruma daha fazla dayanamayan Parker üniversiteye gitmek adına, evinden kilometrelerce uzakta bir yerde üniversite okumaya başlamıştır. Hem annesinin gittiği üniversiteye hem de sevdiği bölüm olan fotoğrafçılığa…. Önünde uzanan hayat ise onun için fazlasıyla zorludur. Çünkü ailesinin yani ailesi olarak kalan babasının ne maddi ne de manevi desteğini almayarak hayatına devam etmektedir. Maddi olarak elinde sadece annesinin sigorta güvencesinden kalan paradır ve o parada üniversite hayatının sonuna kadar yetmeyecek kadar bir avuç paradan ibarettir. Ama bu tür engellere takılmayan Parker, dişini tırnağına takarak hayatına devam ediyordur. En sevdiği kişi, babasını, her gün hayatından silerek….

Sınavlarla, ödevlerle, çalışmalarla boğuşmalarının arasında bir gün bir kafede otururken karşısına birbirinden yakışıklı, birbirinden seksi, birbirinden çekici iki erkek çıkar. Her ne kadar Parker bu iki erkeklerden gözlerini kaçırmaya çalışsa da gönlünü çoktan birisine kaptırmıştır. Ama ne kaptırma…. Resmen hem kendisi için hem de gönlünü kaptırdığı erkek ile ters köşe bir ilişki yaşamıştır… Çünkü Parker, 8 yıl sonra gönlünü kaptırdığı Garrett ile değil onun kardeşi, dostu, kısacası her şeyi olan erkek olan Milo ile evlenme yoluna girmiştir.

Milo, küçük yaşta annesinin onu terk etmesinden sonra her gün onu döven, zorba, çekilmez, lanet babası ile yaşamaya başlamış ama evde nasıl ezik birisi ise okulda da başı önünde gezen ve her daim ezilen bir çocuk olmuştur. Bir gün, bir gece önce babasından bir ton dayak yetmiyormuş gibi okulda da kendisinden cüsse yapısı olarak büyük olan erkek çocukları tarafından itilip kakılırken, onu kurtarmaya bir erkek çocuğu gelmiş ve saldıran diğer oğlanlara karşı onu korumuştur. Ve bu koruması dostluklarının başlangıcı olmuştur…. Garrett ile Milo sağlam bir dostluğun, kardeşliğin temellerini böyle atarken, Milo babasından dayak yemeye devam ediyordur. Garrett ve Garrett’ın ailesi bu duruma daha fazla dayanamamış ve Milo’yu o psikopat adamın elinden çekip almışlar ve kendi yuvalarına hapsetmişler, yaralarını sarmışlardır. O dakikadan sonra Milo artık Garrett’ın kardeşi olmuş, Garrett’ın ailesi de Milo’nun ailesi olmuştur. Aynı liseye gitmişler hatta bu yetmezmiş gibi Garrett bilgisayar ve bilgisayarla ilgili herhangi bir konuya aşkını sırf Milo orduya katılacak diye vazgeçmiş ve onu yalnız bırakmamak için o da askeri eğitim almaya başlamıştır. Ama bilgisayara karşı aşkını ise geride bırakmamış ve orduda da bu aşkını devam ettirmiştir. Ama yine de Milo’yu yalnız bırakmamıştır. Sırf onu denetlemek için rütbesini ondan daha büyük olmasını sağlamak için elinden geleni yapmış ve hedefine de sonunda ulaşmıştır.

Ama Garrett sadece tek bir durumda kendisini kalbi kırılarak, hatta kalbine hançerler batırılarak geri çekilmek durumda kalmıştır. Parker’a aşık olduğu anda… Onu cafede ilk o görmüş, ilk o kalbini kaptırmış, ilk dizlerinin üzerine çöküp evlenme teklifi etmek istemiştir… Ama Milo’nun ilk defa bir kız ile bu kadar rahat konuştuğunu, ilk defa bir kızı etkilemek için elinden geleni ardına koyduğunu, ilk defa bir kıza aşık olduğunu gördükten sonra kalbi parçalanmış bir şekilde geri çekilmek zorunda kalmıştır.

O geri çekildikten sonra Parker ve Milo birbirlerine daha fazla bağlanmış, aralarında var olan şeyi aşk olarak adlandırarak onu büyütmüş ve büyüttükçe geleceğe dair hayalleri de büyümüştür. Her adım her hayal, her birbirlerine dokunuş anı, her gülümseme ile Garrett’ın kalbi daha da parçalanmıştır ama elinden de hiçbir şey gelmiyordur.  Onlar evliliğe her yaklaştığında Garrett’da ateşe yaklaşıyordur.

Tam onların evleneceği hafta Milo gizli bir askeri görev için Dominik Cumhuriyetine gitme kararı almış ve Parker’ın gitmemesi için yalvarmalarına hiç kulak asmayarak onu bırakarak gitmiştir. Ve tüm düğün hazırlıklarının ağırlığının altında bırakarak…. Ve onun gidişinin ardından, uzun bir zaman geçmeden Parker’ın kapısına asker üniformalı bir kaç adam gelip, Milo’nun bir çatışmada şehit düştüğünü söylemiştir. Bu olaya inanmak istemeyen Parker, tüm dünya ile bağlantılarını kesmeye çalışmış ama her daim yanında olan Garett ile yaşama tutunmaya çalışmıştır. Her ne kadar deli divane Milo’ya aşık olmasa da, ve sırf iyi anlaştıkları için -daha doğrusu neden nişanlandıklarını o da bilmese de- evlenmiş birisinin öldüğü haberini sindiremeyen Parker, 6 ay boyunca kendine gelememiştir.

İşte kitabımız bu 6 ayın geçtikten sonraki kısımdan başlıyor. Yani Parker’ın doğum gününden… Doğum günü için Parker’ı yemeğe çıkartan Garett, 8 yıldır yapamadığı gibi yine yapamamış ve aşkını dile getirememiştir. Zaten kardeşi gibi gördüğü kişinin ölümünden sonra aşkını bir kat daha derine gömmüştür kalbinde…. Zorla yemeğe çıkarttığı Parker’ı fazla uzun bir süre dışarıda bırakmayarak evine götürmüştür. Tam da geceyi noktalayıp ayrılacakları zaman bombayı patlatmıştır Garett! Kardeşi diye saydığı Milo’nun ölümünü araştırmak için Dominik Cumhuriyetine gideceğini pat diye Parker’a söylemiştir! Daha Milo’nun ölümünü üstünden atamadan, bir de aşık olduğu adamın, evleneceği adamın öldüğü yere gideceğini hem de evleneceği adamın ölümünü sağlayan düşmanlarının arasına gideceğini öğrendiği zaman ne yapacağını şaşırmış ve şoka girmiştir. Ve onu bu işten vazgeçirmek için elinden geleni yapmıştır ama yine de Garrett’ın kararlarına saygı duymaya çalışmıştır. Tabii onun peşini bırakmayarak ;)

İşte kitabın bu anından sonra işin içine bir sürü sır giriyor ve bu sırlar iplik söküğü gibi çözülürken bir yenisi ekleniyor. Kitabımın ismi de aslında bir nevi kitabın konusunda yer alan tonla sırrın tek bir güzel yalana bağlı olmasından gelebiliyor diyebiliriz. Ama sırların birkaçı iyi olsa da, iyi sırlar ne yazık ki bu sefer kötü sırların üstünü örtemiyor ve bir sürü insana, aileye, kuruma, yaşama zarar veriyor. Yetmiyor bir sürü insana acı çektiriyor, hayallerini yıkıyor… Hayatları karartıyor, hayatlar oluşturuyor…

Sadece tek bir sır iki kişinin birbirine bağlanmasını sağlarken, sadece tek bir sır o kişinin birbirinden sonsuza kadar kopmasına, dünyanın başlarına yıkılmasını sağlıyor ve yetmiyor acı çekmelerini sağlıyor.

Kitapta bir kere hiçbir karakter olduğu kişi değil. Daha doğrusu hiçbirisi gerçek kimliğini ortaya koymuyor. Aslında hiçbirisi birbirini tam olarak tanımıyor. Ve her iki tarafında sırrı olduğunu hissettikleri için birbirlerine saygı gösteriyorlar ve yaşamlarını karşısındakini olduğu gibi kabul ederek devam ediyorlar.

Ama bir gün hayatları altüst olduğu zaman bir topluluk oluşan yaşamları sadece birkaç kişi ile sınırlı kalıyor, tüm sırları ortaya çıkıyor ve herkes gerçek yüzünü gösteriyor. Ve kitapta o kadar çoooook sır var ki anlatamam. Ve her seferinde aksiyonu, gizemi, kitaba bağlanma aşkını o kadar sıkı sıkıya tutuyor ki, kitaba resmen aşık olduğumu hissediyorum. Sanki yapılan ihanet bana yapılıyor ki birkaç karakteri öldürmek istiyorum, sanki aşk itirafları bana yapılıyor ki aşk itirafı yapan kişiye aşık oluyorum, sanki kurşun sıkılan ben oluyorum acı çekiyorum.

Aksiyonun, gerilimin, aşkın, acının, hüznün, mutluluğun, dostluğun, kardeşliğin, ailenin, parçalanmanın ve bol bol sırrın yer aldığı bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. Eğer ki bu duyguları bir arada okumayı seven ve ayrıca bu türü daha kalın kitaplarda okumayı seven herkese öneriyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Ben korka korka başladım ama yazarın kurgusuna, okuyucu bağlama duygusuna, karakterlerin gerçekliğine, aşkın sağlamlığına, ihanetlerin ağırlığına, sırların açığa çıktığı zamanki rahatlama ve hüzün duygularına BAYILDIM!!!

Kalbimin en derininden gelen bir 5 yıldız vermek isterdim bu kitaba ama ne yazık ki bazı yerlerde, genel olarak kitaba dağılmış bir şekilde, yazım hataları vardı. Ve bu hatalar yer yer kitabın akışına o kadar engel oldu ki sinirlenip yeniden yazıp okumak istedim. Eğer ki ikinci basımda yayınevi tarafından o hatalar düzeltilirse tadından yenmeyen bir kitap olacak emin olun!

İşte bu yüzden kitaba puanım 4.5!

thz3y

deneme (1)

“Tüm yanıtlara sahipmiş gibi gözüktüğünüze göre, Bayan Parker, sinsi bir fahişe gibi arkamdan iş çevirmenizden dolayı sizi ne zaman affedeceğime de siz karar vermeye ne dersiniz?”
“Sinsi fahişe, ha? Lafı hiç dolandırmıyorsun değil mi? Bilgin olsun, McCarthy, yaptığım her şeyi seni kızdırmak için yapmıyorum. Hayatım son zamanlarda tamamen boktan şeylerle doluydu ve sonunda iyi bir şey yapmak için elime bir şans geçti. Milo’nun bana neden yalan söylediğini ve bir şeyler sakladığını, bulduğu her fırsatta benimle neden tartışıp kavga ettiğini öğrenme fırsatı yakaladım. En sonunda o gittikten bir hafta sonra yemek şirketini ve kiliseyi aradığımda bana Milo’nun bana tek bir kelime etmeden uçağa bindiği gün onları arayıp düğünü neden iptal ettiğini öğrenebileceğim. Kendine göre suçluluk duyduğun şeyler olduğunu biliyorum Garrett, benim de var. O yüzden o sıçtığım sessizlik terapinin sonunda kendine gel ve bana lanet olası bir mola ver artık.”

Ne kadar inkâr etmeye çalışsa da mükemmel bir biçimde yaşamak zorunda olacakları bu yalan Parker olmadan kendi hayatına geri döndüğünde Garrett’ı mahvedecekti. Yaşayacakları bu süreç, almaya hiçbir zaman cesaret edemediği şeyleri ona hatırlatacak, dalga geçecek ve kışkırtacaktı. Kısa bir süreliğine önünde salınacak ve rahat edip alıştığı anda, ellerinin arasından kayıp gidecekti.

“Balayımızda çalışmak zorunda kaldığınız için gerçekten çok üzgünüm, Bayan McCarthy.”
“Eğer senin için sorun olmazsa, balayında çalışacak olmak benim de için de o kadar büyük mesele değil, sevgilim.”

Austin başını sallayıp tısladı.
“Yazıklar olsun sana, ninja. En az elli dolarlık bir fahişe olurdun,” dedi Parker dilini çıkartırken gülerek. “Gerçekten
ama kaşar gibi görünmeden de ateşli olabilirsin. Garrett’ın favori rengi de mavi bu arada.”
Parker çileden çıkmış bir hâlde kollarını savurmaya başladı. “Garrett’ın favori renginden başlayacağım ama artık. Ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum, benim bir vajinam var, o yüzden kaşar gibi görünmeden nasıl ateşli olunacağını gayet iyi biliyorum.” Parker arkasını aynaya döndü ve yansımasına doğru başını kaldırdı. “Ve favori rengi de mavi değil. Kırmızı,” diye mırıldandı, Austin ile göz göze gelmemeye çalışarak.
“A-ha, tam düşündüğüm gibi,” dedi Austin sırıtarak. “Kimsenin görmediğini sandığınız zamanlarda birbirinize nasıl baktığınızın farkındayım.”
“Neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok, Conrad.”
“Dilediğin kadar inkâr edebilirsin ama ben Garrett’ı tanırım. Sen içeri girdiğinde yüzünde oluşan ifadeyi saklamıyor bile. Dikkat etmediğin zamanlarda her hareketini tek tek inceliyor. Ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum,” dedi Parker’ın arkasında dikilip aynadaki yansımasına bakarak, “Onu tanıdığım günden beri bunları yapıyor.”
“Biz yalnızca arkadaşız, Conrad,” diye fısıldadı, aynaya arkasını dönüp Austin’le yüzleşerek.
“Ve bu iyi bir başlangıç. Ancak o sana seninle sadece arkadaş olmak istiyormuş gibi bakmıyor, küçük ninja. Sana ruhunun anahtarıymışsın gibi ve sanki seni yiyip bitirmek istiyormuş gibi bakıyor.”
“Bana öyle bakmayı kes,” diye parladı Parker ve soyunma kabinine doğru yönelmek üzere arkasını döndü. “Ve bulabileceğin tüm kırmızı elbiseleri getir bana,” diye bağırdı, kabinin kapısını çarparak.

V0ZpRkE

Kalbimin Sahibi – A. L. Jackson / İnceleme


kalbimin-sahibi-3D

 

Kitabın Adı : Kalbimin Sahibi
Orijinal Adı : When We Collide
Yazarın Adı : A. L. Jackson
Çevirmen : Ayhan Ece Şirin
Yayınevi : Aspendos
Sayfa Sayısı : 392
Basım : Eylül 2013
Tür : Yetişkin / Geçmiş-Günümüz / Duygusal / Hüzünlü / Romantik

Seni sevmekten nasıl vazgeçeceğimi bilmiyorum…

Hani bazı kitaplar vardır okursunuz, kitabı okudukça size zevk verir, okudukça okuyasınız gelir, sizi baymaz, içinize sıkıntılar basmanıza sebep olmaz, sizi karamsarlığa sürüklemez ve kitabı seversiniz, hatta bayılırsınız kitaba. Ama bir de bunun tam tersi kitaplar vardır. Sayfayı çevirmek zor gelir size, karamsarlığa bağlarsınız direk, okurken hiç mutlu olmazsınız. Bu kitabın kötü olmasından veya çevirinin berbat olmasından kaynaklanan bir durum değildir. Bu durum kitabın karanlık, karamsar, sizin hiç hoşlanmayacağınız, sevmeyeceğiniz bir konu üzerinden işlendiği için sevmezseniz. Kitabın karamsarlığı o kadar fazladır ki siz de sayfaları çevirme isteği bile uyandırmaz, en sevdiğiniz anlatım tarzınız olsa dahi kitabın kapağını açar açar kapatır ve okumak istemezsiniz.

İşte A. L. Jackson’ın yazdığı Kalbimin Sahibi kitabı ben de bu duyguları hissettirdi. Bir kitap normalde en fazla 3 gün sürünürken bu kitap 2 hafta boyunca süründü. Açtım açtım kapattım kitabı. Okumak istemedim, kapağını açmak istemedim, o karamsarlığı yaşamak istemedim, Maggie’nin acısını daha fazla çekmek istemedim. Ki kitabı okumak istemememin en büyük sebebi sanırım bu: Maggie’nin acıları…

Maggie yıllar boyunca babasından işkence görmüş, aşağılanmış, kimsenin koruyucu kanatlarının altına alınmamış bir genç kız. Diğer yaşıtları gibi özel hiçbir şeyi yok. Özel bir sevgilisi, mutlu bir ailesi, ilk aşkı babası veya özenip süsleneceği harika bir sevgilisi… Babası var ama ilk aşkı değil. Hayatında ilk nefret ettiği kişi. Çünkü o hem kendisine hem de küçük kız kardeşine çektirmediği çile bırakmayan pislik herifin teki. Peki sevgilisi mi? Sevgilisi olan Troy en az babası kadar pisliğin teki. Maggie’nin evde çektikleri yetmiyormuş gibi bir de Troy’dan aynı acıları çekmesi yaşamdan soğumasına neden oluyor ve sırf iki kuruş para cebine girebilmesi ve bu kötülüklerden azıcık uzaklaşıp kafasını dağıtabilmek için William’ların evinde çalışmaya başlıyor. Belirli günlerde gelip evi temizliyor ve huzura kavuşuyor.

William ise iyi aile çocuğu… Başarılı, çalışkan, iyi bir insan olabilmesi için teyzesi ve ailesi elinden gelen her şeyi yapıyor. Böyle bir ortamda ve insanlarla büyüdüğü için büyüdüğü zaman iyi yürekli, mükemmel ve başarılı bir öğrenci oluyor. Üniversite tatillerinde eve gelen ailenin gözde çocuğu olduğunu saymıyorum bile. :) Tabi bu iyi yanlarının dışında Will yakışıklı, uzun boylu kısacası tapılası bir insan…

Yaşamı tepe taklak olmadan önce son bir kez yaz tatili için evine geliyor. O yaz yaşadığı olaylardan sonra bambaşka bir insan oluyor Will. Artık daha içine kapanık, acıyı tatmış ve kalp kırılması nasıl bir duygu bilen birisi oluyor ve yaşadığı bu olaylardan dolayı evini terk ediyor. Ve de uzun yıllar boyunca da evine dönmüyor. Tam 6 yıl boyunca… 6 yıl boyunca bambaşka bir yerde bambaşka bir hayat kuruyor kendine. Yeni bir iş, yeni bir sevgili… Ailesini komple unutuyor. Ama tek bir şey ona ne ailesini ne de ilk aşkını unutturuyor… 6 ay önceki yazın yaşadığı her bir olaylar hiçbir zaman peşini bırakmıyor.

Ta ki abisi ona acı bir olay için telefonla arayana kadar kendini soyutladığı yaşamına devam ediyor. Abisi, teyzesinin çok hasta olduğunu, ölüm döşeğinde olduğunu, son kez canından çok teyzesini görmek istiyorsa ailesinin evine gelmesini istiyor. Bu tür bir acıya kalbi dayanamayan William, yeni yaşamını arkasında bırakarak evine doğru yola çıkıyor. Eve her yaklaştığı kilometre boyunca eski William’da bedenine geri dönüyor ve o yaz yaşadıklarını tek tek hatırlamaya başlıyor.

Her anı mutluluğu, sevgiyi, saygıyı, huzuru, acıyı, hüznü, ilkleri beraberinde getiriyor. Hem aynı anda onu mutlu ediyor, hem de gözyaşlarına boğuluyor. Çünkü o yaz yaşadıkları bir ömre sığdırılacak kadar önemli şeyler…

Evine vardığı zaman teyzesinin son nefeslerini verdiğini görerek 6 yıl sonra bir kez daha kalbi paramparça oluyor… Ve bu kalp kırıklığı ile eski acıları canlanıyor… Hem de acıların baş karakteri karşısında dururken… Hem de bir erkek çocuğun elini tutarak… Hem de sol elinin bir parmağında yüzüğü ile…

İşte bu acı tüm acıların üstüne çıkıyor… Çünkü o evlenmiş, çocuk sahibi olmuş ve hala acı çekerken ki yüz ifadesi ile karşısında dururken o hiçbir yapmadan 6 yıl önce kaçıp yeni bir yaşam kurarken bunları düşünmüyor, düşünemiyor… Ve işte onu gördükten sonra kendi acısının üstüne onun acısı ekleniyor…

Tam William bu acılarla boğuşurken abisi ona bir teklifle geliyor. Onun yılları boyu ailesinden uzak kaldığını ve artık bir yere kaçmasını istemiyor ve ailesi ile birlikte yaşamasını istiyor. Hem de evinin misafir kulübesinde kalmasını teklif ediyor. İlk başta geçici olarak kalayım gibisinden sallama bir cevap verse de Maggie’nin kız kardeşinin evin karşıda oturduğunu öğrendiği zaman fikrini değiştirerek bir süre daha –uzun bir süre daha- kalmaya karar vermiştir. Tabii yengesi bu sürenin uzunluğunu anlamış, hatta daha başka bir takım şeyleri de anlamıştır. Mesela Maggie ile William’ın ölmeyen ve ölmeyecek aşkı gibi… O ikisinin neden bu kadar acı çektiğini, neden William’ın 6 yıl önce kaçtığını, o yaz iki gencin neler yaşadığını, hangi acıları, hangi mutlulukları tattıklarını tek tek öğrenmiştir.

William’ın yıllar sonra Maggie ve hatta oğlu için uğraştığı çabalar, Troy’u öldürmemek için elinden gelen sabrı sonuna kadar kullanmaya çalışması, ailesinin yavaş yavaş o yaz neler yaşadığını öğrenmesi, William’ın yeni yaşamını arkada bırakıp eski yaşamına yeniden bir sayfa açıp kaldığı yerden devam etmesi, yeni bir yaşam, yeni insanlar, yeni duygular, yeni suçlamalar, yeni aşklar ve bitmek bilmez karmakarışık duygular….

Yazarımız sağlam kalemi ile her iki baş karakterimizin ağzından yazılan bölümler ile tüm duyguların karışması ve karamsarlığında eklenmesi ile gerçekçi bir roman ortaya çıkartmış. Aslında tüm bu olayları diğer kitaplarda bulabiliriz ama hem yazarın kalemini kullanma şekli ile hem de karakterin hikayeye tam uymasından ve rayından çıkmadan kitabın sonuna kadar kararlarından sapmadan sarsılmaz olmalarından dolayı bu kitapta bambaşka durmuş. Kitapta özellikle bir geçmişe gidip bir günümüze gelinmesi hem de her iki karakterinde ağzından yazılması beni mest etti. Sırf sağlam kurgusu ve bu şekilde anlatılmasından dolayı kitabımız 5 puanı hak ediyor ve açıkça söylemek gerekirse bu kitaba 5 puan vermek istedim, cidden istedim. Ama veremedim… Çünkü kitabın karamsarlığı, Maggie’nin çektiği acılar beni bitirdi. Resmen ruhumu daralttı. Boğdu. Hatta kitabı okurken bir ara, ara verip okumadım. Ama yine de sonunda çifte ne olacağını merak ettiğim için dayanamadım kitabın kapağını tekrardan açtım ve okumaya başladım. Ve o açışımda bir daha kapatmayacağıma söz vererek kitabın sonuna geldim. Hem de gözyaşlarım gözlerimden akmaya direnerek… Çünkü Maggie daha sonra o kadar çok acı çekti ki acımasız bir insanın bile kalbinin dayanabileceğini zannetmiyorum. William onun yaşamının her evresinde bir kurtarıcısı oldu ve olmaya da devam edecekte… Kitapta ki nefret ettiğim, elimden gelse boğmak istediğim o kendini çok beğenmiş, çevresindeki insanlara çektirmediğini bırakmamış o pislik kişi en sonunda hak ettiğini buldu ya içim gam yemeden kitabın kapağını kapattım ya resmen içim huzurla doldu. İşte sırf bu yüzden, ayrıca kitabın çevirisinden, ayrıca yazarın sağlam kaleminden kitaba çok çok düşük puan veremeyeceğimi ama çok çok yüksek bir puan da veremeyeceğimi biliyorum.

O yüzden ben de en az puan ile en yüksek puanım ortalamasını alarak kitaba 3 puan verdim. Ama bu sizin okumanıza sakın engel olmasın. Çünkü gerçek bir aşkı bir de William ve Maggie’nin aşkı ile tadın. Birazcık bitter bir aşk ama olsun tadın yinede…

 3

V0ZpRkE

Candor – Pam Bachorz / İnceleme


Kitabın Adı : Candor

Orijinal Adı : Candor

Yazarın Adı : Pam Bachorz

Çevirmen : Muzaffer Mankır

Yayınevi : DeliDolu

Sayfa Sayısı : 280

Basım Yılı : Ocak, 2013

Buradan çıkış yok. Hissetmek, karar almak, söz sahibi olmak imkansız. Candor’da seçim şansı yok.

 Candor öyle bir yer ki oraya giren bir daha çıkamıyor. Çünkü oraya giren herkes dört bir yanı çevrilmiş hopörlerden çıkan klasik müziğin huşusuna kapılıyorlar ve beyinlerinin içine o müziğin içerisinde yer alan mesajlar kazınıyor.

Kaynakları boş yere harcama

Her zaman, her ihtimale hazırlı ol.

Her zaman ailenin gururlandırmak için çabala.

Barbarlık yanlış bir şeydir. Asla başkalarının mallarına zarar verme.

Sağlıklı kahvaltılar zeki dimağlar yaratır. Mükemmel insanlar asla geç kalmaz.

Yukarıda ki cümleler tüm mesajların sadece küçük bir kısmı. Ve bu mesajlar yüzünden insanlar bireysel düşünebilme yeteneklerini kaybediyor ve Candor’a bağımlı hale geliyorlar.

Peki bu mesajları kim mi ortaya çıkartıyor?

Candor sitesi olarak kurulan ama daha sonra büyük bir ilçeye hatta şehre dönüşen bu yerin kurucusu Campell Banks’tir. Bu siteyi kurmasının amacı ölen çocuğundan uzak bir yerde ailesi ile birlikte huzurlu yaşayabileceği ve insanları yönetebileceği bir yer oluşturmaktır. Ama çoğu şey ters gitmiştir. Bunarlın başında karısı onu terk etmiştir. Hem de Candor’u kurduktan hemen sonra. Diğer oğlu Oscar Banks ise ondan habersiz mesajlara karşı çıkıyordur ve kendi CD’lerini oluşturarak, beynini o düşünceler ile doldurarak bireysel düşünebilme yeteneğini geliştiriyordur. Hatta bunu ileri taşıyarak kendi yaşıtı çocuklara bunu aşılıyor ve bir birey olduklarını hatırlatıyordur. Tabii kişiler hep zengin çocukları oluyor ya da yüklüce kendi parasına sahip kişiler oluyordur. Bu kişilerin aklına girerek özel CD’ler veriyordur ve kaçış planı hazırlardır. Onların ortadan kaybolmaları Candor için bir felaket ve Campell için ise Dinleme Odası’nı daha sık kullanılması için insanları daha çok teşvik etmesi sağlıyordur. Bu da daha fazla mesaj, daha fazla beyni yıkama, daha fazla itaatkar insan, daha fazla beyinsiz, daha fazla Campell mutluluğu ve daha fazla insanlık dışı durumlar ortaya çıkıyordur. Dinleme Odası’na giren her bir kişi girdiği gibi çıkmıyor. Çünkü orada beyninin ne kadar düşünebilme yeteneğinin büyüklüğüne göre o oda da kalıyor ve beyni Candor’da yaşabilmek için iyi bir vatandaş oluyor(!). Ama çıktığında o kadar hasarlı oluyor ki artık iyi insan olsa da olmasa da bir şey fark etmiyor çünkü beyni bir sürü mesaja mazur kalarak felç geçirmiştir veya odaya girmeden önceki hayatında olmayan bazı tikler edinmiş ya da bazı olmayan cisimler görmeye başlamıştır.

İşte böyle berbat bir yer ve berbat bir yöneticiye sahip! Ama insanlar onu örnek bir vatandaş olarak görüyor ve hem ona hem de oğlu Oscar’a ‘Değerli’ diyorlar. Artık ne kadar değerliyseler!

Campell, sırf kendi hırsı doğrultusunda insanlara işkence ediyor ve ayaklarının dibinde eğilecek köleler yaratırken oğlu Oscar’da babasının kurduğu dünyanın içinde bir dünya kurarak insanları Candor çukurundan kurtarabilmek için kendi yaşıtı insanlardan para veya haraç (çikolata, içki vs.) alarak kendine zula yapıyor ve bir gün gelip kendisinin de bu cehennemden kaçacağını düşünüyordur.

Örnek bir vatandaş gibi davranan, herkese örnek olmaya çalışan ve herkesinde örnek aldığı bir vatandaş olan Oscar sırf örnekliğini gösterebilmek için Mandi adında, Candor’a taşınmadan önce güzellik yarışmasına katılmış, sarışın bir güzellik olan ama Candor’a taşındıktan sonra o upuzun sarı saçlarını at kuyruğu yapan ve bol bol kıyafetler giyen, pembe bir araba kullanan klasik bir Candor kızı ile çıkmaktadır. Sırf etrafına örnek olabilmek için. Sırf etrafında ki insanlara ‘Değerli’ olduğunu gösterip, planlarına devam etmek istiyordur.

Ama bir kız yoluna çıkana kadar.

O kız yoluna çıkınca ne o mükemmel zekası ile çalıştığı derslere kendini vermiştir, ne başarılı olup üniversiteye gideceğim diye çabalamıştır ne de sevgilisi Mandi’yi düşünmüştür.

Kim mi bu kız?

Siyahlar içerisinde, yasaklara aykırı olduğu halde makyajla gezen, geceleri sokağa çıkıp kay kay süren, elinde sprey boya taşıyan, tam bir gotikler kraliçesi Nia’dır. Gözü derste yoktur, neden Candor’a geldiğini bir türlü anlamamaktadır ve Oscar’ın davranışlarını da anlamamaktadır. Çünkü Oscar uzun zaman sonra kendine göre bir kız bulmuş daha doğrusu özgür bir düşünceye sahip bir kız bulmuştur ve kaybetmek istemiyordur. Yani beyninin mesajlar ile yıkanmasını istemiyordur ve bu yolda da elinden gelen her şeyi yapıyordur. Peki bu ne kadar faydalıdır? Önceden arkadaşı olup sonradan düşmanı olan Sheirman’ın yaptıklarını mı durduracaktır yoksa Nia’ya nasıl kendi mesajları ile doldurduğu CD’leri mi düşünecektir? Yoksa Mandi’den ayrıldıktan sonra Nia ile çıkması ile kendisine gelen tepkileri mi yok sayacaktır yoksa hala ölümsüz aşkı yerine geçen Nia’dan ayrılarak ‘Değerli’ vatandaş olmaya devam mı edecektir?

İşte bu çelişkilerin yaşandığı distopik bir hikaye ile karşı karşıyayız. İnsanların nasıl bir cümle ile beyinlerinin yıkanarak, kendi düşüncelerini bile beyan edememelerini görüyoruz bu kitapta. Ve nasıl Campell gibi adamların yatakalrında rahat uyuyabildiklerini. Hadi mesajlarla insan beyin yıkamalarını geçtik o Dinleme Odası’nı inşa ederken hiç mi vicdanın sızlamadı be adam?! Hadi diğer insanların kölen haline getirmek istiyorsun, oğlunu neden o kategoriye sokuyorsun?! Oğlun be adam senin oğlun! Kendi canın kendi kanın! Hadi birisi fevri davranışları sonucu suda boğularak öldü veya suda intihar etti, karın seni ve oğlunu tek edip gitti, ailenden geriye kalan tek kişiyi, oğlunu da kafayı yiyerek mi yanında tutacaksın? Tabiî ki de tutamazsın! Onun da bir yerden sonra mevcut bir duruma baş kaldırır ve hem sana hem de topluma karşı çıkar ve son onun bu davranışlarını ilk başta görmezsin ama bir zaman sonra neler olduğunu görürsün ama iş işten geçmiştir.

Kitapta öldüresiye dövmek istediğim ilk ve son kişi olan Campell, her söylediği kelimeler sayesinde ilginç ölüm teknikleri ile karşı karşıya kalmıştır. Hani bir kaşık suda boğulması gereken insanlar vardır ya ha işte Campell onlardan birisi. Al bir kaşık suda boğ sonra ne hali varsa görsün diye ıssız bir yere at! Bütün kitap boyunca deli etti resmen beni. Dedim en sonunda girip kitabın içine bir güzel benzeteyim şu adamı, akıllansın, uslansın, adam olsun çocuğuna ve çevresinde ki insanlara nasıl davranması gerektiğini öğrensin. Ha hazır elim değmişken oğlu Oscar’ı da sırf baz davranışları yüzünden elden geçireyim dedim. Babası kadar olmasa o da sinir etti beni bazı yerlerde. Ama hiç ağlamam diyen karakterin sevgilisi için döktüğü o gözyaşları yok mu resmen ciğerlerimi dağladı! Ah be oğlum dedim gel beni sev , sevgi aşılayım ben sana, aşık ol bana. Dedim de ne oldu?! Geldi mi?! Yoooo! -.- Sırf o yüzden ne hali varsa görsün diye şekeri alınmış çocuk ifadesi ile ortalıkta bıraktım ya zaten! :D

Nia’ya gelecek olursak bazı yerlerde öyle bir sinirle saçını başını yolasım geldi ki anlatamam size aaa dostlar. Nasıl sinir kızdır öyle! O çocuğa çektirdikleri yok mu?! Say say bitmez emin olun. Mandi deseniz elimin altından geçecek başka bir insan. Al kafasını duvardan kıvılcım çıkart yine yetmez o zevk, anca ayağının altında ezeceksin öyle zevk alırsınız. -.-

Bu kadar şiddet yeter sanırım :D

Bunun haricinde kitabın konusu harikaydı. Seri olursa devam kitabını dört gözle bekleyeceğim bir kitap oldu çünkü sonunda öyle bir geçti ki acabalar acabalar kafamda uçuşmaya başladı. Bence çıkacaksa hemen çıksın. Yazar motor yazar olsun pilisss :D Çeviri kısmına gelecek olursak çok güzel bir çeviriye sahipti ve bu yüzden sevgili çevirmene teşekkürlerimi iletiyorum. Aksamadan, kelimelerin tekrarı olmadan çok güzel bir kitap okudum sayesinde. Ama tek bir şey dışında. Kitap geniş zamanda yazılmıştı ve nedense bu tr kitapları bir türlü sevemiyorum. Sanki okurken dilimde bir pürüz bırakıyor. Ya da bu türe aşina değilim bilmiyorum ama geniş zamanla yazılan kitapları sevmiyorum, sevemiyorum ve sanırım sevemeyeceğim de. Ve tüm bunarlın dışında kitabın kapağı yurtdışı kapağına göre kat be kat daha güzel ve bunun için DeliDolu’ya teşekkürlerimi iletiyorum. Bir kitap ancak bu kadar güzel bir kapak temsil edebilirdi.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 :)

579570_10151433581942360_1260439767_n

deneme

2“Çocuklar anlamaz. Öfkelenir, direnirler. Mesajların, içlerine nüfuz etmesi daha uzun zaman alabilir. Çocuklar, mesajların kendilerini ve mükemmel olmayan çocuklarını değiştirip geliştirmesi için sabırsızlanan yetişkinlere benzemez.”

2

“Benim sıram.” Elimle defterin üstünü kapatıyorum.

Nia başını kaldırıp usulca bakıyor bana. “O elini koyacağın başka güzel yerler bulabilirim.”

2

“Bunları al.” CD’leri ayağının yanına atıverince göz göze geliyoruz. Bir anlığına, sanki tekrardan yalnızmışız hissini yaşatıyor bu bana.

“Bir hediye? Bana?…” Gözlerini Mandi’ye çeviriyor. “Ne tatlı. Bir muz kadar tatlı.”

2

“Bu ilk randevumuz.”

“O halde beni yalnız bırak ve kendin için de bak. Müzede sürekli birini takip etmezsin; bir randevuda bile!” Gülümseyip hafifçe itiyor beni. “Veya… çok tatlı olsan bile.”

Geriye doğru sendeleyip elimi göğsüme vuruyorum. “Beni yaraladın.”

Nia gülmekle yetinip eliyle beni kışkışlıyor. “Kaybol, Picasso.”

2

“Seni seviyorum,” diyorum alçak bir sesle.

“Ben de seni seviyorum,” diye fısıldıyor.

2

Hangisinden daha fazla nefret etmeliyim? Bunu isteyenden mi, yoksa onu verenden mi?

2

Okula. Ondan uzağa. Yaşamam gereken hayatıma. Güvenli. Ve yalnız!…

2

Unutmaya başlamalıyım. Normal yaşantıma geri dönmeliyim. Her şeyin kontrolümde olduğu, güvende olduğum yaşantıma kaldığım yerden devam etmeliyim.

2

Elimi kapı tokmağına koyuyorum. “Ben değerliyim!” diye bağırıyor.

Ben ve benim suçlu bilincim kapıdan çıkıp gidiyoruz.

2

Son bir bakış ve sonunda gitmek için arkamı dönüyorum.

Şimdi koşmaktan başka bir şey kalmıyor geriye.

2

“Where is DeliDolu?” diyenlere Tık-Tık!

DeliDolu Resmi Web Sayfası

DeliDolu Facebook Sayfası 

481078_10151509026752360_1011133331_n

Dostluk Ekmeği – Darien Gee / İnceleme


Kitabın Adı : Dostluk Ekmeği

Orijinal Adı : Friendship Bread

Yazarın Adı : Darien  Gee

Çevirmen : Simge Ölmez

Yayınevi : ARKADYA

Sayfa Sayısı : 408

Basım Yılı : Şubat 2013

Orijinal Dili : İngilizce

Bir damla gözyaşı ve umutla yoğrulmuş küçük bir hediye, kırılan kalbinizi iyileştirip tüm hayatınızı değiştirmeye yeter mi?

Diye soruyor kitabımız bize. Küçücük bir hamur bütün acılarımızı söndürüp, hüzünlerimizi yok eder mi? Düşünebiliyor musunuz? Amiş Dostluk Ekmeği evet ediyor. Kapınızın önüne konan kilitli poşet içinde ki hamur sizi kasvetli havanızdan alıyor mutlu bir dünyanın bir içine bırakıyor.

Bu hamur nelere sebep olmadı ki?

Yıllardır birbiri ile görüşmeyen Julia ve Livvy’nin yeniden barışmalarını sağlamış ve Julia’nın oğlunun ölümünden sonra tekrardan hayata dönerek kocasına ve şeker mi şeker kızına daha fazla zaman ayırmasına ve onlarla daha fazla şey yapmasına sebep olmuştur. Ayrıca Julia’ya arkadaş bulmasına bile neden bulmuştur. Bu arkadaşları yolunu kaybetmiş tonton ninemiz Madeline ve Hannah’dır. Madeline kocasının ölümden sonra yalnız yaşamaya devam eden ve emekliliğinden sonra üvey oğlunu bulmak için yollara düşen dul bir kadındır. Küçük, mütevazi bir kasaba Avalon’dan geçerken satılık bir ev görüp orayı almaya karar verir. Daha sonra ise evin kendisine göre çok büyük olduğunu düşünerek yıllardır yapmak istediği mesleği yani aşçılık bir nevi birilerine yaptığı şeyleri yedirmeyi görev edinerek evinin bir kısmını Madeline’nin Çay Bahçesine dönüştürür. Ne kadar sevecen bir insan değil mi? Aynı babaannelerimiz ve anneannelerimiz gibi. Ülkeler farklı olsa da sanırım bazı şeyler değişmiyor ne yaparsınız :)

İşte o dükkan üç arkadaşın buluştuğu noktadır. Madeline’nin bir kez daha enlere yol açtığını görün. Ki daha nelere sebep olacaktır.

Hannah ise despot bir babanın ve onu yumuşatmaya çalışan bir annenin arasında abisi ile büyümüştür. Babasının ağır disiplini ile küçük yaşlarda çello çalmaya başlar ve daha genç yaştayken bile dünyanın aranan çellistleri arasına girmiştir. Ama bu iyi mükemmelliği Fransız, beş para etmez müzisyen kocasının onu aldatmasına bir engel değildir. Pis zampara, o güzel mi güzel şahane mi şahane kızımızı Chicago gibi bir cennetten koparıp en ücra köşedeki kasabaya götürmüş, ev almış, içine yerleştirmiş ve üstüne üstlük kendisi merkezde kalıp eşyalarını istemiş ve onun eşyalarını yollayacağını söylemiştir. Kadın ruhu durur mu? Durmaz! Bastı onu mekanında bir güzel rezil etti ve eline yüzüğü verdi. Sen yoluna ben yoluna icabı. Oh olsun o pisliğe. Aslında orada tokadı yapıştıracaktı bak ne güzel oluyor! Her neyse zaten kızımız bu olaydan sonra yüreciğini uçurdu boyu boyuna huyu huyuna birisine kaptırttı :D

Ama bunun öncesinde iyileşme süreci vardı ki o zamanı yine koltuğunun altına alıp sarıp sarmalayan Madeline ve onun kafesi yapmıştı. Ah hamuru unutmayalım :)

Peki bu hamur nereden mi çıktı?

Bir gün Julia ve Graice okuldan gelince kapılarının önünde ki basamakta bir tabak ve yanında baloncuklu bir hamur bulmuşlardır. İçinde yarı kek yarı ekmek olan şeyden 3 dilim olan tabağı alarak eve giren anne- kız ilk başta ne yapacağını bilememiş ama Graice’in itirazlarına dayanamayarak açıp yemişler ve bayılmışlardır. Kalan üçüncü dilimi ise Mark’a yani babasına saklayacağını söyleyen Graice odasına koşarak kart hazırlayacağını söylemiştir. Ama mutfağa geri döndüğünde annesi o dilimi çoktan mideye indirerek nefsine müdafaa olamamıştır ve kızının çığlıkları ile karşı karşıya kalmıştır. Bunun sonucu alarak hamuru alarak tabağın yanındaki tarife göre yapmaya başlamıştır. 10 günlük yapım aşamasını tamamladıktan sonra geri kalan 3 hamuru komşularına, dostu olmayan dostlarına ve Graice’in okuluna göndermiştir. Çocukların büyük ısrarlarına dayanamayan aileler kendilerine düşen hamurları ekmek haline getirmiş geri kalan 3 hamuru komşularına dağıtarak elden ele geçmelerini sağlamışlar ve Madeline’nin yanında çalışmaya başlayan Connie’nin katkıları ile Dostluk Ekmeği Kulübünü kurmuşlardır.

Bu kulüp sayesinde sel felaketine maruz kalmış olan kardeş kasabalara yardım eli uzatmış ve 7000 den fazla ekmeği sel bölgesine göndermişler ve ülkede ünlerine ün katmışlardır. Tabii bu kadar iyiliğin karşılığında onları tökezleyecek şeylerde ortaya çıkmıştır ama bunların hiçbirisine boyun eğmemişler ve yollarına devam etmişlerdir o güçlü kadınlar.

Kitap genel çerçeve olarak konusuna ve yazarın yazma şekline göre beğendiğim bir tür. Bu türle ilk defa Küçük Mucizel Dükkanı ile başladım ve zaman zaman kötü konularla ve sadece yazmak için yazan yazarların kitapları okumak zorunda kaldım ama zaman zamanda Dostluk Ekmeği gibi harika konularla karşılaştım. Bu tür kitaplarda temel olan hüzün, parçalanmış evlilikler, ger dönüş yapılan mutluluklar, yeni aşklar, yeni aileler gibi konular bu konularda da işlenmiştir. Ve tabii yazarın mükemmel hakimiyeti ve kelimeler arsında kurduğu oyun ile harika bir eser ortaya çıkmıştır. Julia ve Livvy arasında kırılmaya yüz tutmuş kız kardeşlik bağlarının nasıl tekrar birbirlerine bağlanması, gazeteci olan Edith’in nasıl o suratsız, arkadaş olmamak istemeyen duygularını kırıp sevecen birisi haline gelmesi ve diğer karakterlerin birbirlerine bağlanması ve ortak bir çalışmaya girmesi özellikle kitabın sonunda yaptıkları yardım çalışması ağzını açık bırakacak kadar büyük bir beraberliği gösteriyor.

Arada fantastik okumaktan sıkılıp kollarına koştuğum bu türde ki bir kitabı okumamı sağlayan sevgili Arkadya Yayınlarına teşekkür ederim. Hem çevirisi hem de kapağına hayran kaldım diyebilirim. Son zamanlarda ülkemizde yurtdışı kapaklarına göre daha güzel kapaklar ortaya çıkmaktır ve bu benim kitaba olan aşkımı kat be kat arttırmaktadır. Ve ayrıca Arkadya Yayınlarının püsküllü ayraçlarını unutmamak gerek. Onlarda bir şahane şahsen. Sanırım yeni bir ayraç koleksiyonu başlatmama sebep oldular :)

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 :))

579570_10151433581942360_1260439767_n

 

481078_10151509026752360_1011133331_n

OKK #2 Blog Tur 2.Gün / Kaçığın Kızı – Megan Shepherd / İnceleme


Kitabın Adı : Kaçığın Kızı

Orijinal Adı : The Madman’s Daughter

Serinin Adı : The Madman’s Daughter Series

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Megan Shepherd

Çevirmen : Belgin Selen Haktanır Us

Yayınevi : DEX

Basım Yılı : Nisan 2013

Orijinal Dili : İngilizce

AŞAĞILANDI,

BABASININ GÜNAHI YÜZÜNDEN.

AŞIK OLDU,

ESKİ HAYATINDAN ÇIKIP GELEN ERKEĞE.

YEMİN ETTİ,

AİLESİNİN GEÇMİŞİ HAKKINDAKİ GERÇEĞİ BULMAYA.

Yıllar önce ülkenin en tanınmış cerrah olan Henry Moreau ve ailesi güzel bir hayat sürerken ve kim hastalanırsa veya şifa bulmak isterse onun kapısını çalarken belli bir süre sonra cerrahın yaptığı bir takım deneyler sonucunda hem her gün evlerinde ağırladıkları ve partilere davet ettikleri sosyetik çevresi hem de hastaları ondan ve ailesinden uzaklaşmaya başlamıştır. Mr.Moreau’nun canlı hayvanlara yaptığı viviseksiyon deneyleri ile hayvanların anatomilerini incelediği ortaya çıkmıştır. Tabii kendisine göre. Ama dışarıdan bir kişi bunu bir inceleme olarak değil bir acı çekme operasyonu olarak görmektedir.

Bu deneylerin sosyete tarafından ifşa edildikten sonra Mr.Moreau suçlu bulunmuş ve hapis cezası ile cezalandırılmış ve tabii ki kitabımız 1880 yıllarında geçtiği için idam cezası ile bile cezalandırılmış olabilir – ki yaptıklarına karşı o adama idam bile az ya neyse – Mahkemeye çağrılan Mr.Moreau sırf cezalandırılmamak için ve deneylerinden vazgeçmemek için İngiltere’yi terk etmiştir ve ismi bile belli olmayan bir adaya göç etmiştir. Hem de hayvanları ve Montgomery ile birlikte.

Montgomery kim midir?

Kitabımızın yakuşuklu oğlanlarından birisidir. ( Diğerini de geleceğiz merak etmeyin :D )

Montgomery, sevgili Juliet’imizin hem çocukluk arkadaşı hem çocukluk arkadaşı hem de evlerinde çalışan bir uşaktır. Tabii uşak olmanın yanı sıra psikopat Mr.Moreau’nun erkek çocuğunun yerini doldurmuştur. Çünkü sevgili manyağımız kızını bir türlü erkek çocuğu yerine koyamamış hatta gerçek çocuğu yerini koyamamış ve ona tıp eğitimi veya biyoloji hakkında tek bir kelime bile öğretmemiştir. Peki bu kızımıza engel midir? Tabii ki de hayır? İnatçı Juliet’imiz yakuşuklu Montgomery’nin ağzından girmiş burnundan çıkarak ona biyoloji ve tıp eğitimi hakkında ne biliyorsa anlatmasını istemiştir. Ve bu sayede az çok bir 1.sınıf tıp öğrencesi kadar tıp bilgisine sahip olmuştur. Eh tabi bu dersler yakuşuklu ve datlu Montgomery’mizin de işine gelir. Buldu tabii fıstık gibi kızı, akılları da uyuyor, ders verme ayağına aşkını büyütmeye başlar ama tabii şöyle bir şey vardır ki bu aşk içinde gizli kalmıştır. Tabii yıllar sonra bunu ortaya çıkarmıştır ama çıksa ne fark eder yılları geçip gitmiştir.

Montgomery’nin, Mr.Moraeu’nun kaçışının ardından kaybolması bazı kişilerde kafalarında soru işaretleri bırakmıştır ama belli bir süre sonra kimse onunla ilgilenmemiştir çünkü o bir uşaktır. Ama aynısı Juli için geçerli değildir. Sonuçta çocukluk aşkı, hayatında ilk aşkı olan babasının ortadan kaybolmasından sonra yok olmuştur ve hiçbir yerde bulamamıştır. Ve babasının mahkemesinden dolayı hükümet bütün mallarına el koymuştur ve Jüli ile annesi sokakta kalmıştır. Yani kısacası her şey üst üste gelmiştir ve bu üst üste gelmesinden sonra annesi ne yapacağını şaşırmıştır ve kızının hayatta kalması ve sosyete camiasında gözden düşmemeleri için bir adamın metresi olarak kızına ve kendisine bakmaya başlamıştır. Tabii bu sefer isimleri kötü çıkması kat be kat artmıştır.

Ama ne yazık ki bu lüks hayatları kısa sürmüş ve annesi hastalıktan dolayı vefat etmiş ve Juliet tek başına kalmıştır. Hiçbir akrabası adlarının çıkmasından dolayı kızımızı yanına almıştır ve sokaklarda kaderine teslim etmiştir. Juli’ye yardım eden tek kişi ise babasının en yakın bir doktor arkadaşıdır ve o da sadece bir hastane de temizlikçi olarak iş bulmuştur. Sevgili kızımızda sırf her akşam başını soktuğu odanın kirasını ödeyebilmek için işi kabul etmiş ve pis doktorların tacizlerine maruz kalarak yerleri silmeye başlamıştır. Ve o ne yazık ki daha 16 yaşındadır. Adaletsiz dünyasının dengesizliğini burada tekrardan görüyoruz.

Kızımız orada ki temizlik hayatına devam ederken bir akşam iş çıkışı en yakın –eski hayatında- Lucy ile buluşmuş ve yakuşuklu tıp öğrencilerinin olduğu bir eve gitmişlerdir. Amaç sadece tanışmak iken onlar kendilerini Juli’nin çalıştığı hastanede bulmuşlardır ve tıp öğrencilerinin canlı bir tavşan üzerinde viviseksiyon deneyi yaparken onlara katılmışlardır ve deney sırasında Juli deneyin nasıl yapıldığını gösteren kağıdı görerek şok yaşamıştır. Çünkü o kağıt babasına aittir ve hemen öğrencilere kağıdı kimden aldıklarını sorup kafasında babasının yaşayıp yaşamadığını düşüncelerini uçurmaktadır. Öğrenciler kağıdı bir handan çaldıklarını söylediklerinde hemen o hana gitmek için planlar yapmaktadır Juli. Yaptığı plandan ve gelen deli cesareti ile hana gitmiş ve hiç tahmin etmeyeceği bir kişi ile karşılaşmıştır.

Kim mi bu kişi? Tahmin etmişsinizdir yahu? Tabii ki de yakuşuklu Montgomery <3

Pat diye Juli’mizin karşısına çıkınca kızımız ufak çaplı bir şok yaşar ama ben seni çok ama çok özledim değil de çok şaşırdım ayağına yatarak numara yapmaya çalışır ama bizim delikanlı bunu yemez tabii. O çarpık gülüşünü kızımıza göndererek Juli’nin kalbini tekrardan çalar :))

Sevgili kızımız ayrıca Mont’un yanında ki insandan çok uzak bir yapıya sahip – ki Mont onu yaşadığı yerdeki yaşayan bir insan olduğunu ve o klanın vücut yapısının böyle olduğunu söylemiştir – birisini gördükten sonra daha çok şok yaşamıştır ama asıl en büyük şokunu aklında düşüncelere oturtmaya çalıştığı babasının yaşadığı düşüncesi ortaya çıkması ile yaşamıştır.

Babasının ıssız bir adada yaşadığını duyan Juli, Mont’u onu babasına götürmesi için ısrar etmeye başlamıştır ve göndermezse elinde hiçbir şeyinin kalmadığının ve sokak kızı olup çıkacağını, gönlünün buna elvereceği mi ile ilgili duygu sömürüsü yapmıştır. Kızımızın kafasının nasıl çalıştığını görüyoruz değil mi? Zeki Juli. Kozunu nasıl kullanmasını biliyor. :))

Velhasıl kelam sevgili delikanlımız kızımızın tehditlerine ve yalvarmalarına daha fazla dayanamıyor ve onu da yanına alarak ki yanında bir sürü hayvanla ( psikopat cerrah adada boş duramayıp deneylerine devam ettiğini burada da görüyoruz -.- ) ve yarı insan yarı yaratık ada insanı ile gemi yolculuğuna çıkıyorlar.

Günler geçiyor aylar geçiyor ama yollar bir türlü bitmiyor ve Juli o kadar erkeğin arasında olmaktan rahatsız olmaya devam ediyor. Ki aralarına bir erkek katılıncaya kadar.

İşte bu da kitabımızın ikinci yakuşuklu gencimiz Edward!

Bir gemi kazası sonucunda tek kurtulan kişi olduğunu söyleyen her tarafı yara bere içinde ölümün eşeğinde ki kişimizi Juli görüyor ve gemiye almaları için hem Mont’a hem de nefesi leş gibi içki kokan pislik kaptana yalvarıyor. Bir süre yalvardıktan sonra dayanamıyorlar ve adamı gemiye alıyorlar ve genç doktorumuz Mont istemeye istemeye gencimizi tedavi ediyor.

Bir doktor neden bir hastayı tedavi etmek istemesin ki sorularını duyar gibiyim? Neden mi?

Bu yakuşuklu gencimiz sevgili Edward’ımız geminin zeminine çekildiğinde bir anlığına açtığı gözleri ile Juli’ye bakmış ve yüzünü aydınlatan bir gülümseme ile bakmıştır. Ee o öyle bakarsa Mont çıldırır ve gönülsüz bir şekilde Ed’i tedavi etmeye başlar.

Ed tedaviye devam ederken, Mont hem kendisini hem diğerlerini korurken hem de doktorculuk oynarken, Juli babası onu görünce nasıl tepki vereceğini düşünürken yollar bir türlü bitmemektedir. Ama bittiğinde de ise babası sanki Juli’nin geldiğini anlamış gibi bir ifade ile onları beklemektedirler.

Ama yanlarında yabancı bir kişinin gelmesi ile hepsi gergindir ve babası yabancıyı görünce pek misafirperver davranmaz. Gıcık işte ne beklerseniz. -.-

Kitabımızın başlarında yaşanan olaylar aşağı yukarı böyledir ve devamında aksiyon had safhada, deli doktorun deli deneyleri devam etmekte, eski sırların ortaya çıkıp ve çözülmesi, yeni sırların ortaya çıkması ve bu sırların hepsinden Juli, Mont ve Ed aşk üçgeninin etkilenmesi ve bu kişileri etkileyenin ise deli doktor olması ise Mr.Moreaun’un ne kadar kaçık olduğunu görüyoruz.

En büyük sırlar kitabın sonunda çıkıyor ama bu sırların hepsi tek bir sırra bağlıdır ve bunun kaynağı ise ada insanlarıdır. İnsan mı acaba onlar? İşte bunların hepsi doktorun işidir. Okuduğum zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız burada daha fazla kopya veremiyorum kusura bakmayın :)

Kitabın konusuna ben tek kelime ile BA-YIL-DIM!!! Diğer çoğu kitaba göre konusu o kadar farklı ki okuduğunuz zaman çok şaşıracaksınız. Daha doğrusu doktorun yaptığı deneyleri ilk okuduğunuz zaman benimseyemeyeceksiniz ama oturup düşündüğünüz zaman ve evrim hakkında azıcık araştırma yaptığınız zaman bazı şeyler mantıklı gelecektik. Belki Fen’e olan aşkımdan belki bu tür gotik/karamsar kitapları sevmemden dolayı bu kitabı çok sevdim. Ve bir yazarın içine hayal dünyası artı bilimi katması beni çok etkiledi.

Ama kitabın sonunu hiç ama hiç beğenmedim. Şahsen kitap zaten karamsar bir de üstüne o son hiç yakışmamış. Beğenmedim. Ve yazarın kitaba nasıl devam edeceğini dört gözle bekliyorum. Ki bekliyor muyum o da belirsiz. Çünkü o son beni bitirdi. Kahretti. Öldürdü. :)

Bunun dışında kitabın kapağı da çoook hoş! Özellikle arkasında dikişli bir tenin görüntüsü olması kitap hakkında bize birazcık kopya veriyor ve okuma hevesimizi daha da arttırıyor. Diline ve çeviriye gelecek olursak ufak tefek harf hataları dışında yine mükemmeldi. Dex farkını yine gösterdi anlayacağınız :)

Kapanış olarak tur kapsamında bizi desteklediği için DEX Yayınlarına çok teşekkür ediyorum. :)

Kitaba puanım ise sırf o gıcık son için 5 üzerinden 4 :))

579570_10151433581942360_1260439767_n

481078_10151509026752360_1011133331_n

OKK #2 Blog Tur 2. Gün Tur Takvimi

12 Nisan 2013
Yorum:
Pudra Tozu 
Yorum Durağım 
The Reading Lady
Playlist: Pudra Tozu
Kitapta Geçen Mekanlar: Kütüphanemden Kitap Manzaraları

Miras – Gemma Malley / İnceleme


 

Kitabın Adı : Miras

Orijinal Adı : The Legacy

Serinin Adı : The Declaration Series

Seri Sırası : 3

Yazarın Adı : Gemma Malley

Çevirmen : Zarife Biliz

Yayınevi : DELİDOLU

Sayfa Sayısı : 243

Basım Yılı : Kasım 2012

Orijinal Dili : İngilizce

Bildirge serisinin 3. ve son kitabı olan Miras’ta artık her şeyin son aşamasına gelinmiş ve seriye son noktayı koyan, kitabın ismi gibi bir miras ortaya çıkıyor. Bu öyle bir olay ki tüm seride ki olaylar hatta gelmiş ve geçmiş bütün olayları tek bir noktada toplayan bir sır ortaya çıkıyor. Kısacası bu kitap  tüm serinin düğüm noktası.

 

Serinin 1.kitabı Bildirge yorumum için Tık-Tık!

Serinin 2.kitabı Direniş yorumum için Tık-Tık!

 

1.kitabımız serinin başlangıç noktası, bazı olayların nasıl başladığını ve nasıl devam edeceğini ortaya çıkarırken, 2. kitapta yeni karakterlerin ve 1. kitapta arka planda kalan karakterlerin ortaya çıkması ile yeni yeni sırların ortaya çıkması, eski sırların çözümlerinin bulunmasını okumuştuk. 3. kitapta ise tek bir sırrın ve çözümü üzerinden kitabımızın konusu ortaya çıkmaktadır.

 

2.kitabın sonunda olaylardan sonra Anna ve Peter Yeraltı’nın gözetiminde İskoçya’da bir çiftlik evine taşınır ve orada bir yerden çocukları Molly ve Ben’e bakarken bir yandan da kendi sebze ve meyvelerini  ekip biçerken hem karınlarını doyuruyor hem de onları satarak kazançlarını sağlıyorlardır. Yeraltı ile olan bağlantıları ise Yeraltı’nın özel kaynağı olan bir jeneratörden gelerek elektriği sağlayan bilgisayardır. Jude’un mesajları ile Yeraltı’nda ve Hükümet’te neler olduğunu öğrenmektedirler. Ama sadece Peter bu bağlantıyı istiyordur, Anna buna çok karşıdır çünkü diğerleri ile bağlantılarını koparıp dünyada sadece kendilerinin var olmalarını, sadece kendi sorunlarını düşünmelerini istemektedir.

 

Ölümsüzlük ilacında oluşan bir sorun yüzünden artık ölümsüzlük ölümlü hale gelmiştir. İlacı düzenli alan insanların vücutlarında sus çekilmesi ve ateşlerinin çıkması ile beraber ufacık kalarak kömürleşiyorlardır. Bu durumun sebebi ise kitabın ilk bölümünü okuyunca anlıyoruz. İlaç geçmişten günümüze türetilerek gelmiştir yani ilacın formülü yoktur. Albert Fern’in yaptığı ilk numune üzerinden bilim adamların üretmesi ile bugünlere gelmiştir. Ama bu duruma Doğa Ana karşı çıkmıştır ve ölümsüzlüğü yenecek bir virüs orataya çıkmıştır ve bu durumda ne Richard Pincent bir şey yapabilmektedir ne de bilim adamları.

 

Richard Pincent’ın o çaresiz anlarını okuduğum zaman yüzümde oluşan o aptal gülümsemeleri hayatım boyunca unutamayacağım sanırım. Nasıl çözüm bulacağını bilememesi, sırf gelen bir mail üzerinden bir Albert Fern’ün yüzüğünün peşine düşme çalışmaları, Peter’a zarar verme ama verememe çabaları, en yakın arkadaşı bir nevi sağ kolu olan  Derek Samuels’ten yediği kazığı öğrendiği zaman ki surat ifadesini canlı canlı canlandırarak kahkaha attım resmen :D

 

Ve tabii ki İlahi adalet sonunda yerini buldu ve gününü gördü sevgili Richard’ım. Ohh olsun ona az bile o çektikleri bin beterini çeker inşallah. Özellikle Peter’a ve Anna’ya yaptıklarını unutmayacağım. -.-

 

Kitapta ki sır ise öyle büyük sır ki burada anlatırsam kitabı okumanızın bir amacı kalmaz ve can alıcı yeri anlatarak bütün seriyi size ziyan etmek istemiyorum :)

 

Ama öyle bir sır ki ağzınız beş karış kalacak ve bu sırrı ilk çözeni öğrendiğinizde ise daha çok şaşıracaksınız. “Bu mu çözdü yahu?!” diye tepki vermiştim ben :D Peter’ım dururken o mu yahu diyerek de devam etmiştim :D Ama işte hiç beklemediğin kişi hiç beklenilmeyen bir şey yaptığında insan böyle oluyor.

 

Bunların dışında kitabım 1. ve 2. kitaba göre inanılmaz derece de durağandı. Hatta öyle bir an geldi k Jude’un iç dünyasını ve Sheila’ya olan aşkını okumaktan sıkıldım diyebilirim. Peter ve Anna’nın ağzından yazılan bütün bölümleri iple çektim ama ne yazık ki o bölümler o kadar azdı ki serinin diğer kitaplarında aldığım zevki bu kitapta alamadım. Ama tabii ki serinin son kitap olması beni bir yönden de hüzünlendirdi. Hiç bitmesin istedim ama her güzel şey gibi bununda bir sonu oldu.

 

Kitabın dili ve çevirisine gelecek olursak serinin diğer kitapları gibi mükemmeldi. Sayfa üzerine sayfa çeviriyordunuz ama çeviri konusunda dikkatimi çeken bir şey oldu. O da her 3 kitabı da farklı çevirmenlerin çevirmesi. Şahsen yayınevlerinin bu tutumunu onaylamıyorum. Eğer bir seriye bir çevirmen başlıyorsa son kitabına kadar onun getirmesini düşünüyorum. Bu seride 1. kitap ile 3. kitap arasında pek fazla dil değişikliği olmamıştı belki metnin orijinalinin bir fark yaratmamasından belki de yayınevinin bu konuya çok dikkat etmesinden bilmiyorum ama yine de her 3 kitabında çevirmeninin farklı olmasına rağmen çeviri çok güzeldi.

 

Son olarak bu güzel seriyi bize okuttuğu için DeliDolu Yayınevine sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Bu kadar güzel daha fazla distopyalar ile bize kavuşturması dileklerimi ise yanı başına ekliyorum :))

 

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 :)

579570_10151433581942360_1260439767_n

 

 

alıntı

 

2

“Büyük bir hata yapıyor olduğumuzu düşünmüyorsun o halde?” diye sordu sessizce. “Sonsuz yaşam miti çağlardır insanoğlunun başına bela açıyor.”

“Miti öyle, ama gerçeği değil,” dedi asistanı. Sesinde sabırsızlık vardı. “Albert, böyle bir buluşu saklamak ahlak açısından yanlış. İnsanların bilmeye hakkı var. Bilim bencil olamaz. Bunu bana sen öğrettin.”

2

“Sen geçmişsin Albert, ben ise geleceğim.”

2

“Bu imkansız. Uzun Ömürlülük yenilmezdir, bunu biliyorsun. Bunu herkes biliyor. Toplumumuz bu gerçek üzerine kurulmuştur, doktor. Ben de bu gerçek yüzünden dünyanın en güçlü insanıyım. Uzun Ömürlülük’ün alt edemeyeceği bir virüs yoktur. İnsan hastalıklara, yaşlanmaya ve ölüme karşı bağışıklık sahibidir. Başka bir açıklaması olmalı.”

2

“Anlamı…” dedi yumuşak bir tavırla, “mücadele etmeye devam etmemiz gerektiği.”

2

Peter, Molly’yi hafifçe havaya atarken, “Uyumaya çalışıyor,” dedi Anna. Kendini yaşadığı ana dönmeye zorluyordu. “Uyku pısırıklar içindir,” diye yanıt verdi Peter. “Bence oyun oynamak istiyor. Öyle değil mi Molly?”

2

“Ama bunu yapmayacağım. Onun mutsuz ölmesini istiyorum Anna. Yaptıklarından dolayı acı çekerek ölmesini istiyorum.”

2

Büyük Depo da griydi ama o onun grisiydi, onun iğrenç bulamacıydı, onun hakimiyet alanıydı. 

2

Lütfen Jude, diye düşündü sessizce. Lütfen bei hayal kırıklığına uğratma.

2

Kuyruğunu kovalayan aslan, özgür kalan fare…

2

“Senin evin burası genç adam,” dedi Pip gözleri ışıldıyarak. “Bütün dünya senin evin…”

2

 

481078_10151509026752360_1011133331_n