Cinder – Marissa Meyer / İnceleme


44318_b

Kitabın Adı : Cinder
Serinin Adı : The Lunar Chronicles Series / Ay Günlüğü Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Marissa Meyer
Çevirmen : Deniz Arı
Yayınevi : Artemis Yayınları
Basım Tarihi : 2016/4. Basım
Sayfa Sayısı : 421
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin

Ne ağlaması canım? Sadece gözüme toz kaçtı. Ne yani aylar sonra kitap yorumu yazıyorum diye bir de ağlayacak mıyım?! Üstüme iyilik sağlık, sadece bu günleri gördüm diye hüngür hüngür ağlıyorum! Evet, evet şaka değil bu günlerde geldi ve ben yorum yazıyorum, hem de yeni bir serinin ilk kitabına! The Lunar Chronicles serisinin ilk kitabı olan Cinder’a! Diyebileceğim tek bir şey var o da: Welcome to new book World, Damy!

Aylardır kitap açlığı ile savaşırken OkuOku’nun naçizane 9,90 TL kampanyasını görmem ile üstüne atlayıp sipariş vermem bir oldu. Haliyle bu açlığım siparişlerime de yansımış olacak ki hemencecik geliverdi kargom. Neler neler almadım ki? Eğer neler aldığımı merak ediyorsanız bu aşamada sizi Yorum Durağım Instagram sayfasına davet ediyorum. :)

Şimdi gelelim muhteşem kitabımız Cinder’a, daha doğrusu The Lunar Chronicles serisine. Açıkçası bu seriye başlamadan önce ufakta olsa bir soru işareti vardı kafamda. O da çok popüler olmasından kaynaklı bir sorundu. Nedense çok ama çok sevilen ve çok popüler olan bir takım serileri veya kitapları ben beğenemiyorum. Bu seriye karşı tutumumda uzun süre böyleydi. Ama OkuOku kampanyasını görünce “Damy, bu evrenin sana gönderdiği bir mesaj bence artık bir an önce almalısın!” dedim ve de aldım. Kitapları elime aldığım ilk dakika kapaklarına aşık oldum diyebilirim. Demeyelim bence oldum diyelim! Ve de aşık olduğum konusunda da sayfaları hızlı hızlı çevirip aksiyondan aksiyona koşarken anladım ki yanılmamışım. Yani The Lunar Chronicles serisi herkesi etkilediği kadar beni de etkiledi!

Serinin ilk kitabı olan Cinder, Cinderella masalını baz almış ve de yazarın engin hayal gücü ile harmanlanıp karşımıza çıkan yepyeni bir Cinderalla formudur. Gelecekte hatta çook gelecekte bir zamanda geçen kitabımız 4. Dünya Savaşı’nı geride bırakmış üstüne dünya haritası ana kıtalar arasında paylaşılmış ve de yetmemiş başka gezegenlere yelken açmışız. Gerçi Ay bir gezegen değil ama olsun. Sonuçta Dünya sınırlarının dışına çıkıp uzaylıları keşfetmişiz ayol! Işınla beni Scooty! Resmen kitap boyunca bu sözcükleri tekrarlayıp durdum. Ne vardı yani okul, sınav, rapor dertlerinden uzaklaşıp ışınlansam ve de bir mekanik tamircisi olup bir şekilde gelecekteki imparator ile tanışsam. Aynı Cinder gibi!

Cinder kızımız yarı insan yarı robot olup bunun karşılığı da sayborg olan bir canlıdır. Bir mekanik ustasıdır ve de Yeni Doğu Ulusları Topluluğunda yaşıyordur, yani günümüzün Çin’inde. Onu sayborg yapan adamın üvey çocuğudur ve ona kan kusturan bir üvey anne ile iki kız kardeşe sahiptir. Bu hikaye size tanıdık geldi mi? Evet, evet bildiniz! Cinderella! Ama tabii ki hikayemiz sadece bu kadarı ile benzerlik gösteriyor. Geri kalan her şey gelecek zamanda yaşanan bir hikaye ve de Cinder’a ait.

Cinder bir gün tesadüf eseri gelecekti imparator adayı olan Kai ile tanışmıştır. Prens Kai, Cinder’dan bozulan robotunu tamir etmesini ister ve de büyük aşk o ilk bakışmalar ile başlar. Ah Kai’mi, biricik yakışıklım, prensim ne de güzel flört ediyor kızlarla. En saf ve en güzel halleri ile… Resmen kalbinin temizliğine yüzüne yansıtarak flört ediyor. Kai’ye aşık olmamak elde değil aa dostlar!

Bu arada o zaman diliminde bir sürgün hastalık koz geziyor Dünya’da. Bu hastalığın ismi ile Letumosis. Letumosis’e yakalanan hastalar maksimum bir hafta kadar yaşayabiliyorlar. Çünkü bu hastalık çok hızlı ilerleyen ve de herkese bulaşabilen bir hastalık. Örneğin imparatora bile bulaşmış bir hastalık. Tüm Dünya ülkelerinin seferber olmasına rağmen bu hastalığa bir çözüm bulamıyorlar. Zamanla bulurlar mı bilemem (no spoiler noktası) ama bulsalar hiç fena olmaz yani.

Bu arada kapanışı yapmadan önce Aylılar kısmına gelecek olursak eğer: Ay ülkesini yöneten bir kraliçe var ismi de Levena. Bu da masallarda yer alan kötü kraliçelerden bir tanesi. Ayrıca Aylıların bir özel güçleri var ki düşman başına. Efendim bu kara dostlarımız göz boyama büyüsüne sahipler. Yani dışarıdaki her bir canlıya göstermek istedikleri yüzü gösteriyorlar. Ve de onlar istemedikçe bu büyü kalkanını indirmiyorlar. Ama bu büyüyü bozan tek bir şey var ki onlarda aynalar, ekranlar ve de kameralar. Bunlardan ne kadar uzak durdukça o kadar güç hâkimiyetlerini ellerinde tutuyorlar.

Evet sevgili okuyucular kısaca Cinder böyle bir kitap. Gönül ister ki ağzımı bir açayım susmayayım ama burası no spoiler bölgesi olduğu için çok fazla yazamıyorum. Ama içlerinizden bu kitabı okuyan varsa eğer gelin spoilerın dibini görelim. Kai’ye nasıl aşık olduğumu sizlerle de paylaşayım. <3

Kitabı çok beğendiğim için seriye hemen devam etmek istiyorum ki hali hazırda devam kitapları elimin altında yer aldığı içinde bu fırsatı da tepmek istemiyorum. Büyük ihtimal bu yorumu yayınladıktan sonra hemen başlayacağım 2. kitaba. Varsın yansın finaller! :D

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5!

5

b8z5lv

 

The Flash:Goril Savaşı, Cilt 3 – Francis Manapul,Brian Buccellato / İnceleme


0000000650576-1

Kitabın Adı : The Flash: Goril Savaşı
Orijinal Adı : The Flash: Gorilla Warfare
Serinin Adı : The Flash, New 52
Seri Sırası : 3
Yazarın Adı : Francis Manapul,Brian Buccellato
Yayınevi : Arkabahçe Yayıncılık
Basım : Haziran, 2015
Sayfa Sayısı : 176
Tür : Comics / DC Comics / Superheroes

İkinci çizgi roman yorumum ile herkese merhabaaa!!! Bu aralar DC dünyasına bir daldım tam daldım. Bir türlü çıkamıyorum. Çizgi roman üstüne çizgi roman okuyorum. Birisini bitiriyorum hemen arkasından diğerine başlıyorum. Daha The Flash : Goril Savaşı’nın yorumunu yeni yazarken bir yandan da The Flash : Zıt Flash kitabına başlamayı düşünüyorum. Anlayacağız tam bir çizgi roman bağımlısı oldum. Hayır önceden de Team Flash, Team Batman, Team Green Arrow idim ama nedense bu aralar aşkım onlara daha da çoğaldı. Resmen onlarla yatar onlarla kalkar oldum. Yakında rüyalarımda bile onları göreceğim diye korkar oldum. :D

The Flash : Goril Savaşı, diğer iki cilde kıyasla daha hareketliydi. Flash, bu ciltte neredeyse tüm düşmanları ile savaştı diyebilirim. Geçmiş, günümüz ve gelecek her daim Flash’ın yanındaydı. Her adımını attıkça bir olayla karşılaştı ve bu olayların üstesinden gelebilmek için canla başla savaştı. Hem de hiç tahmin edemeyeceği kişiler ona yardım ederken. Özellikle Haydutlar Çetesi’nin yardım edebileceğini hiç düşünmezdi, düşünemezdi. Ama ilk onlar Flash’ın yardımına koştu ve onlardan hiç beklenmeyecek bir performans sergilediler. Gerçekten şaşırılacak bir durumdu ama şehirleri ellerinden gidiyordu. Bu durumda yapabilecekleri tek bir şey vardı o da savaşmaktı. Canlarını dişlerine takarak savaştılar ama çoğu olayın gelecekte Flash’ın başına ne olaylar açacağını düşünmeden… Sonuçta Haydutlar Çetesi sadece amaca hizmet bir grup değil mi? ;) Yine de öyle de böyle onlardan beklenmeyecek bir performans sergilediler.

Bu kitapta Flash olmak ne kadar zor bir kez daha anladım. O kadar çok şeye koşturuyor ki, hem de onun hızıyla resmen insan yoruluyor ve bir yerden sonra o da artık bazı şeyleri dengeye sokması gerektiğinin farkına varıyor. Özellikle de aşkı ilk tattığı zaman. Ona ne kadar da az zaman ayırdığının, ne kadar da yanında yakınında olmadığını fark ettiğinde bazı şeyleri değişmesi gerektiğinin özellikle yavaşlamasının zamanı geldiğini anlıyor. Geç olsun güç olmasın be Flash! :D

Ve bu denge anına gelmeden önce Flash, süper güçlerinin sınırlarını bir kez daha bilmediğinin farkına varmıştır. Sahip olduğu güçlerinin daha ne kadar genişleyeceğinin veya sınırlarının ne kadar geniş olduğunun ne zaman farkına varacağını çok merak etmektedir. Ve de bunu bir an önce öğrenmek ister çünkü gün geçtikçe düşmanlarının sayısı artmaktadır. Her ne kadar onları azaltmak için elinden geleni yapsa da bir şekilde gün yüzüne çıkıyor ve Flash’i rahatsız ediyorlardır. Ki bunların içinde en belalısı ise Dr. Elias’tır. Bi’ bitemedi, bi’ yok olamadı gitti. Seride gün geçtikçe sinirimi bozan, kitapların içine dalıp yok edesim gelen birisi. Bi’ elime geçse kurtuluşu yok zaten. Ve de Flash, şekerim canım bebeğim şu adama ültimatom vermekten vazgeç be kuzum. Kötü o kötü! Kaka, çiş, eee o!

Dr. Elias’ın yok olduğu günleri görmek dileği ile gelecek kitapları okumayı iple çekiyorum! Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5! Ve tabii ki gelenekleri bozmayalım Team Flash! <3

5

b8z5lv

1Q84 – Haruki Murakami / İnceleme


0000000395746-1

Kitabın Adı : 1Q84
Yazarın Adı : Haruki Murakami
Çevirmen : Hüseyin Can Erkin
Yayınevi : Doğan Kitap
Basım : Nisan, 2012
Sayfa Sayısı : 1256
Tür : Dünya Edebiyatı / Bilim-Kurgu

Aylardan sonra herkese merhabaaaaaaaaaa!!!

Azıcık daha beklesem resmen bir yıl sonra yeni bir kitap incelemesi yazmış olacaktım. Ama n’apim dayanamadım daha fazla… Şaka bir yana yurt dışı eğitimimdi, seyahatlerimdi, sınavlarımdı vs. derken ancak yeni yeni kitaplarıma kavuşabildim. 6 ay resmen bebeklerimden uzak kaldım. Her gün resimlerine bakarak hasret giderdim. Sanki sevgilisine kavuşacak bir aşık gibi günler saydım onlara kavuşabilmek. O kadar çok özledim ki onlara kavuşur kavuşmaz yanlarına yeni yeni kardeşler almaya başladım. Tabii bu arada her daim yanımda olan Kindle’ımı ise hiçbir zaman sevgisiz bırakmadım ve hala da bırakmıyorum. Zaten bırakamam da o benim İngilizce aşkımın ateşini her gün tazeleyen bir kaynak. Bebeğim benim, gözüm gibi bakıyorum ben ona. Bu kadar sevgi konuşmasından anlayacağınız üzere kitaplarımı çok özledim, kitap okumayı çok özledim, kitapla ilişkili olan herhangi bir şeyi bile çok ama çok özledim. Ve bugün burada aylar sonra elime aldığım ilk basılı kitap olan 1Q84’ü sizlere inceleyeceğim.

Görünüş sizi aldatmasın. Gerçek daima tektir.

Kitabın incelemesine başlamadan önce neden aylar sonra bu kitabı seçtiğimi size kısaca açıklamak istiyorum. Yukarıda da bahsettiğim gibi tamı tamına 6 ay kitaplarımdan uzak kaldım. Haliyle üstümde bir kitap okuma açlığı vardı ve ben de elime geçen ilk kalın kitaba resmen saldırarak başladım. Altını çizerek söylüyorum gerçekten saldırarak okumaya başladım. Bu yüzdendir ki bir oturuşta kitabın neredeyse yarısını bitirdim. Bu arada belirtmek zorundayım kitap 1300 sayfacık… Kitaba çok güzel bir sevinçle başladım ama buruk bir sevinçle de bitirmek zorunda kaldım. Bu benim ilk Haruki Murakami kitabımdı. 1Q84 ile bu yazara başlamakla doğru bir şey mi yaptım yoksa yanlış bir şey mi bilmiyorum ama bu yazara uzun bir ara verdikten sonra yeni bir kitabını okumak istiyorum. Çünkü yazarın dili akıcı olmasının yanı sıra bir o kadar da okuyucuyu tatmin eden bir özelliğe sahip. Yani kısacası kitapları okuyucuyu doyuruyor. Ben de 1Q84’ü okurken doydum hatta neredeyse kusma kısmına geldim ve bu noktaya geldiğim anda da kitap elimde resmen sürünmeye başladı. Keşke bu hale gelmeseydim… Genel bakış açısıyla baktığımızda 1Q84’e düşüncelerim bunlar. Hadi gelin bir de incelemesini yapalım.

1Q84, 3 kitaptan oluşuyor ve her kitap 3 aylık bir süreci kapsıyor. 1300 sayfalık kitabın toplam süreci ise 8 aydan oluşuyor. Şimdi buradan yola çıkarak kitabın ne kadar dolu dolu olduğunu tahmin edebilirsiniz. 1Q84, 3 kitaptan oluştuğu için ben ona bir seri diyorum. İlk kitap olaylara giriş kitabıydı. Karakterler kimdir, nereden gelmiştir, ne yapıyordur, birbirleri ile ilişkileri nasıldır, bundan sonra ilişkileri nasıl olacaktır, karakterlerin yaşamları nasıl olacak, hangi olaylara buluşacaklarının az çok tahmin edebileceğimiz klasik bir serinin ilk kitabı olarak düşünün. Bu kitapta baş karakterlerimiz Aomema’yı, Tengo’yu, Fukaeri’yi, Komatsu’yu, Madam’ı ve Tamaru’yu yakından tanıyoruz. Genel hatlarıyla baktığımızda her 3 kitabında tüm karakterleri bu kişilerden ibaret. 2 veya maksimum 3 kişi ek olarak 1Q84 kitabına katılıyor. Haliyle kitabı okurken karakterleri çok yakından tanıyabiliyoruz ve belli bir zaman geçtiği taktirde onların yerine düşünüp neler yapabileceğini tahmin edebiliyoruz. Ben ikinci kitaptan sonra çoğu olay örgüsünü çözmüştüm ve de bundan sonra neler olabileceğini tahmin edebiliyordum. İkinci kitaptan sonra beni şaşırtan 2 veya 3 olay olmuştur. Onun dışında zaten 3. kitabı bayılarak okudum. 3. kitaptan sonra 1Q84 resmen elimde 2 hafta süründü. Hatta okurken bir ara Harry Potter and the Cursed Child kitabını araya sokup okuyup bitirdim. Düşünün ben ki bir kitabı bitirmeden başka bir kitaba geçmeyen insan başka bir kitabı okudum bitirdim. Şimdi burada küçük bir reklam arası verecek olursam eğer Harry Potter’ında 8. kitabı bana göre çok ama çok kötüydü. Şahsen yazar alelen eline alınmış bir taş parçasını denize fırlatıp atarmışçasına çocukluk hayallerimi fırlatıp attı. Keşke ama keşke o kitap denilen ama benim için hayallerimi yıkan yaratığı hiç okumasaydım da Harry Potter hayal dünyamda ki gibi kalabilseydi… Ve de reklamlar bitti…

1Q84’e geri dönecek olursak eğer Aomema, 30 yaşına adım adım yaklaşan görünürde bir spor hocası gerçekte ise bir katildir. Ama katil olmasının temellerinde haklı sebepler yatmaktadır. Öldürdüğü insanlar, genellikle bunlar erkek oluyor, eşlerine eziyet çektirmiş ve hatta eşlerini intihara sürükleyen insanlardır. Aomema, bu arada adının anlamı Bezelye’dir, bu işi yapmasını isteyen neredeyse 70 yaşındaki varlıklı bir kadın olan Madam’dan emir alıyor ve kendilerince toplumsal görevini/görevlerini yerine getiriyordur. Şimdi ben bu cümleleri yazınca kitabın bir cinayet romanı olduğunu düşündünüz değil mi? Cıkss! Ne yazık ki bir cinayet-polisiye romanı değil. Ben de ilk bölümleri okurken bunu düşünmüş hatta doğra sonra hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünmüştüm. Ama hayal kırıklığım başlamadan sonra erdi çünkü kitap yer yer bir ütopya kitabı yer yer paralel evren konusu işleyerek bir bilim-kurgu kitabı çıktı. Böyle güzel karışımlı bir kitap olunca da benim için tadından yenmez bir kitap haline geldi. Ta ki 3 kitaba kadar… Aomema’ya geri dönecek olursak bir gün yine karanlık işini yapmak için yola çıkmıştır ve taksici 3. Başkent Otoban hattının daha boş olacağını düşünerek oradan yoluna devam etmektedir. Ama her şey taksicinin düşündüğü gibi gitmemektedir ve 3. Başkent Otoban hattında milim kımıldanacak yer yoktur. Haliyle taksici Aomema’ya bir öneri sunar ve acil durum merdiveninden inerek hızlıca gideceği yere varabileceğini söylemektedir. Ama bir sorun vardır Aomema bu zamana kadar o hatta bir tane acil durum merdivenin olduğunu bilmemektedir ve de bu durum onu şüphe içerisinde sokmuştur. Ama gideceği yere geç kalmak istemeyen Aomema, taksiciyi dinleyip merdivenlerden inmeye karar verir ve de orada gerçekten de bir merdiven vardır. Ve de o merdivenden inmesiyle beraber Aomema’nın tüm hayatı değişmiştir. Hem de ne değişme… Dip not olarak 1Q84 isminin Aomema’dan geldiğini söylemeden geçemeyeceğim.

İstesem de istemesem de, ben bu “1Q84”teyim. Benim bildiğim 1984 artık yok. Şimdi 1Q84 yılındayız. Hava değişti, manzara değişti. Ben bu soru işareti ekli dünyanın haline, olabildiğince çabuk ayak uydurmak zorundayım. Yeni bir ormana bırakılmış bir hayvanla aynı durumdayım. Kendimi koruyup, hayatta kalabilecek için o yerin kurallarını bir an önce özümsemeli, uyum sağlamalıyım.

Kitabımızın diğer ana karakterlerinden birisi olan Tengo Kavana ise üniversitede matematik bölümünü bitirip bir dershanede matematik öğretmenliği yapmaktadır ve de derslerine giren her öğrenci ona hayrandır. Çünkü matematik gibi zor bir dersi öğrencilerine eğlenceli ve sevgili bir dille öğreterek öğrencilerinin bu dersi sevmelerini sağlamaktadır. Tengo’da Aomema gibi aynı şekilde 30 yaşına yaklaşmaktadır. Bir işkillendiniz değil mi, değil mi? Ben de okurken işkillenmiştim. Çünkü bu baş karakterlerimizin bir şekilde birbirine bağlı olduğunu düşünüyordum ve de bu bende ampulün yanmasına neden oldu. Belli bir süre geçtikten sonra karakterimizin ilkokul arkadaşı olduğunu öğrendikten sonra hikayenin konusu ve hikayenin karakterleri bir şekilde birbirine bağlanmaya başladı. Hem de yavaş yavaş, ilmek ilmek… Tengo öğretmenlikten kalan boş zamanlarında amatör yazarlık yapmaktadır ve bir gün karşısına Pupa Hava gibi çok değişik bir ise sahip bir kitabı yazan Fukaeri ile yolları kesişir. Hem de ne kesişme! Resmen kitaptaki herkesin tüm hayatı tepe takla olmuş ve yuvarlana yuvarlana hayatlarına devam etmektedir. Çünkü bu kitabı yazan sevgili kızımız çok değişik bir yerden gelmektedir. Fukaeri’nin geçmişi o kadar farklıdır ki bu farklılıktan dolayı da kitabımızın yazarı olan kızımızda bir o kadar farklıdır. Kısacası kendisi farklıdır, geçmişi farklıdır, kitabı da haliyle çok farklıdır ama bundan sonra değiştireceği insan yaşamları ise daha da farklıdır.

Ben birilerinden tiksinerek, nefret ederek, öfke duyarak yaşamaktan yoruldum. Hiç kimseyi sevemeden yaşamaktan da yoruldum. Tek bir arkadaşım bile yok. Bir kişi bile. Dahası kendimi sevmeyi bile başaramıyorum. Neden kendimi sevemiyorum, çünkü başkasını sevemediğim için. İnsan birilerini sevmek ve birileri tarafından sevilmek yoluyla, kendini sevme yöntemi bulur. Söylediklerimi anlıyor musun? Birilerini sevemeyen bir insan, kendisini de doğru dürüst sevemez.”

Kısaca söylemek gerekirse Pupa Hava kitabı her şeyi değiştirmiş, değiştirmekle kalmamış her şeyi kördüğüm haline getirmiştir.

Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi kitapta fazla karakter yok ve bu da kitabın kalitesini fazlasıyla arttırıyor çünkü kitabın karakterlerini yakından tanıdığımızla kalmayıp onların benliğine bürünüyoruz. Ayrıca kitabın konusununda diğer kitaplardan farklı olması, yazarın bu konuyu ince ince dokumasıyla resmen tadından yenmez bir eser ortaya çıkartıyor. Ama ne yazık ki çok uzun bir eser ortaya çıkıyor. Şu an Doğan Yayıncılık her ne kadar 1Q84’ü 3 ayrı kitap şeklinde çıkartsa da ne yazık ki benim elimdeki tek kitap şeklindeydi ve kitap bitmeden elimden bırakamadım. İlk iki kitapta bütün olaylar anlatıldığı ve bu anlatılanlara karşılık az buçuk gelecekte olanları tahmin ettiğimden dolayı 3. kitap çok sıkıcı geldi bana. Bu yüzdende kitabı bitirmem uzadı da uzadı. Ama bir şekilde kitabı bitirdim. Bitirir bitirmez de yorum girmeye karar verdim yoksa kitaptan gittikçe soğuyacak yorumunu da yazmayacaktım. Kendimi şahsen bu konularda gayet iyi biliyorum. Uzun lafın kısası bu benim ilk Murakami kitabım ve de son olmayacak. Diğer kitaplarını da okumayı çok istiyorum. Ama uzun bir aradan sonra…

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4.

4

damy (1)

Yaz Okuma Şenliği #3 : İşgalci – Melissa Landers / İnceleme


Untitled-1Kitabın Adı : İşgalci
Orijinal Adı : Invaded
Serinin Adı : Alienated Series
Seri Sırası : 2
Yazarın Adı : Melissa Landers
Çevirmen : Demet Orhan
Yayınevi : GO! Kitap
Basım : Haziran, 2015
Sayfa Sayısı : 428
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin / Uzaylılar

Öncelikle yoruma başlamadan önce sizleri uyarmam gerekiyor sevgili kitap kurtları. İşgalci, serinin ikinci kitabı olduğu için onun yorumunu yazarken ilk kitapta yer alan önemli gelişmeler hakkında spoiler alabilirsiniz. O bakımdan olayı serinin ilk kitabı olan Yabancı kitabını okumadıysanız lütfen İşgalci yorumumu okumayın, yoksa üzülebilirsiniz, yapmayın etmeyin okumayın yalvarıyorum size!

Serinin ilk kitabı Yabancı’yı okuyanlar bilir, kitabın sonunda her şey karman çorman olmuş, milletin çoğu birbirine girmiş, olmayacak şeyler olmuştu. Yani olaylar olaylar diyeceğimiz şey gerçekleşmişti. L’eihlilerin dünyamıza gelmesi L’eihr ve Dünya arasında kurulacak ittifak için çok önemli olsa da planlanan çoğu şey geri tepmiş ve neredeyse ittifakın bitmesine sebebiyet verilecek olaylar olmuştur. Örneğin; Aeylx’in sh’alear bitkisini gezegenimize getirerek, tarım ürünlerine zarar vermesi gibi veya bilim adamlarımızın L’eihrlilerden aldığı nanoteknolojik bir şeyle suyumuzu kirletmeleri gibi ya da Dünyaperverlerin, Eron’u öldürmesi gibi. En acısı da bu olsa gerek. Eron, gezegenimizi kurtarmak için sh’alear bitkisini sökmek için yola çıktığı zaman linç edilerek öldürülmüştür. Bu olaydan sonra L’eihrlilerin İhtiyar heyeti uzaylılarını yurtlarına çağırmış ve dünyaya ne gibi zararlar verdiklerini bir bir anlatmalarını istemiştir. Bunun karşılığında da cevaplar almışlardır. Mesela en büyük cezalarından birisi olan iphet gibi. Ama bunun dışında Cara dünyasına dönememiş ve L’eihr gezegeninde kalmak zorunda kalmıştır. Yani değişim programı erkenden başlamıştır. Aeylx ise dünyalıların daha fazla düşman olmamaları için Syrine ile birlikte gezegenimize gönderilmiştir ve dünyamıza ayak basar basmaz da turnelere basmışlardır.

Aeylx, sabah bambaşka bir şehirde gözünü açıyordur, akşam bambaşka bir şehirde gözlerini yumuyordur. Zaten zar zor dünyaya adapte olması yetmiyormuş gibi bir de bu Cara’sız, onun desteği olmaksızın tek tek geziyordur şehirleri… Bu işin zorluğunu birden beşe katlıyordur. Ayrıca tüm bu zorlukların yanı sıra arka arkası kesilmeyen suikast girişimlerden sağ çıkmaya çalışıyordur.  Her nereye giderse gitsin yanında muhakkak bir güvenlik görevlisi olmak zorundadır. Bakınız: korumaları David Shape gibi. David, Syrine ile Aeylx’i gölgesi gibi takip ediyor ve onları canla başla koruyordur. Tabii son dakika yaptığın şerefsizliği hiçbir zaman unutmayacağız ya neyse sevgili Shape. Yaptığın o şerefsizlik üzerine ağzına burnuna ıslak odunla dalasım geldi. Ki biliyorsun ki son damlasına kadar bunu hak ediyorsun, boşuna inkâr etme ciciş!

L’eihr gezegenine hoş geldin. Bir haltlar karıştırmaya kalkarsan fişini çekeriz. Hadi iyi günler!

Aeylx bu tür zorluklar yaşarken kızımız Cara ise bambaşka zorluklara karşı göğüs geriyordur. Örneğin; onu istemeyen L’eihrliler gibi ya da onu istemedikleri için elinden gelen yapan L’eihrliler gibi ya da ya da  ileri seviye dersleri ile onu hayattan bezdirmek isteyen yönetim gibi. Bak onu aşağılayan uzaylıları saymadım bile. Onlara girersek işin içinden çıkamayız zaten. Cara’nın hem oda arkadaşı hem de en yakın arkadaşı olan Elle ve Elle’nin desteği olmasa resmen hayatı zindan olur ve bu tür zorluklara göğüs geremezdi. Elle ise hem Eron’un l’ihanı yani biz Dünyalıların tabiri ile eşi hem de Aeylx’in biyolojik genetik materyal bakımından kız kardeşidir. Kısacası Cara, L’eihr gezegeninde güvenebileceği tek kişi Elle’dir. Bu yüzden de kızı hiçbir zaman yanından ayırmıyordur.

“Cah-ra Sweeney, birinci Aegis’ten Aelyx’in l’ihan’ı,” diye başladı Alona. “Özgürce, kendi iradenle ve hiçbir baskı altında kalmadan kaderini Kutsal Ana ile birleştiriyor musun?”
Cara hafifçe öksürerek “Evet,” dedi.
“Varlığını L’eihr gezegeninin gelişimine adayacak mısın?”
“Evet.”
“Ve istisnasız her konuda Yazgı’ya itaat edecek misin?”
Cara tereddüt etti. İtaat onun doğasına ters düşüyordu ama biraz daha beklerse liderlerine hakaret etmiş olacağının da farkındaydı. Bir saniye daha beklemeden dudaklarını yalayıp kaderini mühürledi.
“Evet.”
“O zaman sana hoş geldin diyorum, kardeşim,” diyen Alona’nın bulutlu gri gözleri parıldayarak canlandı.

Serinin ikinci kitabı ile beraber hikayemize yeni kişiler olaya dahil olmuştur ve bu karakterlerin bazıları iyiyken bazıları kötüdür. Ki bazıları vardır ki en korkulası olanlar onlardı çünkü ne oldukları belli değildir. Bakınız kurulda yer alan Jaxen ile Aisly gibi. Renklerini belli etmeyen sözde kardeşler etrafında negatif enerji yayıyorlardır ve Cara bir şekilde bu iki uzaylıdan uzak durmaya çalışıyordur ama kader ya bu bir şekilde yollarını kesiştiriyordur. Bu durumu elinden geldiğinde Aeylx’e anlatmıyordur çünkü onun gezegeninden ona yardım edemeyeceğini bunun yerine kendini yiyip bitireceğini biliyordur. Aynı şekilde Aeylx’de ona karşı düzenlenen suikastları Cara’dan saklıyordur.

Genel olarak kitabımız inişli çıkışlı bir şekilde olayları bize can damarımdan bize vererek yüreklerimizi ağzımıza getirmiştir ama serinin ara kitabı görevi gördüğü içinde sonuca doğru yaklaşılan olayların başlangıcını yapmıştır. Ya da ben öyle düşünüyorum. Bu yüzdende her seri için geçerli olan görüşüm ya da ara kitapları okurken beni sıkması bu kitapta yaşanmamış ve beni resmen seriye başlamıştır. Nasıl başlayıp bitirdiğimi bilmiyorum çünkü bir bölümde Aeylx’in yaşadığı zorlukları okuyarak bir başka bölüme geçerek Cara’nın çektiği zorlukları okumak hem yüreğimi ağzıma getirdi hem de sayfaları hızlıca çevirmemi sağladı. Özellikle kitabın sonu süperdi! O son dakikalarda yaşanan aksiyon dolu sahneler yok mu, aman tanrım! Bir ara küfür ederek kitabı kapattığımı biliyorum. :)) Ama sonra gözyaşlarımı bastırdım ve dişlerimi sıkarak okumaya devam ettim ama tabii bu ardı ardına küfür etmemi engellemedi canlar. İşgalci’yi okurken benden size tavsiye sakinleştirici alarak okuyun bu kitabı anacım. Yoksa saçını başınızı yolup sinir hastası olursunuz benim gibi. Yapmayın etmeyin tavsiyemi dinleyin lütfen!

Puanım ise 5 üzerinden 4,5!

thz3y

Ayrıca Yaz Okuma etkinliğimizi takip etmeyi unutmayın sevgili okurlar!
Etkinlik boyunca devam edecek yarışmaları da sakın unutmayın! 

11535738_706438129502689_8293325722443096025_n

damy (1)

Yaz Okuma Şenliği #2 : Yabancı – Melissa Landers / İnceleme


e1304ea4-e571-4f2d-a4f0-2638c1f3c0ec-1

Kitabın Adı : Yabancı
Orijinal Adı : Alienated
Serinin Adı : Alienated Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Melissa Landers
Çevirmen : Demet Orhan
Yayınevi : GO! Kitap
Basım : Ekim, 2014
Sayfa Sayısı : 424
Tür : Bilim Kurgu / Genç Yetişkin / Uzaylılar

Hiç Dünya’nın uzaylılar tarafından ziyaret edildiğini düşündünüz mü? Hem de dostça bir şekilde gelip sizlerle arkadaş olduğunu? Hatta aradan 2 yıl geçtikten sonra kendi vatandaşlarından 3 tanesini ‘Değişim Programı’ adı altında Dünya’ya gönderip Dünyadan da 3 insanı alıp kendi gezegenlerine götürdüklerini düşünün. Düşünemediniz değil mi? Ben de düşünememiştim ta ki Yabancı kitabını okuyana kadar. Uzaylı oğlum bu diyorsun, alır seni uzay gemisi ile kaçırır bir güzel de üstünde deneyler yaparlar diye düşünüyorsun. Yok efendim L’eihr gezegeninden gelen uzaylılarımız böyle değil. Pek efendiler, pek masumlar, pek dost canlısılar. ‘Mi acaba?’ diyesim geldi şu an. Siz yarı yarıya öyle düşünün çünkü kitabından sonuna kadar benim hep umudum vardı. İnişli-çıkışlı da olsa bu sevimli uzaylılar dostumuz.

Kazanmak. Cara Sweeney, bunu kendine iş edinmişti ve işleri yolundaydı. Şeref Öğrencileri Topluluğu başkanı olmuş muydu? Evet. Genç Liderler Ödülünü almış mıydı? Evet. İki yıl üst üste eyalet münazara şampiyonu olmuş muydu? İki kere evet. Okul birinciliğini elinden kaçırınca, bu unvanı da söke söke almanın bir yolunu bulmuştu.

Cara Sweeney, ergenlikten yetişkinliğe geçti yaşlardaki evresini yaşayan, zeki, mutlu ve güzel kızımız. Kendileri o über zekâsını kullanarak okul birinciliği koltuğuna oturmuştur. Yaklaşık 2 yıl öncesinde L’eihrliler gezegenimizi keşfederken, sevgili kızımız Cara’nın annesi kanser ile mücadele ediyordur. L’eihrliler kendilerini dost göstermek için mi yoksa çok iyi niyetli duygulara sahip olduklarından dolayı mı bilinmez ama Cara’nın annesine yardım etmişler ve kullandıkları bir ilaç ile kanseri tamamen atlatmıştır. Cara ve ailesi bu duruma o kadar şaşırmıştır ki evlerine gelen L’eihrliye kadar onları kandırdıklarını ve annesinin tekrar hastalanacağını düşünmektedirler. Ama düşündüklerinin tam tersi çıkmış ve annesi ölene kadar dipdiri bir şekilde hayatına devam edecektir.

İlk defa gerçekleşecek olan LDEPL’eihr Değişim Elçisi Programı – ilk defa gezegenimizden Çinli, Fransalı ve Amerikalı bir aile seçilmiş, L’eihrlilerden ise Aelyx, Eron ve Syrine adında 3 genç seçilmiştir. Ve tahmin edin bakalım Amerika’dan hangi zeki, okul birincisi ve duruma göre L’eihrlilere minnet borcu olan birisi seçilmiştir? Tabii ki de Cara! Ahh deli kız başına ne çılgınlıklar gelecek bir bilsennn! *pispissırıtmaifadesi*

LDEP kapsamı altında okul birincisi, zeki ve ülkesini çok güzel bir şekilde savunup misafirini baş üstünde tutacak olan kızımız Cara’ya düşen L’eihrlimiz ise ensesinde atkuyruğu yaptığı saçları ile bir o kadar yakışıklı, bir o kadar kaslı ve bir o kadar soğuk, suratsız ve bomboş duygusuz gözlerle etrafa bakan Aelyx’tir. Bu çılgın oğlumuzun çılgın ismi Ey-liks diye okunuyormuş. Resmen müzik gibi değil mi? Âşık olabilirsiniz genç kızlar! Ben şimdiden nikâhı bastım bile. :D

Uzaktan bakınca sıradan görünmüştü ama yakından bakınca çocuğun görüntüsü muazzamdı. Midtown’daki sporcuların hepsinden daha uzundu; üzerine oturan üniforması, göğüs ve kol kaslarını ortaya koyuyor, üniformasının kumaşı geniş omuzlarının üzerinde gözle görülür şekilde geriliyordu. Tokasından kurtulan açık kestane rengi saç, sivri çenesinin kenarına düşmüştü. Bakışlarını Cara’ya çevirdiği zaman, kızın neredeyse dibi düşecekti. Onu afallatan, çocuğun gözleri olmuştu; vücudunun geri kalanı gibi kahverengi değildi; grinin en nefis tonuydu. Yoksa bu bakışlar için de mi özel üreme programı uyguluyorlardı? Hiç normal değildi bu.

Bu çocuğumuzun daha doğrusu çocuklarımızın gezegenimize gelmesi insanları iki gruba toplamış durumda. Her ne kadar dış görünüşten insan gibi görünseler de aslında içleri boş kutu gibi bir takım doğrularla büyümüş ve bu doğruların dışına çıkmak istemeyen gelişmiş canlılardır. İşte bu yüzden insanlar kendi içerisinde gruplaşmaya başlamışlardır. Bu gruplaşmalar Cara’nın okuluna kadar sıçramış ve LİKİHL’eihr İşgaline Karşı İnsan Hareketi – grubuna katılan öğrenci sayısı gün geçtikçe artmış ve 8 ay boyunca bir L’eihrliyi evinde yaşatacak Sweeney ailesine karşıda cephe almaya başlamışlardır. Gün geçti tehdit dozajlarını yükselten bu LİKİH grubu sonuçları iyi olmayan denize doğru yelkenlerini açmış ilerlemektedirler.

Rahatlık ve mutluluk: Aeylx’in Dünya üzerinde hiçbir zaman yaşayamayacağı iki şey.

Ha bu arada demiyorum ki bizim L’eihrliler masum? Sizce de öyle bir durum söz konusu olabilir mi? Sonuçta adamlar yıllardır yaşadıkları yaşam biçimden çekip alınıyor ve kendi gezegenlerine göre pislik içindeki bir gezegene gönderiliyorlar ve nefret ettikleri canlı kolonisi ile birlikte yaşamaya zorlanıyorlar. Sizce bu durumda ne yapardınız? Eğer birazcık isyankârsanız bu duruma isyan eder, baş kaldırır ve yaşadığınız süre boyunca gizli gizli her pisliği yapardınız değil mi? İşte bizim hikâyemizdeki isyankâr, pislik yapan gencimiz ise Aelyx. Hem ne pislikler yapacak!!! Sakın dış görünüşüne aldanıp benim gibi hemen nikâhı basmayın aa sevgili kitap kurtları. Yaptıklarını öğrenince şok geçireceksiniz resmen. Tabii sonunda yola gelse de olsun. Adam sonuçta bir kere kötü şeyler yaptı değil mi? Neyse zamanla bakarsınız affederiz. :P

Genel olarak kitap hakkında yorum yapmam gerekecek olursa güzeldi. Özellikle vampirler, kurt adamlar, büyücüler, cadılar, zombiler dışında uzaylılara el atmamız, onların gezegenimize gelmesi gibi olaylar çok güzeldi. Ayrıca farklıydı da. Özellikle Aelyx’in Dünya’ya geldikten sonra küllerinden doğmuş gibi bambaşka bir insan olması ve emekle emekleye yürüme aşamasına geçerek bir insana benzemesi de harikaydı. Tabii bu harika olay örgüsünü ortaya çıkartan yazarımızın da hakkını yememek lazım… Sonuçta ortaya mükemmel bir konu çıkartmış ve bunu çok güzel olay örgüleri ile bağlayarak bizlerin önüne sunmuş. Yer yer çoook uzattın be sevgili yazarım desem de yine de kitabı çok sevdim. Bunların dışında yan karakterlerde tam yerinde dengeli bir şekildeydi. ‘Bir kötü dostun varken neden bir de iyi dostun olmasın ki?’ tezini ortaya koyan arkadaşlıklar yer alıyordu kitapta. Son olarak ise kitap o kadar güzel yerde bitti ki devamını okumamak için kendimi resmen çok zor tutuyorum. Yakın hatta çoook yakın bir zamanda onun da yorumu ile sizlerle beraber olacağım.

Puanım 5 üzerinden 4!

4

Ayrıca Yaz Okuma etkinliğimizi takip etmeyi unutmayın sevgili okurlar!
Etkinlik boyunca devam edecek yarışmaları da sakın unutmayın! 

11535738_706438129502689_8293325722443096025_n

damy (1)

Cebirci – Iaian M. Banks / Önokuma & Cekilis


cebirci afiş

Herkese merhaba!!!

Hem güzel bir günü şerefine hem de 23 Nisan Çocuk Bayramına özel, güzel bir kitabın güzel mi güzel ön okuması ve yarışması ile karşınızdayım!!!

Hadi daha fazla beklemeyelim ve ön okumamızı okuyup kitabımızı tanıyalım ve daha sonra da çekilişe katılalım! :)

scrollWithLineCFG_31

cebirci 3d

Kitabın Adı : Cebirci
Orijinal Adı : The Algebraist
Yazarın Adı : Iain M. Banks
Çevirmen : Kemal Baran Özbek
Yayınevi : İthaki Yayınları
Basım : Nisan, 2014
Sayfa Sayısı : 736
Tür : Bilim-Kurgu

Yıl Milattan Sonra 4034.

İnsanoğlu uzayı kolonileştirmeyi çoktan başarmıştır. Gelgelelim Nasqueron Ahalisi’nin yüksek yönetim kademeleri arasına araştırmacı sıfatıyla kabul edilmiş bir Yavaş Kâhin olan Fassin Taak yılsonunu sağ salim getirebilirse kendini mutlu sayacaktır.

Bir zamanların görkemli ama son dönemlerin çöküşteki bu topluluğu, her ne kadar görünürde son derece yüksek bir gelişmişlik düzeyine sahip olsa da, temelde barbarca kabul edilen bir yaşam tarzına sahip, kendi gençlerini avlamaktan haz alan ve sırf âdet yerini bulsun diye giriştiği anlamsız iç savaş silsilelerinden başını kaldıramayan bir ırk kabul edilip kendisi dışındaki tüm topluluklar tarafından yalnızlığa itilmiştir. Hakkında yok denecek kadar az bilgiye sahip olduğu askeri-dini özellikte bir emir-komuta zincirinin –ki bu, galaksinin yönetimini bir süreden beri elinde bulunduran son güç erkinin, yani Mercatoria adlı barok hiyerarşinin de bir parçasıdır aynı zamanda– beklenmedik desteğini de bu defa arkasına alan Fassin Taak bir kez daha Ahali’nin yaşam alanında seyahate çıkmak durumundadır. Peşinde olduğu şey ise, yarım milyar yıldır saklı olan bir gizemdir. Diğer yandan, muazzam bir savaş her geçen gün daha da yaklaşmaktadır… Kâhin Taak’ın o güne dek tanıyıp bildiği her şeyi ve de herkesi bir çırpıda ortadan kaldırması işten bile olmayan bir savaş…

Birçok romanını “ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap” listesinde görebileceğimiz Iain Banks, The Times tarafından “1945 sonrası En İyi 50 Britanyalı Yazar” listesine seçildi. İskoç yazar, yaşamı boyunca sayısız ödüle aday gösterildi ve birçoğuna da sahip oldu.

“Bilimkurgunun standartlarını belirleyen yazar…”

-Guardian

“Eğer onun kitaplarından hiçbirini okumadıysanız, birini okuyun. Sonra bir başkasını… Kötü kitapları bile iyidir, iyileriyse hayret vericidir.”

-Neil Gaiman

“Banks bir fenomen… alışık olmadığımız caziplikte bir enerji ve zarafetle, katıksız bilimkurgu yazıyor.”

-William Gibson

“Onun edebi kurgularına hep saygı duydum, ama bilimkurgularına daha derin bir hayranlık besledim.”

-David Brin

scrollWithLineCFG_31

ÖNOKUMA

Size anlatacak bir öyküm var. Bu öykünün pek çok başlangıcı ve belki de tek bir sonu bulunuyor. Ama öyle olmayabilir de. Sonuçta, başlangıçlar ve sonlar biraz da umulmadık şeylerdir; zaman içinde icat edilen birer olgu, birer cihazdırlar bir nevi. Bir öykünün tam olarak nerede başladığını söyleyebilmek mümkün mü? (Gerçekten bir hikâye tam olarak nerede başlar?) Her öyküye “BOM! Parçacıklar etrafa saçıldı! Sonra da adeta hısss diye sönerek durulup yerini buldu…” şeklinde başlayıp konuya tam anlamıyla girmeden önce bu patlama sonrasında yaşananları ayrıntılı biçimde aktarıp da ancak o zaman asıl anlatılmak istenen öyküye geçmediğimiz sürece, her zaman bir içeriğin, ön plandakine oranla öyküyü çok daha geniş bir kapsamda sarmalayan bir destanın, anlatılan olaylardan her defasında çok daha eskilere dayanan bir şeylerin varlığından söz edilebilir. Benzer şekilde, aynı zamanda her şeyin sonunu teşkil etmedikçe, hiçbir son da nihai değildir…
Gelgelelim, size anlatacak bir öyküm var. Söz konusu öykü içinde doğrudan oynadığım rol yok denecek kadar silikti; öyle ki, gerçek bir isim gibisinden cüretkâr bir araç vasıtasıyla kendimi tanıtmak aklıma gelmemişti bile. Yine de, oradaydım işte; şu yukarıda bahsi geçen türden başlangıçlardan birinin tam da başladığı yerde almıştım yerimi.

Güz Evi’nin havadan bakıldığında bu kıvrım kıvrım yeşil tepelerin arasına yarı yarıya gömülü şekilde uzanan gri-pembe tonlarda dev bir kar tanesine benzediği söylenegelmişti bana öteden beri. Ev, Kuzey Tropik Yaylalar’ın güney sınırını teşkil eden o uzun ve alçak kayalıkların üzerinde yer alıyordu. Görev icabı olduğu kadar kişisel zevkimi tatmin etmek için de ilgilenmekten geri kalmadığım, kırsal bölgelere özgü, el değmemiş görünüme sahip o mütevazı bahçeler evin kuzey kesimine serpiştirilmişti. Sıra sıra uzanan kayalıkların biraz daha yukarısında ise, Rehlide adı verilen bir tür (6’lı., esas alınan veri kaynağına bağlı olarak sayılarının ciddi ölçüde azaldığı veya hepten yok olduğu varsayılıyor. Öyle ya da böyle, çok uzun zaman önce bu yöreden silinip gittikleri kesin.) tarafından vaktiyle inşa edildiği sanılan, harap olmuş bir tapınağın geniş bir alana yayılan yıkıntıları yer alıyordu.
Tapınağın bir zamanlar o narin göğümüzü delip geçerek neredeyse yüz metre yükselen devasa beyaz sütunları şimdilerde zemine dağılmış veya toprakla iç içe geçmişti; zamanın etkisiyle yer yer kırılıp yer yer delik deşik olmuş kocaman taş blokların etrafımızı saran işlenmemiş arazinin bataklığı andıran toprağına yarı yarıya gömüldüğü göze çarpıyordu. Sütunların en uzağa devrilmiş olan uçları –ki yaşadığımız alandaki yarı-standart yerçekimi koşulları göz önüne alındığında, bunların ağır ağır fakat bir o kadar da görkemli biçimde yere düştüğüne şüphe yok– zemine çarpmalarının yarattığı etkiyle yer yüzeyinde geniş ve uzun kraterler oluşturmuş, tepeleri soğan biçiminde çifte bentler meydana getirmişti. Aniden ortaya çıktıkları binlerce yıl öncesinden bu yana bu yüksek surlar hem erozyonun hem de dünyamızda meydana gelen irili ufaklı sayısız deprem ve yer sarsıntısının etkisiyle yavaş yavaş aşınmış; toprak, sütun uçlarının yere yıkıldığı noktalarda oluşan geniş oyukları dışarıdan bakıldığında hafif bir meyille arazi üzerinde dalga dalga uzanan tümseklerden başka geriye bir şey kalmayıncaya dek doldurmuştu. Hatta öyle ki, sütunların toprağın altında kalmamış olan kısımları, sırtları bu küçük gezegen-ayın ancak dikkatle bakılınca görülebilen soluk renkli kemiklerini andıran bir dizi ufak, yayvan vadi şeklini almıştı.
Devrilen sütunlardan biri sığ bir nehir yatağının içine yuvarlanarak orada çapraşık olmakla beraber genel hatlarıyla silindiri andıran bir çeşit bent meydana getiriyor, bunun üzerinden aşan su ise sütun boyunca uzanan metrelerce derinlikteki oluklardan birini izledikten sonra sütunun abartılı oyma süslemelerle kaplı baş kısmından geriye kalan taş blokların hizasına gelip bir dizi küçük ve zarif şelale eşliğinde aşağı dökülerek nihayet bahçelerimizin en yüksek sınırını teşkil eden yüksek ve yoğun çalılıkların ötesindeki derince bir havuzda son buluyordu. Akıntı bu noktadan itibaren önceden belirlenmiş bir güzergâh doğrultusunda kontrollü bir şekilde yönlendiriliyor, bu esnada suyun bir kısmı daha aşağılarda bulunan evin yakınındaki yerçekimi çeşmelerini besleyen sarnıca katılırken, kalan kısmı ise kimi zaman çalkalanarak, kimi zaman düz bir rotada hızla akarak, kimi zaman savrularak ama devamlı olarak aşağı doğru kıvrılarak evin kendisini çevreleyen dereyi vücuda getiriyordu.
İşte tam bu derenin dik açı çizerek uzandığı bir kesiminde, fokurdayan suyun içine yarı belime kadar girmiş, üzerinden sular damlayan orman gülü dalları ve yabani ot demetleri tarafından çevrili vaziyette dikilip bir yandan bacaklarım ve elimin tekiyle dayanak alarak akıntıya karşı devrilmeden durmaya çabalayıp diğer yandan son derece düzensiz uzamış bir çimenliğin etrafını ferahlatmak amacıyla onu budama ve böylelikle ölü dallarını temizleme girişimlerim karşısında bana özellikle zorluk çıkarmak istercesine direnen bir çalıyla uğraştığım sırada (temelinde soylu bir emel yatmakla beraber başarısız olmaktan kurtulamamış bir denemeydi bu; ne de olsa sırf bu özelliğinden dolayı kötü bir şöhret edinmiş olan baş edilmesi zor bir çalı kümesi cinsini ikna etme umuduyla çırpınmak…eh, neyse: Esiri olmaktan kurtulamadığım hevesler beni yönetiyor gibi, bu yüzden de asıl hedeften şaşıyor ve çimenliği unutuyorum sanırım), her sabah daha yüksek kesimlerdeki kayalık arazide yaptığı rutin sağlık yürüyüşünden ellerini arkada kavuşturmuş ve bir ıslık tutturmuş halde dönen genç efendi o an bulunduğum yerin hemen yukarısına denk gelen çakıl kaplı patikada durup gülümseyen bir suratla bana baktı. Bense çalıyı budamaya ara vermeksizin etrafıma ve ardından yukarı bakındım ve içinde bulunduğum tuhaf durumun el verdiği ölçüde ciddi bir ifade takınmaya çalışarak başımla onu selamladım.
Doğudaki ufuk çizgisi (sisle örtülü tepeler) ile gökyüzünün büyük kısmını kaplayan o devasa cüssesiyle tepemizde adeta asılı duran (ışık prizmasındaki renkler arasında açık sarının altında kalanların tümü ile bezenmiş, sayılamayacak kadar çok beneği bulunan, görenlerde her zaman her yerde olduğu izlenimi uyandıran ve akışkan bir sıvı kütle misali çılgınca hareket eden eğri büğrü çizgilerle çevrelenmiş) gaz-devi gezegen Nasqueron arasında görülebilen mor gökyüzü kesitinden içeri güneş ışığı boşalıyordu. Öyle ki, sanki durduğumuz yerin neredeyse tam üzerinde bulunan ve yüzeyi ahenkle dalgalanan sihirli bir ayna, bir araya gelmiş binlerce ayın bütününden bile daha büyük boyuttaki turuncu-kahve tonlarda bir leke gibi gökyüzünde hantalca süzülen Nasqueron’un fırtınalarla çalkalanan gövdesindeki noktaların en büyüğünden sarıya çalan beyaz renkte tek ve keskin bir çizgi yansıtıyordu.
“Günaydın, Bahçıvanbaşı.”
“Günaydın, Kâhin Taak.”
“Söyle bakalım, bahçelerimiz ne durumda?”
“Genel anlamda sağlıklı olduklarını söyleyebilirim. Dış görünümleri ve formları ilkbaharı karşılamaya hazır.” Ona çok daha fazla ayrıntı vermem mümkündü tabii, ama Kâhin Taak’ın sırf hal hatır sormak için bu konuşmaya girişip girişmediğini anlamak üzere beklemeyi tercih ettim. Bacaklarımın alt kısmına çarpıp bir an için yön değiştirdikten sonra hızla akıp gitmeyi sürdüren sulara baktı bir süre.
“Orada güvende misin, HG? Bana biraz tehlikeli göründü de.”
“Sağlam yerlerden destek alıp buraya demir atmış bulunuyorum, ama yine de sorduğunuz için teşekkür ederim, Kâhin Taak.” Anlık bir tereddüt geçirdim (ve işte bu birkaç saniyelik duraksama sırasında ufak tefek ve de dolayısıyla hafif birisinin bahçenin az ötesinde bulunan ve çakıl patikanın bulunduğu yere çıkan taş basamakları koşarak tırmandığını duydum), sonrasında ise Kâhin Taak yüzündeki o cesaret verici tebessümle bana bakmayı sürdürürken şöyle ekledim: “Suyun akıntısı şiddetli çünkü aşağıdaki pompalar çalışıyor ve bu sayede göllerden birini başıboş yüzen ot kümelerinden kurtarmak üzere suyu devridaim yaptırabiliyoruz.” (Bu sırada, az önce ayak seslerini ilk kez duymuş olduğum o ufak tefek kişinin patikanın yirmi metre ötedeki zeminine nihayet ayak bastığını ve her adımda etrafa çakıl saçarak koşmaya devam ettiğini işittim.)
“Anlıyorum. Son dönemde o denli fazla yağmur düştüğünün farkına varmamışım doğrusu.” Başını onaylar anlamda sallayarak sözlerine devam etti. “Pekâlâ, çalışmaya devam o halde, HG,” dedi ve oradan ayrılmak üzere sırtını dönmüştü ki, kendisine doğru koşmakta olan kişi her kim idiyse artık, onu gördü. Ayak seslerinin ritminden çıkarsadığım kadarıyla, bu gelen Zab isimli kız olsa gerekti. Ne de olsa Zab, herhangi bir yetişkinin aksini telkin ettiği durumlar haricindeki zamanlar bir yerden bir yere koşarak gitmenin en doğalı olduğu yaştaydı. Ne var ki, bu defa onun koşma tarzında her zamankinden farklı bir aciliyet ve telaş sezinlemiştim. Dudaklarını ince bir tebessümle büküp kaşlarını hafiften çatan Kâhin Taak kendisini izleyedursun, hedefine ulaşan kız çakılları sıçratarak onun tam önünde aniden durdu ve bir elini sarı renkli tulumunun göğüs kısmına dayayıp başını aşağı eğerek –ki bu hareket pembe renkli saçının uzun buklelerinin havada dalgalanıp yüzüne dans edercesine dökülmesine yol açmıştı– üst üste birkaç derin ve abartılı nefes alıp soluklandı ve sonra, öncekilerden daha da derin son bir nefes alarak dimdik doğrulup şöyle dedi:
“Fassin Amca! Büyükbaba Slovius senin yine etrafı kolaçan etmeye çıktığını ve seninle karşılaşmam halinde bir an önce onu görmeye gitmen gerektiğini sana söylememi istedi!”
“Gerçekten böyle mi dedi?” dedi Kâhin Taak bir yandan gülerek. Hemen ardından, eğilip kızı koltuk altlarından kavradı ve onu yüzü kendi yüzünün, pembe botları ise belinin hizasına gelecek şekilde havaya kaldırdı.
“Evet, aynen böyle dedi,” diye vurguladı kız, bir yandan burnunu çekerek. O an bakışlarını aşağı çevirmesiyle beraber beni gördü. “Ah! Merhaba, HG!”
“Günaydın, Zab.”
“Madem öyle,” diye yeniden söze girdi Kâhin Taak, çocuğu daha da yükseğe kaldırıp çevirerek omuzlarına oturturken, “gidip bizim ihtiyarın ne istediğine bir baksak iyi olacak, öyle değil mi?” Ardından, eve doğru giden patika boyunca yokuş aşağı ilerlemeye başladı. “Orada rahat mısın?”
“Evet,” dedi kız, ellerini onun alnına koyarken.
“Fakat bu defa da dallara çarpmamaya dikkat etmen gerekecek.”
“Asıl sen dikkat et dallara!” dedi Zab, parmaklarını Kâhin Taak’ın kahverengi saçları arasında gezdirirken. Henüz çok uzaklaşmamışlarken arkasını dönüp bana el sallamayı da ihmal etmedi. “Hoşçakal, HG!”
Onlar basamaklara yönelirken “Güle güle,” diye seslendim arkalarından.
“Hayır, asıl sen kendini dallardan sakınmaya bak, genç bayan.”
“Hiç de bile, asıl sen dikkat et!”
“Hayır, sen dallara dikkat et.”
“Nedenmiş, asıl sen dikkat et…”

scrollWithLineCFG_31

Yarışmaya katılmak için TIK-TIK!!!!

damy (1)

Doctor Who: Shada – Gareth Roberts / Tanıtım & Cekilis


1898266_706472539373566_429339009_n

Kitabın Adı : Doctor Who: Shada
Orijinal Adı : Doctor Who : Shada
Yazarın Adı : Gareth Roberts, Douglas Adams
Çevirmen : Ülker Uyanık
Yayınevi : İthaki
Basım : Mart, 2014
Sayfa Sayısı : 448
Tür : Bilim-Kurgu / Time Travel

Kendine has üslubuyla tanıdığımız usta bilimkurgu yazarı Douglas Adams, efsanevi Doctor Who dizisi için yazılmış ancak televizyonda yayınlanma fırsatını yakalayamamış bir senaryoyla karşımızda. Doctor Who takipçilerinin yakından tanıdığı yazar Gareth Robertsın ustaca romanlaştırdığı bu eserde, bizi sürükleyici bir macera bekliyor.Doktorun eski dostu, Zaman Lordu Profesör Chronotis emeklilik hayatını Cambridge Üniversitesinde sürdürmektedir – yanında birkaç zararsız eşya da getirmiştir. Fakat bunların arasında, Gallifreyin Muhterem ve Kadim Yasaları da vardır. Üstüne üstlük bu kitabı, dünyadan haberi olmayan yüksek lisans öğrencisi Chris Parsonsa pervasızca ödünç vermiştir. Muhterem ve Kadim Yasalar evrendeki en tehlikeli eserlerden biridir ve yanlış ellere geçmesi felaketle sonuçlanabilir. Sinsi Skagranın kitabı elde etmesi ise, olabilecek en kötü şeydir. Skagra, evrene hükmetme eğilimli iflah olmaz bir sadist ve egoisttir. Üstelik Cambridgee doğru yola çıkmıştır:
Hedefi de kitap ve Doktordur.

shadaaaa

1 adet Doctor Who: Shada kitabı hediye ettiğim yarışmaya katılmak için sizi Yorum Durağım FB sayfasına davet ediyorum. :)

damy (1)