Cinder – Marissa Meyer / İnceleme


44318_b

Kitabın Adı : Cinder
Serinin Adı : The Lunar Chronicles Series / Ay Günlüğü Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Marissa Meyer
Çevirmen : Deniz Arı
Yayınevi : Artemis Yayınları
Basım Tarihi : 2016/4. Basım
Sayfa Sayısı : 421
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin

Ne ağlaması canım? Sadece gözüme toz kaçtı. Ne yani aylar sonra kitap yorumu yazıyorum diye bir de ağlayacak mıyım?! Üstüme iyilik sağlık, sadece bu günleri gördüm diye hüngür hüngür ağlıyorum! Evet, evet şaka değil bu günlerde geldi ve ben yorum yazıyorum, hem de yeni bir serinin ilk kitabına! The Lunar Chronicles serisinin ilk kitabı olan Cinder’a! Diyebileceğim tek bir şey var o da: Welcome to new book World, Damy!

Aylardır kitap açlığı ile savaşırken OkuOku’nun naçizane 9,90 TL kampanyasını görmem ile üstüne atlayıp sipariş vermem bir oldu. Haliyle bu açlığım siparişlerime de yansımış olacak ki hemencecik geliverdi kargom. Neler neler almadım ki? Eğer neler aldığımı merak ediyorsanız bu aşamada sizi Yorum Durağım Instagram sayfasına davet ediyorum. :)

Şimdi gelelim muhteşem kitabımız Cinder’a, daha doğrusu The Lunar Chronicles serisine. Açıkçası bu seriye başlamadan önce ufakta olsa bir soru işareti vardı kafamda. O da çok popüler olmasından kaynaklı bir sorundu. Nedense çok ama çok sevilen ve çok popüler olan bir takım serileri veya kitapları ben beğenemiyorum. Bu seriye karşı tutumumda uzun süre böyleydi. Ama OkuOku kampanyasını görünce “Damy, bu evrenin sana gönderdiği bir mesaj bence artık bir an önce almalısın!” dedim ve de aldım. Kitapları elime aldığım ilk dakika kapaklarına aşık oldum diyebilirim. Demeyelim bence oldum diyelim! Ve de aşık olduğum konusunda da sayfaları hızlı hızlı çevirip aksiyondan aksiyona koşarken anladım ki yanılmamışım. Yani The Lunar Chronicles serisi herkesi etkilediği kadar beni de etkiledi!

Serinin ilk kitabı olan Cinder, Cinderella masalını baz almış ve de yazarın engin hayal gücü ile harmanlanıp karşımıza çıkan yepyeni bir Cinderalla formudur. Gelecekte hatta çook gelecekte bir zamanda geçen kitabımız 4. Dünya Savaşı’nı geride bırakmış üstüne dünya haritası ana kıtalar arasında paylaşılmış ve de yetmemiş başka gezegenlere yelken açmışız. Gerçi Ay bir gezegen değil ama olsun. Sonuçta Dünya sınırlarının dışına çıkıp uzaylıları keşfetmişiz ayol! Işınla beni Scooty! Resmen kitap boyunca bu sözcükleri tekrarlayıp durdum. Ne vardı yani okul, sınav, rapor dertlerinden uzaklaşıp ışınlansam ve de bir mekanik tamircisi olup bir şekilde gelecekteki imparator ile tanışsam. Aynı Cinder gibi!

Cinder kızımız yarı insan yarı robot olup bunun karşılığı da sayborg olan bir canlıdır. Bir mekanik ustasıdır ve de Yeni Doğu Ulusları Topluluğunda yaşıyordur, yani günümüzün Çin’inde. Onu sayborg yapan adamın üvey çocuğudur ve ona kan kusturan bir üvey anne ile iki kız kardeşe sahiptir. Bu hikaye size tanıdık geldi mi? Evet, evet bildiniz! Cinderella! Ama tabii ki hikayemiz sadece bu kadarı ile benzerlik gösteriyor. Geri kalan her şey gelecek zamanda yaşanan bir hikaye ve de Cinder’a ait.

Cinder bir gün tesadüf eseri gelecekti imparator adayı olan Kai ile tanışmıştır. Prens Kai, Cinder’dan bozulan robotunu tamir etmesini ister ve de büyük aşk o ilk bakışmalar ile başlar. Ah Kai’mi, biricik yakışıklım, prensim ne de güzel flört ediyor kızlarla. En saf ve en güzel halleri ile… Resmen kalbinin temizliğine yüzüne yansıtarak flört ediyor. Kai’ye aşık olmamak elde değil aa dostlar!

Bu arada o zaman diliminde bir sürgün hastalık koz geziyor Dünya’da. Bu hastalığın ismi ile Letumosis. Letumosis’e yakalanan hastalar maksimum bir hafta kadar yaşayabiliyorlar. Çünkü bu hastalık çok hızlı ilerleyen ve de herkese bulaşabilen bir hastalık. Örneğin imparatora bile bulaşmış bir hastalık. Tüm Dünya ülkelerinin seferber olmasına rağmen bu hastalığa bir çözüm bulamıyorlar. Zamanla bulurlar mı bilemem (no spoiler noktası) ama bulsalar hiç fena olmaz yani.

Bu arada kapanışı yapmadan önce Aylılar kısmına gelecek olursak eğer: Ay ülkesini yöneten bir kraliçe var ismi de Levena. Bu da masallarda yer alan kötü kraliçelerden bir tanesi. Ayrıca Aylıların bir özel güçleri var ki düşman başına. Efendim bu kara dostlarımız göz boyama büyüsüne sahipler. Yani dışarıdaki her bir canlıya göstermek istedikleri yüzü gösteriyorlar. Ve de onlar istemedikçe bu büyü kalkanını indirmiyorlar. Ama bu büyüyü bozan tek bir şey var ki onlarda aynalar, ekranlar ve de kameralar. Bunlardan ne kadar uzak durdukça o kadar güç hâkimiyetlerini ellerinde tutuyorlar.

Evet sevgili okuyucular kısaca Cinder böyle bir kitap. Gönül ister ki ağzımı bir açayım susmayayım ama burası no spoiler bölgesi olduğu için çok fazla yazamıyorum. Ama içlerinizden bu kitabı okuyan varsa eğer gelin spoilerın dibini görelim. Kai’ye nasıl aşık olduğumu sizlerle de paylaşayım. <3

Kitabı çok beğendiğim için seriye hemen devam etmek istiyorum ki hali hazırda devam kitapları elimin altında yer aldığı içinde bu fırsatı da tepmek istemiyorum. Büyük ihtimal bu yorumu yayınladıktan sonra hemen başlayacağım 2. kitaba. Varsın yansın finaller! :D

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5!

5

b8z5lv

 

Reklamlar

The Flash:Goril Savaşı, Cilt 3 – Francis Manapul,Brian Buccellato / İnceleme


0000000650576-1

Kitabın Adı : The Flash: Goril Savaşı
Orijinal Adı : The Flash: Gorilla Warfare
Serinin Adı : The Flash, New 52
Seri Sırası : 3
Yazarın Adı : Francis Manapul,Brian Buccellato
Yayınevi : Arkabahçe Yayıncılık
Basım : Haziran, 2015
Sayfa Sayısı : 176
Tür : Comics / DC Comics / Superheroes

İkinci çizgi roman yorumum ile herkese merhabaaa!!! Bu aralar DC dünyasına bir daldım tam daldım. Bir türlü çıkamıyorum. Çizgi roman üstüne çizgi roman okuyorum. Birisini bitiriyorum hemen arkasından diğerine başlıyorum. Daha The Flash : Goril Savaşı’nın yorumunu yeni yazarken bir yandan da The Flash : Zıt Flash kitabına başlamayı düşünüyorum. Anlayacağız tam bir çizgi roman bağımlısı oldum. Hayır önceden de Team Flash, Team Batman, Team Green Arrow idim ama nedense bu aralar aşkım onlara daha da çoğaldı. Resmen onlarla yatar onlarla kalkar oldum. Yakında rüyalarımda bile onları göreceğim diye korkar oldum. :D

The Flash : Goril Savaşı, diğer iki cilde kıyasla daha hareketliydi. Flash, bu ciltte neredeyse tüm düşmanları ile savaştı diyebilirim. Geçmiş, günümüz ve gelecek her daim Flash’ın yanındaydı. Her adımını attıkça bir olayla karşılaştı ve bu olayların üstesinden gelebilmek için canla başla savaştı. Hem de hiç tahmin edemeyeceği kişiler ona yardım ederken. Özellikle Haydutlar Çetesi’nin yardım edebileceğini hiç düşünmezdi, düşünemezdi. Ama ilk onlar Flash’ın yardımına koştu ve onlardan hiç beklenmeyecek bir performans sergilediler. Gerçekten şaşırılacak bir durumdu ama şehirleri ellerinden gidiyordu. Bu durumda yapabilecekleri tek bir şey vardı o da savaşmaktı. Canlarını dişlerine takarak savaştılar ama çoğu olayın gelecekte Flash’ın başına ne olaylar açacağını düşünmeden… Sonuçta Haydutlar Çetesi sadece amaca hizmet bir grup değil mi? ;) Yine de öyle de böyle onlardan beklenmeyecek bir performans sergilediler.

Bu kitapta Flash olmak ne kadar zor bir kez daha anladım. O kadar çok şeye koşturuyor ki, hem de onun hızıyla resmen insan yoruluyor ve bir yerden sonra o da artık bazı şeyleri dengeye sokması gerektiğinin farkına varıyor. Özellikle de aşkı ilk tattığı zaman. Ona ne kadar da az zaman ayırdığının, ne kadar da yanında yakınında olmadığını fark ettiğinde bazı şeyleri değişmesi gerektiğinin özellikle yavaşlamasının zamanı geldiğini anlıyor. Geç olsun güç olmasın be Flash! :D

Ve bu denge anına gelmeden önce Flash, süper güçlerinin sınırlarını bir kez daha bilmediğinin farkına varmıştır. Sahip olduğu güçlerinin daha ne kadar genişleyeceğinin veya sınırlarının ne kadar geniş olduğunun ne zaman farkına varacağını çok merak etmektedir. Ve de bunu bir an önce öğrenmek ister çünkü gün geçtikçe düşmanlarının sayısı artmaktadır. Her ne kadar onları azaltmak için elinden geleni yapsa da bir şekilde gün yüzüne çıkıyor ve Flash’i rahatsız ediyorlardır. Ki bunların içinde en belalısı ise Dr. Elias’tır. Bi’ bitemedi, bi’ yok olamadı gitti. Seride gün geçtikçe sinirimi bozan, kitapların içine dalıp yok edesim gelen birisi. Bi’ elime geçse kurtuluşu yok zaten. Ve de Flash, şekerim canım bebeğim şu adama ültimatom vermekten vazgeç be kuzum. Kötü o kötü! Kaka, çiş, eee o!

Dr. Elias’ın yok olduğu günleri görmek dileği ile gelecek kitapları okumayı iple çekiyorum! Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5! Ve tabii ki gelenekleri bozmayalım Team Flash! <3

5

b8z5lv

1Q84 – Haruki Murakami / İnceleme


0000000395746-1

Kitabın Adı : 1Q84
Yazarın Adı : Haruki Murakami
Çevirmen : Hüseyin Can Erkin
Yayınevi : Doğan Kitap
Basım : Nisan, 2012
Sayfa Sayısı : 1256
Tür : Dünya Edebiyatı / Bilim-Kurgu

Aylardan sonra herkese merhabaaaaaaaaaa!!!

Azıcık daha beklesem resmen bir yıl sonra yeni bir kitap incelemesi yazmış olacaktım. Ama n’apim dayanamadım daha fazla… Şaka bir yana yurt dışı eğitimimdi, seyahatlerimdi, sınavlarımdı vs. derken ancak yeni yeni kitaplarıma kavuşabildim. 6 ay resmen bebeklerimden uzak kaldım. Her gün resimlerine bakarak hasret giderdim. Sanki sevgilisine kavuşacak bir aşık gibi günler saydım onlara kavuşabilmek. O kadar çok özledim ki onlara kavuşur kavuşmaz yanlarına yeni yeni kardeşler almaya başladım. Tabii bu arada her daim yanımda olan Kindle’ımı ise hiçbir zaman sevgisiz bırakmadım ve hala da bırakmıyorum. Zaten bırakamam da o benim İngilizce aşkımın ateşini her gün tazeleyen bir kaynak. Bebeğim benim, gözüm gibi bakıyorum ben ona. Bu kadar sevgi konuşmasından anlayacağınız üzere kitaplarımı çok özledim, kitap okumayı çok özledim, kitapla ilişkili olan herhangi bir şeyi bile çok ama çok özledim. Ve bugün burada aylar sonra elime aldığım ilk basılı kitap olan 1Q84’ü sizlere inceleyeceğim.

Görünüş sizi aldatmasın. Gerçek daima tektir.

Kitabın incelemesine başlamadan önce neden aylar sonra bu kitabı seçtiğimi size kısaca açıklamak istiyorum. Yukarıda da bahsettiğim gibi tamı tamına 6 ay kitaplarımdan uzak kaldım. Haliyle üstümde bir kitap okuma açlığı vardı ve ben de elime geçen ilk kalın kitaba resmen saldırarak başladım. Altını çizerek söylüyorum gerçekten saldırarak okumaya başladım. Bu yüzdendir ki bir oturuşta kitabın neredeyse yarısını bitirdim. Bu arada belirtmek zorundayım kitap 1300 sayfacık… Kitaba çok güzel bir sevinçle başladım ama buruk bir sevinçle de bitirmek zorunda kaldım. Bu benim ilk Haruki Murakami kitabımdı. 1Q84 ile bu yazara başlamakla doğru bir şey mi yaptım yoksa yanlış bir şey mi bilmiyorum ama bu yazara uzun bir ara verdikten sonra yeni bir kitabını okumak istiyorum. Çünkü yazarın dili akıcı olmasının yanı sıra bir o kadar da okuyucuyu tatmin eden bir özelliğe sahip. Yani kısacası kitapları okuyucuyu doyuruyor. Ben de 1Q84’ü okurken doydum hatta neredeyse kusma kısmına geldim ve bu noktaya geldiğim anda da kitap elimde resmen sürünmeye başladı. Keşke bu hale gelmeseydim… Genel bakış açısıyla baktığımızda 1Q84’e düşüncelerim bunlar. Hadi gelin bir de incelemesini yapalım.

1Q84, 3 kitaptan oluşuyor ve her kitap 3 aylık bir süreci kapsıyor. 1300 sayfalık kitabın toplam süreci ise 8 aydan oluşuyor. Şimdi buradan yola çıkarak kitabın ne kadar dolu dolu olduğunu tahmin edebilirsiniz. 1Q84, 3 kitaptan oluştuğu için ben ona bir seri diyorum. İlk kitap olaylara giriş kitabıydı. Karakterler kimdir, nereden gelmiştir, ne yapıyordur, birbirleri ile ilişkileri nasıldır, bundan sonra ilişkileri nasıl olacaktır, karakterlerin yaşamları nasıl olacak, hangi olaylara buluşacaklarının az çok tahmin edebileceğimiz klasik bir serinin ilk kitabı olarak düşünün. Bu kitapta baş karakterlerimiz Aomema’yı, Tengo’yu, Fukaeri’yi, Komatsu’yu, Madam’ı ve Tamaru’yu yakından tanıyoruz. Genel hatlarıyla baktığımızda her 3 kitabında tüm karakterleri bu kişilerden ibaret. 2 veya maksimum 3 kişi ek olarak 1Q84 kitabına katılıyor. Haliyle kitabı okurken karakterleri çok yakından tanıyabiliyoruz ve belli bir zaman geçtiği taktirde onların yerine düşünüp neler yapabileceğini tahmin edebiliyoruz. Ben ikinci kitaptan sonra çoğu olay örgüsünü çözmüştüm ve de bundan sonra neler olabileceğini tahmin edebiliyordum. İkinci kitaptan sonra beni şaşırtan 2 veya 3 olay olmuştur. Onun dışında zaten 3. kitabı bayılarak okudum. 3. kitaptan sonra 1Q84 resmen elimde 2 hafta süründü. Hatta okurken bir ara Harry Potter and the Cursed Child kitabını araya sokup okuyup bitirdim. Düşünün ben ki bir kitabı bitirmeden başka bir kitaba geçmeyen insan başka bir kitabı okudum bitirdim. Şimdi burada küçük bir reklam arası verecek olursam eğer Harry Potter’ında 8. kitabı bana göre çok ama çok kötüydü. Şahsen yazar alelen eline alınmış bir taş parçasını denize fırlatıp atarmışçasına çocukluk hayallerimi fırlatıp attı. Keşke ama keşke o kitap denilen ama benim için hayallerimi yıkan yaratığı hiç okumasaydım da Harry Potter hayal dünyamda ki gibi kalabilseydi… Ve de reklamlar bitti…

1Q84’e geri dönecek olursak eğer Aomema, 30 yaşına adım adım yaklaşan görünürde bir spor hocası gerçekte ise bir katildir. Ama katil olmasının temellerinde haklı sebepler yatmaktadır. Öldürdüğü insanlar, genellikle bunlar erkek oluyor, eşlerine eziyet çektirmiş ve hatta eşlerini intihara sürükleyen insanlardır. Aomema, bu arada adının anlamı Bezelye’dir, bu işi yapmasını isteyen neredeyse 70 yaşındaki varlıklı bir kadın olan Madam’dan emir alıyor ve kendilerince toplumsal görevini/görevlerini yerine getiriyordur. Şimdi ben bu cümleleri yazınca kitabın bir cinayet romanı olduğunu düşündünüz değil mi? Cıkss! Ne yazık ki bir cinayet-polisiye romanı değil. Ben de ilk bölümleri okurken bunu düşünmüş hatta doğra sonra hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünmüştüm. Ama hayal kırıklığım başlamadan sonra erdi çünkü kitap yer yer bir ütopya kitabı yer yer paralel evren konusu işleyerek bir bilim-kurgu kitabı çıktı. Böyle güzel karışımlı bir kitap olunca da benim için tadından yenmez bir kitap haline geldi. Ta ki 3 kitaba kadar… Aomema’ya geri dönecek olursak bir gün yine karanlık işini yapmak için yola çıkmıştır ve taksici 3. Başkent Otoban hattının daha boş olacağını düşünerek oradan yoluna devam etmektedir. Ama her şey taksicinin düşündüğü gibi gitmemektedir ve 3. Başkent Otoban hattında milim kımıldanacak yer yoktur. Haliyle taksici Aomema’ya bir öneri sunar ve acil durum merdiveninden inerek hızlıca gideceği yere varabileceğini söylemektedir. Ama bir sorun vardır Aomema bu zamana kadar o hatta bir tane acil durum merdivenin olduğunu bilmemektedir ve de bu durum onu şüphe içerisinde sokmuştur. Ama gideceği yere geç kalmak istemeyen Aomema, taksiciyi dinleyip merdivenlerden inmeye karar verir ve de orada gerçekten de bir merdiven vardır. Ve de o merdivenden inmesiyle beraber Aomema’nın tüm hayatı değişmiştir. Hem de ne değişme… Dip not olarak 1Q84 isminin Aomema’dan geldiğini söylemeden geçemeyeceğim.

İstesem de istemesem de, ben bu “1Q84”teyim. Benim bildiğim 1984 artık yok. Şimdi 1Q84 yılındayız. Hava değişti, manzara değişti. Ben bu soru işareti ekli dünyanın haline, olabildiğince çabuk ayak uydurmak zorundayım. Yeni bir ormana bırakılmış bir hayvanla aynı durumdayım. Kendimi koruyup, hayatta kalabilecek için o yerin kurallarını bir an önce özümsemeli, uyum sağlamalıyım.

Kitabımızın diğer ana karakterlerinden birisi olan Tengo Kavana ise üniversitede matematik bölümünü bitirip bir dershanede matematik öğretmenliği yapmaktadır ve de derslerine giren her öğrenci ona hayrandır. Çünkü matematik gibi zor bir dersi öğrencilerine eğlenceli ve sevgili bir dille öğreterek öğrencilerinin bu dersi sevmelerini sağlamaktadır. Tengo’da Aomema gibi aynı şekilde 30 yaşına yaklaşmaktadır. Bir işkillendiniz değil mi, değil mi? Ben de okurken işkillenmiştim. Çünkü bu baş karakterlerimizin bir şekilde birbirine bağlı olduğunu düşünüyordum ve de bu bende ampulün yanmasına neden oldu. Belli bir süre geçtikten sonra karakterimizin ilkokul arkadaşı olduğunu öğrendikten sonra hikayenin konusu ve hikayenin karakterleri bir şekilde birbirine bağlanmaya başladı. Hem de yavaş yavaş, ilmek ilmek… Tengo öğretmenlikten kalan boş zamanlarında amatör yazarlık yapmaktadır ve bir gün karşısına Pupa Hava gibi çok değişik bir ise sahip bir kitabı yazan Fukaeri ile yolları kesişir. Hem de ne kesişme! Resmen kitaptaki herkesin tüm hayatı tepe takla olmuş ve yuvarlana yuvarlana hayatlarına devam etmektedir. Çünkü bu kitabı yazan sevgili kızımız çok değişik bir yerden gelmektedir. Fukaeri’nin geçmişi o kadar farklıdır ki bu farklılıktan dolayı da kitabımızın yazarı olan kızımızda bir o kadar farklıdır. Kısacası kendisi farklıdır, geçmişi farklıdır, kitabı da haliyle çok farklıdır ama bundan sonra değiştireceği insan yaşamları ise daha da farklıdır.

Ben birilerinden tiksinerek, nefret ederek, öfke duyarak yaşamaktan yoruldum. Hiç kimseyi sevemeden yaşamaktan da yoruldum. Tek bir arkadaşım bile yok. Bir kişi bile. Dahası kendimi sevmeyi bile başaramıyorum. Neden kendimi sevemiyorum, çünkü başkasını sevemediğim için. İnsan birilerini sevmek ve birileri tarafından sevilmek yoluyla, kendini sevme yöntemi bulur. Söylediklerimi anlıyor musun? Birilerini sevemeyen bir insan, kendisini de doğru dürüst sevemez.”

Kısaca söylemek gerekirse Pupa Hava kitabı her şeyi değiştirmiş, değiştirmekle kalmamış her şeyi kördüğüm haline getirmiştir.

Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi kitapta fazla karakter yok ve bu da kitabın kalitesini fazlasıyla arttırıyor çünkü kitabın karakterlerini yakından tanıdığımızla kalmayıp onların benliğine bürünüyoruz. Ayrıca kitabın konusununda diğer kitaplardan farklı olması, yazarın bu konuyu ince ince dokumasıyla resmen tadından yenmez bir eser ortaya çıkartıyor. Ama ne yazık ki çok uzun bir eser ortaya çıkıyor. Şu an Doğan Yayıncılık her ne kadar 1Q84’ü 3 ayrı kitap şeklinde çıkartsa da ne yazık ki benim elimdeki tek kitap şeklindeydi ve kitap bitmeden elimden bırakamadım. İlk iki kitapta bütün olaylar anlatıldığı ve bu anlatılanlara karşılık az buçuk gelecekte olanları tahmin ettiğimden dolayı 3. kitap çok sıkıcı geldi bana. Bu yüzdende kitabı bitirmem uzadı da uzadı. Ama bir şekilde kitabı bitirdim. Bitirir bitirmez de yorum girmeye karar verdim yoksa kitaptan gittikçe soğuyacak yorumunu da yazmayacaktım. Kendimi şahsen bu konularda gayet iyi biliyorum. Uzun lafın kısası bu benim ilk Murakami kitabım ve de son olmayacak. Diğer kitaplarını da okumayı çok istiyorum. Ama uzun bir aradan sonra…

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4.

4

damy (1)

Yaz Okuma Şenliği #3 : İşgalci – Melissa Landers / İnceleme


Untitled-1Kitabın Adı : İşgalci
Orijinal Adı : Invaded
Serinin Adı : Alienated Series
Seri Sırası : 2
Yazarın Adı : Melissa Landers
Çevirmen : Demet Orhan
Yayınevi : GO! Kitap
Basım : Haziran, 2015
Sayfa Sayısı : 428
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin / Uzaylılar

Öncelikle yoruma başlamadan önce sizleri uyarmam gerekiyor sevgili kitap kurtları. İşgalci, serinin ikinci kitabı olduğu için onun yorumunu yazarken ilk kitapta yer alan önemli gelişmeler hakkında spoiler alabilirsiniz. O bakımdan olayı serinin ilk kitabı olan Yabancı kitabını okumadıysanız lütfen İşgalci yorumumu okumayın, yoksa üzülebilirsiniz, yapmayın etmeyin okumayın yalvarıyorum size!

Serinin ilk kitabı Yabancı’yı okuyanlar bilir, kitabın sonunda her şey karman çorman olmuş, milletin çoğu birbirine girmiş, olmayacak şeyler olmuştu. Yani olaylar olaylar diyeceğimiz şey gerçekleşmişti. L’eihlilerin dünyamıza gelmesi L’eihr ve Dünya arasında kurulacak ittifak için çok önemli olsa da planlanan çoğu şey geri tepmiş ve neredeyse ittifakın bitmesine sebebiyet verilecek olaylar olmuştur. Örneğin; Aeylx’in sh’alear bitkisini gezegenimize getirerek, tarım ürünlerine zarar vermesi gibi veya bilim adamlarımızın L’eihrlilerden aldığı nanoteknolojik bir şeyle suyumuzu kirletmeleri gibi ya da Dünyaperverlerin, Eron’u öldürmesi gibi. En acısı da bu olsa gerek. Eron, gezegenimizi kurtarmak için sh’alear bitkisini sökmek için yola çıktığı zaman linç edilerek öldürülmüştür. Bu olaydan sonra L’eihrlilerin İhtiyar heyeti uzaylılarını yurtlarına çağırmış ve dünyaya ne gibi zararlar verdiklerini bir bir anlatmalarını istemiştir. Bunun karşılığında da cevaplar almışlardır. Mesela en büyük cezalarından birisi olan iphet gibi. Ama bunun dışında Cara dünyasına dönememiş ve L’eihr gezegeninde kalmak zorunda kalmıştır. Yani değişim programı erkenden başlamıştır. Aeylx ise dünyalıların daha fazla düşman olmamaları için Syrine ile birlikte gezegenimize gönderilmiştir ve dünyamıza ayak basar basmaz da turnelere basmışlardır.

Aeylx, sabah bambaşka bir şehirde gözünü açıyordur, akşam bambaşka bir şehirde gözlerini yumuyordur. Zaten zar zor dünyaya adapte olması yetmiyormuş gibi bir de bu Cara’sız, onun desteği olmaksızın tek tek geziyordur şehirleri… Bu işin zorluğunu birden beşe katlıyordur. Ayrıca tüm bu zorlukların yanı sıra arka arkası kesilmeyen suikast girişimlerden sağ çıkmaya çalışıyordur.  Her nereye giderse gitsin yanında muhakkak bir güvenlik görevlisi olmak zorundadır. Bakınız: korumaları David Shape gibi. David, Syrine ile Aeylx’i gölgesi gibi takip ediyor ve onları canla başla koruyordur. Tabii son dakika yaptığın şerefsizliği hiçbir zaman unutmayacağız ya neyse sevgili Shape. Yaptığın o şerefsizlik üzerine ağzına burnuna ıslak odunla dalasım geldi. Ki biliyorsun ki son damlasına kadar bunu hak ediyorsun, boşuna inkâr etme ciciş!

L’eihr gezegenine hoş geldin. Bir haltlar karıştırmaya kalkarsan fişini çekeriz. Hadi iyi günler!

Aeylx bu tür zorluklar yaşarken kızımız Cara ise bambaşka zorluklara karşı göğüs geriyordur. Örneğin; onu istemeyen L’eihrliler gibi ya da onu istemedikleri için elinden gelen yapan L’eihrliler gibi ya da ya da  ileri seviye dersleri ile onu hayattan bezdirmek isteyen yönetim gibi. Bak onu aşağılayan uzaylıları saymadım bile. Onlara girersek işin içinden çıkamayız zaten. Cara’nın hem oda arkadaşı hem de en yakın arkadaşı olan Elle ve Elle’nin desteği olmasa resmen hayatı zindan olur ve bu tür zorluklara göğüs geremezdi. Elle ise hem Eron’un l’ihanı yani biz Dünyalıların tabiri ile eşi hem de Aeylx’in biyolojik genetik materyal bakımından kız kardeşidir. Kısacası Cara, L’eihr gezegeninde güvenebileceği tek kişi Elle’dir. Bu yüzden de kızı hiçbir zaman yanından ayırmıyordur.

“Cah-ra Sweeney, birinci Aegis’ten Aelyx’in l’ihan’ı,” diye başladı Alona. “Özgürce, kendi iradenle ve hiçbir baskı altında kalmadan kaderini Kutsal Ana ile birleştiriyor musun?”
Cara hafifçe öksürerek “Evet,” dedi.
“Varlığını L’eihr gezegeninin gelişimine adayacak mısın?”
“Evet.”
“Ve istisnasız her konuda Yazgı’ya itaat edecek misin?”
Cara tereddüt etti. İtaat onun doğasına ters düşüyordu ama biraz daha beklerse liderlerine hakaret etmiş olacağının da farkındaydı. Bir saniye daha beklemeden dudaklarını yalayıp kaderini mühürledi.
“Evet.”
“O zaman sana hoş geldin diyorum, kardeşim,” diyen Alona’nın bulutlu gri gözleri parıldayarak canlandı.

Serinin ikinci kitabı ile beraber hikayemize yeni kişiler olaya dahil olmuştur ve bu karakterlerin bazıları iyiyken bazıları kötüdür. Ki bazıları vardır ki en korkulası olanlar onlardı çünkü ne oldukları belli değildir. Bakınız kurulda yer alan Jaxen ile Aisly gibi. Renklerini belli etmeyen sözde kardeşler etrafında negatif enerji yayıyorlardır ve Cara bir şekilde bu iki uzaylıdan uzak durmaya çalışıyordur ama kader ya bu bir şekilde yollarını kesiştiriyordur. Bu durumu elinden geldiğinde Aeylx’e anlatmıyordur çünkü onun gezegeninden ona yardım edemeyeceğini bunun yerine kendini yiyip bitireceğini biliyordur. Aynı şekilde Aeylx’de ona karşı düzenlenen suikastları Cara’dan saklıyordur.

Genel olarak kitabımız inişli çıkışlı bir şekilde olayları bize can damarımdan bize vererek yüreklerimizi ağzımıza getirmiştir ama serinin ara kitabı görevi gördüğü içinde sonuca doğru yaklaşılan olayların başlangıcını yapmıştır. Ya da ben öyle düşünüyorum. Bu yüzdende her seri için geçerli olan görüşüm ya da ara kitapları okurken beni sıkması bu kitapta yaşanmamış ve beni resmen seriye başlamıştır. Nasıl başlayıp bitirdiğimi bilmiyorum çünkü bir bölümde Aeylx’in yaşadığı zorlukları okuyarak bir başka bölüme geçerek Cara’nın çektiği zorlukları okumak hem yüreğimi ağzıma getirdi hem de sayfaları hızlıca çevirmemi sağladı. Özellikle kitabın sonu süperdi! O son dakikalarda yaşanan aksiyon dolu sahneler yok mu, aman tanrım! Bir ara küfür ederek kitabı kapattığımı biliyorum. :)) Ama sonra gözyaşlarımı bastırdım ve dişlerimi sıkarak okumaya devam ettim ama tabii bu ardı ardına küfür etmemi engellemedi canlar. İşgalci’yi okurken benden size tavsiye sakinleştirici alarak okuyun bu kitabı anacım. Yoksa saçını başınızı yolup sinir hastası olursunuz benim gibi. Yapmayın etmeyin tavsiyemi dinleyin lütfen!

Puanım ise 5 üzerinden 4,5!

thz3y

Ayrıca Yaz Okuma etkinliğimizi takip etmeyi unutmayın sevgili okurlar!
Etkinlik boyunca devam edecek yarışmaları da sakın unutmayın! 

11535738_706438129502689_8293325722443096025_n

damy (1)

Yaz Okuma Şenliği #2 : Yabancı – Melissa Landers / İnceleme


e1304ea4-e571-4f2d-a4f0-2638c1f3c0ec-1

Kitabın Adı : Yabancı
Orijinal Adı : Alienated
Serinin Adı : Alienated Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Melissa Landers
Çevirmen : Demet Orhan
Yayınevi : GO! Kitap
Basım : Ekim, 2014
Sayfa Sayısı : 424
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin / Uzaylılar

Hiç Dünya’nın uzaylılar tarafından ziyaret edildiğini düşündünüz mü? Hem de dostça bir şekilde gelip sizlerle arkadaş olduğunu? Hatta aradan 2 yıl geçtikten sonra kendi vatandaşlarından 3 tanesini ‘Değişim Programı’ adı altında Dünya’ya gönderip Dünyadan da 3 insanı alıp kendi gezegenlerine götürdüklerini düşünün. Düşünemediniz değil mi? Ben de düşünememiştim ta ki Yabancı kitabını okuyana kadar. Uzaylı oğlum bu diyorsun, alır seni uzay gemisi ile kaçırır bir güzel de üstünde deneyler yaparlar diye düşünüyorsun. Yok efendim L’eihr gezegeninden gelen uzaylılarımız böyle değil. Pek efendiler, pek masumlar, pek dost canlısılar. ‘Mi acaba?’ diyesim geldi şu an. Siz yarı yarıya öyle düşünün çünkü kitabından sonuna kadar benim hep umudum vardı. İnişli-çıkışlı da olsa bu sevimli uzaylılar dostumuz.

Kazanmak. Cara Sweeney, bunu kendine iş edinmişti ve işleri yolundaydı. Şeref Öğrencileri Topluluğu başkanı olmuş muydu? Evet. Genç Liderler Ödülünü almış mıydı? Evet. İki yıl üst üste eyalet münazara şampiyonu olmuş muydu? İki kere evet. Okul birinciliğini elinden kaçırınca, bu unvanı da söke söke almanın bir yolunu bulmuştu.

Cara Sweeney, ergenlikten yetişkinliğe geçti yaşlardaki evresini yaşayan, zeki, mutlu ve güzel kızımız. Kendileri o über zekâsını kullanarak okul birinciliği koltuğuna oturmuştur. Yaklaşık 2 yıl öncesinde L’eihrliler gezegenimizi keşfederken, sevgili kızımız Cara’nın annesi kanser ile mücadele ediyordur. L’eihrliler kendilerini dost göstermek için mi yoksa çok iyi niyetli duygulara sahip olduklarından dolayı mı bilinmez ama Cara’nın annesine yardım etmişler ve kullandıkları bir ilaç ile kanseri tamamen atlatmıştır. Cara ve ailesi bu duruma o kadar şaşırmıştır ki evlerine gelen L’eihrliye kadar onları kandırdıklarını ve annesinin tekrar hastalanacağını düşünmektedirler. Ama düşündüklerinin tam tersi çıkmış ve annesi ölene kadar dipdiri bir şekilde hayatına devam edecektir.

İlk defa gerçekleşecek olan LDEPL’eihr Değişim Elçisi Programı – ilk defa gezegenimizden Çinli, Fransalı ve Amerikalı bir aile seçilmiş, L’eihrlilerden ise Aelyx, Eron ve Syrine adında 3 genç seçilmiştir. Ve tahmin edin bakalım Amerika’dan hangi zeki, okul birincisi ve duruma göre L’eihrlilere minnet borcu olan birisi seçilmiştir? Tabii ki de Cara! Ahh deli kız başına ne çılgınlıklar gelecek bir bilsennn! *pispissırıtmaifadesi*

LDEP kapsamı altında okul birincisi, zeki ve ülkesini çok güzel bir şekilde savunup misafirini baş üstünde tutacak olan kızımız Cara’ya düşen L’eihrlimiz ise ensesinde atkuyruğu yaptığı saçları ile bir o kadar yakışıklı, bir o kadar kaslı ve bir o kadar soğuk, suratsız ve bomboş duygusuz gözlerle etrafa bakan Aelyx’tir. Bu çılgın oğlumuzun çılgın ismi Ey-liks diye okunuyormuş. Resmen müzik gibi değil mi? Âşık olabilirsiniz genç kızlar! Ben şimdiden nikâhı bastım bile. :D

Uzaktan bakınca sıradan görünmüştü ama yakından bakınca çocuğun görüntüsü muazzamdı. Midtown’daki sporcuların hepsinden daha uzundu; üzerine oturan üniforması, göğüs ve kol kaslarını ortaya koyuyor, üniformasının kumaşı geniş omuzlarının üzerinde gözle görülür şekilde geriliyordu. Tokasından kurtulan açık kestane rengi saç, sivri çenesinin kenarına düşmüştü. Bakışlarını Cara’ya çevirdiği zaman, kızın neredeyse dibi düşecekti. Onu afallatan, çocuğun gözleri olmuştu; vücudunun geri kalanı gibi kahverengi değildi; grinin en nefis tonuydu. Yoksa bu bakışlar için de mi özel üreme programı uyguluyorlardı? Hiç normal değildi bu.

Bu çocuğumuzun daha doğrusu çocuklarımızın gezegenimize gelmesi insanları iki gruba toplamış durumda. Her ne kadar dış görünüşten insan gibi görünseler de aslında içleri boş kutu gibi bir takım doğrularla büyümüş ve bu doğruların dışına çıkmak istemeyen gelişmiş canlılardır. İşte bu yüzden insanlar kendi içerisinde gruplaşmaya başlamışlardır. Bu gruplaşmalar Cara’nın okuluna kadar sıçramış ve LİKİHL’eihr İşgaline Karşı İnsan Hareketi – grubuna katılan öğrenci sayısı gün geçtikçe artmış ve 8 ay boyunca bir L’eihrliyi evinde yaşatacak Sweeney ailesine karşıda cephe almaya başlamışlardır. Gün geçti tehdit dozajlarını yükselten bu LİKİH grubu sonuçları iyi olmayan denize doğru yelkenlerini açmış ilerlemektedirler.

Rahatlık ve mutluluk: Aeylx’in Dünya üzerinde hiçbir zaman yaşayamayacağı iki şey.

Ha bu arada demiyorum ki bizim L’eihrliler masum? Sizce de öyle bir durum söz konusu olabilir mi? Sonuçta adamlar yıllardır yaşadıkları yaşam biçimden çekip alınıyor ve kendi gezegenlerine göre pislik içindeki bir gezegene gönderiliyorlar ve nefret ettikleri canlı kolonisi ile birlikte yaşamaya zorlanıyorlar. Sizce bu durumda ne yapardınız? Eğer birazcık isyankârsanız bu duruma isyan eder, baş kaldırır ve yaşadığınız süre boyunca gizli gizli her pisliği yapardınız değil mi? İşte bizim hikâyemizdeki isyankâr, pislik yapan gencimiz ise Aelyx. Hem ne pislikler yapacak!!! Sakın dış görünüşüne aldanıp benim gibi hemen nikâhı basmayın aa sevgili kitap kurtları. Yaptıklarını öğrenince şok geçireceksiniz resmen. Tabii sonunda yola gelse de olsun. Adam sonuçta bir kere kötü şeyler yaptı değil mi? Neyse zamanla bakarsınız affederiz. :P

Genel olarak kitap hakkında yorum yapmam gerekecek olursa güzeldi. Özellikle vampirler, kurt adamlar, büyücüler, cadılar, zombiler dışında uzaylılara el atmamız, onların gezegenimize gelmesi gibi olaylar çok güzeldi. Ayrıca farklıydı da. Özellikle Aelyx’in Dünya’ya geldikten sonra küllerinden doğmuş gibi bambaşka bir insan olması ve emekle emekleye yürüme aşamasına geçerek bir insana benzemesi de harikaydı. Tabii bu harika olay örgüsünü ortaya çıkartan yazarımızın da hakkını yememek lazım… Sonuçta ortaya mükemmel bir konu çıkartmış ve bunu çok güzel olay örgüleri ile bağlayarak bizlerin önüne sunmuş. Yer yer çoook uzattın be sevgili yazarım desem de yine de kitabı çok sevdim. Bunların dışında yan karakterlerde tam yerinde dengeli bir şekildeydi. ‘Bir kötü dostun varken neden bir de iyi dostun olmasın ki?’ tezini ortaya koyan arkadaşlıklar yer alıyordu kitapta. Son olarak ise kitap o kadar güzel yerde bitti ki devamını okumamak için kendimi resmen çok zor tutuyorum. Yakın hatta çoook yakın bir zamanda onun da yorumu ile sizlerle beraber olacağım.

Puanım 5 üzerinden 4!

4

Ayrıca Yaz Okuma etkinliğimizi takip etmeyi unutmayın sevgili okurlar!
Etkinlik boyunca devam edecek yarışmaları da sakın unutmayın! 

11535738_706438129502689_8293325722443096025_n

damy (1)

Otekiler Arasında – Jo Walton / Inceleme


Ötekiler Arasında-Kapak

 

Kitabın Adı : Ötekiler Arasında
Orijinal Adı : Among Others
Yazarın Adı : Jo Walton
Çevirmen : M. İhsan Tatari
Yayınevi : İthaki Yayınları
Basım : Kasım, 2013
Sayfa Sayısı : 381
Tür : Fantazya / Bilim-Kurgu / Young Adult

O, bir yıl önce kız kardeşinin daha doğrusu ikizinin ölmeden, kaçık cadı annesini terk edip yıllar önce onları terk edip giden babasının yanına gitmeden önce Morwenna Phelps idi. Ama tüm bu olaylar yaşanıp ikizi öldükten, dedesi felç geçirdikten, kaçık cadı annesini terk edip adını sanını dahi bilmediği babası Daniel’ın yanına kaçıp, Daniel’ın 3 kız kardeşi ile yaşamaya başladıktan ve Arlinghurst adındaki yatılı kız okula gittikten sonra Morwenna Markova olmuştur.

“Morwenna Markova’nın telaffuzu biraz zor,” dedim uzunca bir aradan sonra.
Güldü. “Doğduğunuzda ben de aynı şeyi söylemiştim. Morwenna ve Morganna.”

Talihsiz bir olayın sonucunda ikizi Morganna’yı kaybeden Morwenna (Mori), daha fazla kaçık annesi ile kalamayacağını anlamıştır. Çünkü tam da o sıralarda az da olsa annesi ile yaşamasını kolaylaştıran dedesi de felç geçirmiş ve hastanede yatıyordur. İşte bu nedenlerden Mori evden kaçmış ve Sosyal Hizmetler Kurumuna giderek orada yaşamak istediğini söylemiş ama onlar uzun araştırmalar sonucu babası Daniel’ı bulmuş ve Mori’yi onun yanına göndermişlerdir. Yıllar sonra Mori’nin yanlarına gelmesini şaşkınlıkla karşılayan Daniel ve üç kız kardeşi, hemen hazırlıklara başlayarak onu yaşadıkları yerin en iyi okulu olan Arlinghurst’a göndermek için hazırlıklara başlamışlardır. Okula özel kıyafetler, ayakkabılar, eşyalar vs. Sonuçta birbirlerine fazlasıyla benzeyen ve ayırt edilemeyen üç kız kardeşin bitmek bilmeyen para yığınları vardır. En azından Mori böyle düşünüyordur.

Aslında Mori için kalacak bir yer ve üniversiteye girebilmek için toplamak zorunda kalacağı puanı toplamasını sağlayacak bir lise olduktan sonra diğer kusurların bir önemi yoktur. Babasının onunla çok fazla ilgilenmemesinin veya halalarının onunla fazla ilgilenmesi gibi… Çünkü onun hayatta hiçbir şeye değişmeyeceği, zor zamanlarında yanında olan, zorluklarla karşılaştığı hayatında bir dayanak olan bir kitaptır. Aynı Mor’un öldüğü gece yaralanıp sakat kalan bacağına destek olan dedesinin eski bastonu gibi…

Önemli değil. Kitaplarım var, yeni kitaplar ve onlar olduğu müddetçe her şeye göğüs gerebilirim.

Bu düşünceyi sırtına alarak Arlinghurst’a giden Mori, yeni arkadaşlar edineceğini hiçbir zaman düşünmüyordur. Çünkü o diğer kızlar gibi değildir. O süslenip püslenmeyi sevmeyen, sevgilim olsun diye Cumartesi günü izin günlerinde eteğini kısaltmayan veya dedikoduları takip etmeyip, dedikodu yapmayan birisidir. Çünkü o, çatlak cadı annesinin büyülerinden kaçmakta, bu büyülerden kaçmak için yapacağı büyüleri sormak için deli gibi çevresinde perileri aramaktadır. Evet, evet yanlış yazmadım. Kızımız perileri görüyor! Sonuçta annesi cadı, yapmayın ama!

Gerçekte bir bilim-kurgu arazisinde yaşıyor olmamıza rağmen fantastik bir arazide yaşıyormuş gibi eğitilmiştik. Cahilce elflerin ve devlerin bize bıraktıkları şeyler arasında oynamış, perilerin mülkleri üzerinde hak iddia etmiştik.

İlk başta bu olaya ben de şaşırdıysam da belli bir süre sonra sayfalar kendi kendini çevirdiği an da alıştığımı fark ettim. Hatta perilere ve perilerin yaşadıklara yerlere Tolkien’in kitabında olan yer alan yerlerin ve kişilerin isimlerini vermişlerdir. İşte bu yüzden perilere elf olarak seslenmektedirler. Tabii bir zamanlar Mori bunu ikizi Mor ile yapıyordur. O öldükten sonra bu işe kendisi devam etmiştir.

Mor’u severdim, ama değerini hiçbir zaman yeterince bilememiştim. Neden bahsettiğimi her zaman anlayan ve ne tür oyunlar oynamak istediğimi bilen birine sahip olmanın ne kadar harika olduğunu asla anlayamayacağım.

Mori, Arlinghurst’a başlayıp yavaş yavaş oraya alışmaya çalışırken, kendisi gibi kitap kurdu olan babası, Daniel’a her hafta bilim-kurgu ve fantastik kitaplar hakkında mektuplar yazıyordur. Babasının haricinde bir türlü aklımda tutamadığım, çünkü kızımızın o kadar çok akrabası var ki, birkaç akrabası ile de mektuplaşıyordur.

Okulda çok başarılı olan kızımız tek izin günü olan Cumartesi kasabaya gidiyor ve kasaba kütüphanesinden yeni kitaplar alıyor, okuyor ve teslim ediyordur. Ve bu kütüphane onun için bir şans kapısı olmuştur. Kütüphane sayesinde artık Salı akşamları okuldan çıkıp kitap kulübü ile buluşuyor ve en sonunda kendisi gibi aynı kafadan insanlarla yaşı ne olursa olsun arkadaşları olmuştur. Her ne kadar bazı yazarlarda düşünceleri birbirleri ile çelişse de onları okuldaki kızlardan daha çok seviyordur. Tabii aralarından Wim’i daha da çok seviyordur. :D

Bu Wim kim midir? Hım… Wim, İngiliz aksanına ve sarı uzun saçlara sahip, yakışıklı, 17 yaşında seksi bir oğluştur.

Wim hafif bir rüzgarla sallanan yeni çiçek açmış dallara ya da yanınıza konan ve uçmasın diye nefesinizi tutarak izlediğiniz nadide bir kelebeğe benziyor. Bu aynı türden bir soluksuzluk.

Tabii yeni yeni duyguları canlanan sevgili kızımız Mori, Wim hakkındaki kötü söylentilere rağmen ona bakmaya devam ediyordur. Ve sonunda bu bakışmalar buluşmalara, buluşmalarda ikisinin sevgili olmasına kadar dönüşmüştür.

Aslında kitabın en şirin yerlerinden birisi de buralardı. Tama oğlumuz kızımıza göre daha deneyimli olsa da aralarında oluşan bir takım şeyleri nasıl ilerleteceklerinin veya buluşma anında ne yapacakları hakkında kararsız kalmalarında ki acemilikleri o kadar güzeldi ki o yerleri gülümseyerek okudum. Kitapta sevdiğim bir yer ise kızımızın perileri veya elfleri tanıtış şekli ve onlarla konuşma çabalarıydı. Ayrıca Ötekiler Arasında sayesinde perilerden tiksindim diyebilirim. Oğlum hiç nasırlı peri mi olur? Peri dediğin yüzü ak pak, erkek peri dünyanın en seksi varlığı, kız peri ise bir nevi Victoria’s Secret olması gerekir. Ama bu kitapta periler tam tersi. Ya çok çok güzel periler var ya da yüzüne dahi bakamayacağız –ki görebiliyorsanız tabii- çok ama çok kötü periler var. İşte bu noktada azıcık hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Tüm çocukluk, gençlik, ergenlik ve şimdiki zaman ki olan hayallerim çöpe gitti diyebilirim. “Nasıl olur nasıl nasıl?” diyerek evde dolaştığımı ben bilirim. :)) Bunların dışında bir de kitapta sevdiğim bir diğer özellikle ise kitabın günlük şeklinde olmasıydı. Bütün olaylar kızımızın düzden, soldan, sağdan, hem tersten hem dünden, hem sağdan hem soldan yazdığı bir günlüğün sayfalarından okuyoruz. Bu günlük gibi yazılış şekli olayları daha samimi bir dille yazılmasını sağlamış ve okurken sanki biz yaşıyormuşuz gibi bir duygu katmış. Bu yüzden yazarımızın kitabı bu şekilde yazmasına bayıldım diyebilirim.

Son olarak ise Mori’nin okuduğu tüm kitaplar hakkında neredeyse her sayfanın sonunda bir dipnot olması ve kitabın sonunda bu kitaplarının isimlerinin olduğu bir listenin yer almasıdır. Mori’nin okuduğu kitapların birkaçının okumuş olduğum veya ismini duymuş veya hiç duymamış olduğum halde kendimi kızımızın yerine o kadar kolay koymuşum ki sanki bütün olayları ben yaşıyormuşum gibi hissettim.

Kitap hakkında değineceğim son nokta ise sonunu hiç beğenmem olacak. O kadar saçma bir şekilde bitti ki anlatamam. 5 dakika önce kitaba kendimi kaptırmış, paldür küldür okuyup sayfa çeviriyorken bir dakika sonra bi’ baktım ki kitap bitmiş, devamı yok. Öyle saçma bir yerde bitti ki saçımı başımı yolasım geldi. Kitap hakkında ne mutlu son diyebilirim ne de mutsuz. Çünkü o kadar belirsizliklerle bitti ki kitabı fırlatasım geldi. Bir öyle bitemez dostum! Anla beni sevgili yazar! Ya bunun devamını yaz ya da sonu değiştir tekrar yaz, çıldırtma adamı! -.-

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4!

4

damy (1)

Konusan Kitaplar #24 Blog Tur / Labirent: Olümcül Kacıs – James Dashner / Inceleme


4a967cb7-d387-42ae-9180-3fd89807186f

Kitabın Adı : Labirent: Ölümcül Kaçış
Orijinal Adı : The Maze Runner
Serinin Adı : The Maze Runner Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : James Dashner
Çevirmen : Gizem Yeşildal
Yayınevi : Pegasus
Basım : Ocak, 2014
Sayfa Sayısı : 408
Tür : Distopya / Young Adult / Bilim-Kurgu

Hatıla.
Hayatta Kal.
Koş.

Thomas, hafızasını kaybetmiş sadece adını hatırlar bir şekilde tepeden onlarca erkeğin ona dik dik bakışları altında bir Kutu’nun içerisinde uyanmıştır. Geçmişinde ne oldu, nasıl bir yaşamı olduğu veya her şeyin dışında geçmişe dair anılarını nasıl hatırlamayıp, sadece ismini hatırladığı konusunda hiçbir fikri yoktur. Bunların dışında ise neden o çocukların arasına geldiğini, nasıl geldiğini hiç bilmiyordur. Ve özellikle o çocukların ona neden hortlak görmüş gibi batkılarını kesinlikle bilmiyordur.

Sadece bir kutudan çıkıp, çocukların dediğine göre Kayran denilen bir yere gelmiştir.

“Tanıştığımıza memnun oldum, çaylak,” dedi çocuk. “Kayran’a hoş geldin.”

Hala neden geldiğini bilmiyormuş halde, Thomas salak salak etrafına bakarak dolaşırken, etrafında hangi Kayranlı varsa ona tonlarca soru sormaktadır. Tabii ki de her sorduğu sorunun cevabını alamayınca buraya karşı nefreti de bir o kadar artmaktadır. Ama o kadar ergence davranıp o kadar deli saçması soru soruyordur ki utanmasam kitabın içerisine girip ağzının ortasına bir tane çarpasım geldi.

Her neyse Thomas durmaksızın sorularına devam ederken, Kayran’da yaşayan çocuklarda onun kim olduğunu, neden geldiğini çözmeye çalışıyorlardır. Tabii bu arada Izdırap Veren denilen canavarlar da Kayran’ın dışarısında, Labirent dedikleri yerde bulunmaktadır. Bu canavarlar ısırdıkları zaman ya ısırılanı öldürüyordur ya da Değişim adını verdikleri ızdıraplı bir evreden geçmelerini sağlıyordur. Ve Değişim sırasında ısırılan kişi geçmişine dair bir takım hatıralar hatırlamaktadır. Mesela neden oraya gönderildikleri, eski yaşadıkları dünyanın nasıl oldukları ile vs. Yani kısacası Değişim onlar için bir geçiş evresi gibi bir şeydir. Geçmiş ile geleceğini birbirine bağlıyor, bir takım şeyler görmelerini sağlıyor ama bunları bir başkalarına anlatamıyorlardır çünkü onları engelleyici bir güç ortaya çıkıyordur.

Ve bu Değişimi geçirenlerden birisi de Gally adında ki bir çocuktur. Thomas, Kayran’a ayak basar basmaz onu suçlamaya, iftiralar atmaya, onun bir düşman hatta kötü bir insan olduğu hakkında Kayranlıları dolduruyordur. Daha neden oraya geldiğini bilemeyen Thomas bir de bu tür şeylerin yüzüne çarpılması ile neye uğradığını şaşırmıştır. Ve o dakikadan sonra Kayranlılardan köşe bucak kaçmaya başlamıştır.

Ta ki Chuck denilen çocuk yanına gelene kadar…

O geldiği anda bir çocuğun ne kadar çok konuşabileceğini bilmeyen Thomas, bun ugörmüş, duymuş ve deneyimlemiştir. Tabii her ne kadar Chuck’dan şikayet ettiyse de Thomas’ın ondan başka adam akıllı bir arkadaşı yoktur ve ondan başkasına güvenemiyordur.

Thomas’ın Kayran’a ayak bastıktan sonra tüm kötü olayların yavaş yavaş başlarına geldiğini söylemiş miydim? Eğer söylemediysem söylüyorum. Thomas ne zaman Kayran’a ayak basmıştır işte o andan itibaren felaketler bir bir gerçekleşmeye aşlamıştır. Örneğin Kayran’da iki yıldır sadece erkek çocukları olmasına rağmen Thomas’ın Kutu’dan çıktığının ertesi günü Kutu’dan bir kız çıkmıştır. Kızın oradan çıkması ile neye uğradıklarını şaşıran Kayranlılar birden kızı kendileri kapmaları için aralarında kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdir. Ama oranın lideri olan Alby, şoku hemen üstünden atıp kızı Tıpçıların yanına götürmelerini söylemiştir. Ki kızı tam götürecekleri an elinde bir kağıt parçası tuttuklarını fark eder ve hemen alıp okuyarak neye uğradıklarını şaşırmışlardır.

Çünkü kağıtta Kayran’a gönderilen son kişi olduğu yazıyordur. Bunun üzerine çoğu Kayran’lı bunun sorumlusunun Thomas olduğunu düşünerek üstüne yürümeye başlamıştır. Ama liderin ve Newt’in koruması ile Thomas onlardan uzaklaştırılmış ve çalışma alanını seçmek üzere tek tek gezmekte ve her bir gün farklı yerlerde çalışmaktadır. Ama Thomas herkesin dişini tırnağına takarak o konuma geldiği ve seçimlerle seçilen görev olan aynı zaman Kayran’da ki en zor görev olan Koşuculuğu seçerek, Labirent’e girmek istiyordur. Her ne kadar nedenini bilmese oraya girmek ve keşfetmek istiyordur. Çünkü Labirent onu çekiyordur.

Buraya kadar aslında kitabın ilk 50 sayfasında olan olaylar ve bu olaylar beni o kadar sıktı ki anlatamam. Özellikle Thomas’ın bir ergen gibi davranıp, etrafındaki çocuklara salak salak sorular sorması saçımı başıma yolmama sebep oldu. Ee be çocuk oraya gelen çocuklarda bir şey bilmiyor zaten. Yavaş yavaş öğrenmişler. Sence dişlerine tırnaklarını takıp öğrendikleri o az bilgiyi de şıp diye sana anlatmalarını filan mı bekliyorsun? C’mon! Bu kadar delirme dostum. Bir otur düşün taşın onlar senin felaket tanrısı diye görüyor, sence sana Kayran’ın veya Labirent’in en bilinmeyen sırlarını anlatır mı? Yapma etme gülüm. Ama tam ben, Thomas’ın bu tip hareketlerine küfür üstüne küfür ederken yavaş yavaş aklı başına geldi oğluşumuşumuzun ve adam gibi davranmaya başladı. Bu tam olarak kitapların ortalarına denk geliyor. Eğer bu davranışları kitabın ortalarına doğru değişmeseydi kesinlikle bırakırdım. Bu kadar bir ergen çocuk olamaz. Delirtti resmen yahu!

Ama kitap işte o dediğim andan itibaren öyle bir açıldı ki anlatmam! Hayran bıraktı beni resmen! Bir sonraki sayfayı çevirmek için resmen maraton koşucusu gibi deli gibi hızlı bir şekilde çevirdim. Çünkü sırlar öyle hızlı bir şekilde açıklandı ki neye uğradığımı şaşırdım. Hele ki o olayların akışı, aksiyonun sonu gelmeyecek gibi heyecanı tavan yapması. İşte o anda kitaba aşık oldum! Ve son 250 sayfayı kitabı elimden bırakmayarak deli gibi okudum.

Eğer ki kitabın ilk başı bu kadar içimi baymasaydı eminim ki kitaba daha çok puan verirdim. Ama dediğim gibi o ilk başı neredeyse kitabı bıraktırıyordu bana. Ama o son. Özellikle o çocukların neden oraya gönderilişinin sırrı beni öyle bir gaza getirdi ki The Maze Runner serisinin bir diğer kitabı olan The Maze Runner Files’ı okudum. Ve bu kitap sayesinde birkaç tane daha sırrın cevabını öğrenmiş oldum. Ayrıca o kitap sayesinde tekrardan ve tekrardan Newt ve Minho’ya aşkım arttı. Ve fangirllik derecesinde peşlerini bırakmayı planlanmıyorum :D

Kitabın çevirisine gelecek olursak gerçekten iyiydi, sevgili çevirmenin ellerine sağlık. Ayrıca kapağın orijinal kullanılması da kitaba ayrı bir hava katmıştı. Gerçekten kitaplığımda şahane duruyor. Orijinal kapak kullandığın için teşekkürler Pegasus!

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4!

4

scrollWithLineCFG_31

Turumuzda 5. ve son gününde:
Anime ve Kitap Sever yazarımızla yapılan röportajı paylaşıyor.
Tuğçe’nin Kitaplığı, Yorum Durağım ve SaklamaKabı ise kitap hakkında ki düşüncelerini paylaşıyor.

Ayrıca iki şanslı kişinin kazanacağı Labirent: Ölümcül Kaçış yarışmasına herkesi davet ediyoruz.

Yarışmaya katılmak için Tık-Tık!!!

damy (1)