Meral Kır ile ‘Aylardan Ask, Aylardan Haziran!’ dedik…


XW1lj7

Herkese merhaba!!!

Konuşan Kitaplar ailesi olarak bir turun daha sonuna geldik. Hem de mükemmel bir kitabın turunun sonuna. :'(

Hüzünlü müyüm? Evet! Neden? Çünkü bu kitaba tur yaparken Konuşan Kitaplar ailesi olarak çok eğlendik. :)

Mutlu muyum? Evvettt! Neden mi? Çünkü Meral Kır adında mükemmel bir insan ile tanışmanın yanı sıra onun mükemmel bir röportaj yaptım ve aynı zamanda onun kaleminden çıkan mükemmel bir kitap okudum! <3 Ayrıca Doruk gibi bir insana da aşık oldum! <3

Az sonraaaa sevgili yazarımız ile yaptığım röportajı okuyacaksınız ama ondan önce yapmanız gerekenler var sevgili kitap kurtları! 

Artık yarışmalara da mı şart koşmaya başladım ne? *ıslıkçalanvepispisgülenifade* *gözlüklüadamıunutmayalım* *:D*

İlk yapmanız gereken Konuşan Kitaplar Facebook sayfası üzerinden devam eden yarışmaya katılmak. Buyurunuz Tık-Tık!!!

‘Ben şansımı daha fazla denemek istiyorummmm!’ diyenlerdenseniz o zaman sizi Rafflecopter üzerinden devam eden yarışmamıza davet ediyorum. Onun için de buyurunuz Tık-Tık!!!

Ha bu arada hediye ettiğimiz kitapların hepsi yazarımızdan imzalı ona göre kitap kurtları! 

Daha fazla sözü uzatmıyorum ve yazarımızla yaptığım röportaj ile sizi baş başa bırakıyorum! Bakalım neler neler öğreneceğiz kitabımız ve serimiz hakkında! :) 

scrollWithLineCFG_31

aaa

1)      Öncelikle beni kırmayıp Yorum Durağım’a konuk olduğun için teşekkürler Meral abla! :* Ve hazırsan seni sorularımla azıcık terletmek istiyorum. *pispissıratanifade* Hadi başlayalım mı?! Kısaca kendinden ve yazarlık hayatından bahseder misin?

Asıl işi muhasebe olan uzun yıllardır rakamlarla uğraşan ancak kelimelere aşık biriyim. Onlu yaşlarımın başında günlük ve şiir yazmaya ardından da kurduğum çocukça hayalleri kağıda dökerek başladı yazarlık hayatım. Yazmak benim için tutku, şimdi de onu Aylardan Aşk’la taçlandırdım.

2)      Yazmaya başlamandaki en büyük etken neydi?

Kendimi yazarak ifade edebilen, konuşmaktan ziyade yazmayı tercih eden biriyim. Bu bir etken midir bilmiyorum ama sanırım sebep budur.

3)      İlk gözden olan Aylardan Aşk, Müptela Yayınlarından aylardan haziran diyerek rengarenk şemsiye konsepti ile biz okuyucuları ile bu ay buluştu. Peki Aylardan Aşk’ın arka planda ki hikayesi nedir? Aylardan Aşk gerçek bir hikaye mi?

Yaşanmış bir hikaye değil ancak içinde yaşanmışlıklar serpiştirildi tabii ki.

4)      Hazır kitaptan muhabbet açılmışken devam edelim. Yazarlarımız der ki her kitaplarından en az bir karakter yaratıcısının izini taşır. Peki kitabımızdaki hangi karakter seni yansıtıyor?

Tanem’le biraz birbirimize benziyoruz. Yeter ki istemeyelim bizi bizden başkası durduramaz.

5)      Aylardan Aşk’ı okuyanlar kitabın genel temasını biliyor. Bilmeyen için kısaca bilgi vermek gerekirse aşkın, dramın, aksiyonun, gerilimin, ihanetin, hüznün kısacası tüm duyguların bir araya gelip bir bütün olması ile Tanem ve Yağız’ın hikayesi ortaya çıkıyor. Bu kadar çok duyguyu bir araya getirirken zorlandın mı?

Kurguyu oluşturduğum da bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim. İyi bir okurum ve öncelikle kendi beklentilerimi karşılamaya çalıştım ama oldu gibi :)

6)      Kitabımızın konusundan devam edecek olursak, kitabımızda görüyoruz ki çok fazla bilimsel, tıbbi ve sağlıkla ile ilgili bilgi ve araştırma gerektirecek yerler var. Peki sen o kısımları yazarken birisinden yardım mı aldın, yoksa o kısımlar uzun bir araştırma döneminden sonra mı ortaya çıktı?

Bir ara özellikle beyin cerrahisinde lisans yapabilecek duruma geldiğime ikna olacak kadar araştırma yaptım. Ancak Tanem’in ilerleyen süreçte yaptıklarının ve yaşadıklarının ikna edici olabilmesi için bu şarttı. Ayrıca her ne kadar kurgu da olsa gerçeğe dayalı olmasını tercih ettim.

7)      Gelelim can alıcı soruya, sence aşk nedir?

Aşkın ne olduğunu Tanem ve Yağız’la birlikte çok sorguladık ama ona bir anlam yükleyemedik. Bence aşk, kişiye ve duruma göre çeşitlilik gösterebilir. Aşk bazen sadece şehvetken bazen de sahibini küle çeviren yangının ilk kıvılcımı. Sahi aşk neydi? Bilen var mı?

8)      Aşktan devam edecek olursak, kitabımızdaki aşkların gözleri hep yaşlı. Neden böyle yazmayı seçtin?

Aşkın mutluluk getirdiğine inanmıyorum. Aşk çoğunda gözyaşıdır. Eğer aşıksanız kırılmaya, en ufak rüzgarda savrulmaya hazırsınız demektir. Öyle olmasaydı “sevgiliye yar denmezdi.” Ve o yardan aşağıya kendimizi bıraktığımız da canımızın acımaması mümkün değil.

9)      Peki gülen bir aşkı ilerideki kitaplarda görecek miyiz? (Blogger aslında kitabımız seri olacak mı diye sormaya çalışıyor :D )

Kesinlikle olacak. Orada bizim hatamız var. Kitabın sonuna “ Doruk ve Asya’nın hikayesinde görüşmek üzere” yazmadık.

10)   Birazda karakterleri tanıyalım. Tanem, Yağız, Doruk (<3), Asya… ve böyle uzayıp giden uzun bir karakter listemiz var. Ve eminim ki hepsi senin göz bebeğin ama illaki bir tanesini daha da fazla seviyorsundur. Peki o şımarık çocuk hangisi? :)

Ben en çok Yağız’ın anne ve babasının aşkını sevdim ve en çok onlar için üzüldüm.  Yağız ve Tanem ise benim gözbebeğim ammaaaa Doruk benim yaramaz çocuklarım.

11)   İtiraf etmek gerekirse ilk sayfalardan beri benim gözdem Doruk. Ama neden öyle bir son? Neden bana “Bu burada bitmemeli!” diye çığlıklar attırdın sevgili yazarım? Neden ha neden? :’(

Aslında Doruk ve Asya, Tanem ve Yağız’ın açıklarını kapatmak için vardı ve sanırım bunu da başardılar. Ancak ve ancak onlarda kendi hikayelerini yaşamayı hak ediyorlar. Kısaca “Bu burada bitmemeli!” diye atılan çığlığa cevabım “ ne bitmesi daha yeni başlıyoruz.”

12)   Sona doğru gelecek olursak gelecek planların nelerdir?

Planlar istekler gelecekten beklentiler değişiklik gösterse de asla bitmez. Benim de bugün için, yarınlardan beklentim Doruk – Asya ve sonrasında Ahmet – Sena çiftlerinin de hikayelerini yazıp okuyucu ile buluşturmak.

13)   Son olarak biz okuyuculara tavsiyelerin veya söylemek istediğin bir şey/ler var mı? Benim var! Seni çook seviyorum! Ama Doruk’u daha fazla! (Nankör okuyucu Damy! :D) 

Hayallerinizin peşini asla bırakmayın. Saygı ve sevgiyle kalın…

Hızlı Soru & Cevap

En son okuduğunuz kitap: Gonca Çiftçioğulları / Gece gelen ölüm

En son izlediğiniz dizi: Behzat Ç.

En son izlediğiniz film: Adını hatırlamıyorum ama çok güzel bir Kore yapımıydı.

En son dinlediğiniz müzik: Adele – Set Fire to the Rain

Çay mı? Kahve mi? : Kesinlikle Kahve

Çikolata mı? Şeker mi? : Kesinlikle çikolata

damy (1)

Reklamlar

Konusan Kitaplar #26 Blog Tur / Sınırları Zorlamak – Katie McGarry / Inceleme


eopr97

Kitabın Adı : Sınırları Zorlamak
Orijinal Adı : Pushing The Limits
Serinin Adı : Pushing The Limits Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Katie McGarry
Çevirmen : Tuğçe Nida Sevin
Yayınevi : Aspendos
Basım : Şubat, 2014
Sayfa Sayısı : 416
Tür : Young Adult / Romance / Günümüz

“Babam kontrol manyağı, üvey annemden nefret ediyorum, ağabeyim öldü ve annemin… annemin sorunları var. Sizce nasıl olabilirim?”

Echo Emerson, bir yıl öncesine kadar okulun en havalı kızı, hatta en havalı züppe kızı olup, yine okulun kralı sayılabilecek birisi olan Luke ile çıkıyordur. Dersleri mükemmel derecede iyi olup, annesinin sanat yeteneğinin genleri taşıyan elleri ile mükemmel tablolar ortaya çıkartıyordur. Her şey yolundadır. Mutlu bir ailesi olup, abisi ile arasında mükemmel bir bağ olup mutluluktan yüzünden gülümseme eksik olmuyordur. Ta ki o geceye kadar…

Bir tek gecede tüm her şeyin paramparça olabileceğini inanır mısınız? Ya da bunu hayalinizde canladırabilir misiniz? Aynı bir camın bir saniye patlayıp tozla buz olması gibi düşünün. İşte Echo’nun hayatı aynı bir cam gibi bir saniyede patlayıp tuzla buz olmuştur.

Önce abisini askeri eğitimine karşı çıkmıştır ama o bunu çok istediği için Afganistan’a gitmiş, görevlerini yerine getirmeye çalışmış ama bu meslekte fazla ilerleyemeden bir bomba yüzünden hayata gözlerini kapatmıştır. Annesi geçmişten beri devam eden ama bir şekilde bastırmayı başardığı krizlerine artık engel olamamış ve etrafına zarar vermeye başlamıştır. Echo’nun babası ise çocuklarının annelerinin bu manzarasını, delilik krizlerini, daha fazla görmemeleri için onu hastaneye yatırıp ondan boşanmış ve geçmişte çocuklarına bakıcılık yapan Ashley ile evlenmiştir. Peki tüm olaylarımız bitti mi? Ne yazık ki hayır! Bir gecede annesini görmeye giden Echo, hatırlayamadığı bir olay başından geçmiştir. O kaza sonunda hastane yatağında uyandığında kollarında derin yaralar ve aklında kocaman bir kara delik vardır. Bu kara delik o geceyi yutması ile beraber, Echo’ya geceleri uyku uyuyamaması için elinden gelen her şeyi yapan bir lanettir. O olaydan sonra Echo her gece bir rutin haline gelen kabuslar görme seanslarını ile boğuşmakla kalmayıp bir zombiye dönüşerek, eski sosyal hayatından çok ama çok uzaklara çekilmiştir. Kolundaki yaralar yüzünden yazın çöl sıcağında bile giymek durumunda kaldığı uzun kollu kazaklar dışında, uzun eldivenleri yüzünden zaten insanların ona sanki üçüncü gözü varmış gibi bakmaları yetmiyormuş gibi bir de uyuşturucu bağımlısı gibi gözlerinin altında mosmor halkalar yüzünden insanların garip bakışlarından rahatsız olup en yakın arkadaşları ile bile zaman geçiremiyordur. Gerçi olan tüm olaylardan sonra kendi köşesine çekilen Echo biraz yalnız kalmak, daha doğrusu köşesine çekilip kolları ve eski mutlu anları ile kendisini sarıp sarmalamak istiyordur.

“Son iki buçuk yıldır bir koruyucu aileden diğerine geçmiş, birçok ev değiştirmişsin. Ailen öldüğünden beri burası senin dördüncü lisen. Benim ilginç bulduğum ise son bir buçuk yıl öncesine kadar hâlâ onu listesindeymişsin ve spor müsabakalarında yarışıyormuşsun. Bunlar genellikle bir disiplin vakasıyla uyuşmayan nitelikler.”

Noah Hutchings, yukarıdaki Bayan Collins’in sözleri ile anlatımının temsili misali. Ama küçük bir kısmı onu anlatıyor. Bana göre Noah, deri ceketli, seksi, yakışıklı, uzun boylu, 17 yaşında geçmişte bol bol acı çekmiş ama bir şekilde bu acıları üstünden atmaya çalışan bir bad boy. Evlenmek istediğin bir bad boy. Kitaba göre ise iki buçuk yıl önce ailesini bir yangında kaybetmiş, belli bir süre iki küçük kardeşi ile beraber başka ailelerin yanında yaşamış ama yerinde rahat duramayan ve haksızlığa gram tahammülü olamayan seksim üvey babasını dövmüş ve bu yüzden Sosyal Hizmetler tarafından tehlikeli sınıfına alınarak kardeşleri ile yolunu ayırmış ve seksimin daha da manyak hale gelemsini sağlamışlardır. O aileden bu aileye, o liseden bu liseye geçip hayatını mahveden sistemin yaptıkları yetmiyormuş gibi kardeşlerini sayılı sayıda görmelerini sağlıyor ve onlara karşı özlemini daha da arttırıyorlardır. Bu özleme daha fazla dayanamayan Noah kendini dizginlemiş, arada bazı şeyleri unutabilmek için içtiği esrarı bırakmış ve hatta içkiyi bile nadir içer konuma gelmiştir. Sırf kardeşlerini elde edebilmek için. Peki bu gayreti neyi mi elde etmesine sebep olmuştur? Artık gelecekte kardeşi olarak kabul edeceği dostu Isaiah’ın da üvey evlat olarak yerleştiği bir ailenin yanına yerleşmiş ve kardeşleri ile görüş günü daha da artmıştır. Ama bunların hiçbirisi Noah ile yeterli değildir. Çünkü o en azından ailesinden geri kalan kısmı bir arada tutmak ve özlemini bu şekilde giderebilmek istiyordur. Çok mu şey istiyordur? Hayır! Ama bazı şeyler için en yazık ki hem maddi hem de manevi gücünün sağlam olması lazımdır. Ve de geçmişinin de. Sonuçta o geçimini bir hamburgercide çalışıp kazandığı para ile devam ettirmektedir. Bu nereye kadar kardeşlerine babalık yapmasını sağlayabilir ki? Ayrıca onlara bu geçinim ile ne kadar huzur veya rahatlık verebilir ki? Değil mi? Bunlar hem benim hem de Bayan Collins’in sözleri.

1888725_744817632195720_1589289669_n

Bayan Collins kim midir? Bayan Collins bu hikayenin demir taşıdır! O olmasa seksi Noah’ım ile yaralı kuş Echo’nun bir araya gelmesi imkansız hale gelirdi. Sonuçta ikisinin konumunu geçin takılacakları ortam bile farklıdır. Peki nasıl mı bir araya geldiler? Hımm… Aslında çok zevkli bir ilk yaklaşımları var :D Sonuçta ikisinin de yaşadığı olaylar yüzünden psikoloji bozuk sayılıyor değil mi? İşte bu yüzden devreye lisenin yeni rehberlik öğretmeni Bayan Collins devreye giriyor. Ama şimdi Aires’ın bozuk arabasını da saymazsak ayıp olur. Echo, ölen abisinin arabasını tamir edip tekrardan çalışır konuma getirebilmek için belli bir miktarda paraya ihtiyacı vardır. Bu parayı kazanabilmek için de bir işe. Çünkü nankör babası milyoncuklarından çok az bir miktarını Echo’ya veremiyordur. Nalçak! Ama olsun sırf bu yüzden ikilimiz bir araya gelmiştir.

1798862_744804338863716_771810471_n

Eski yaşamına göre notlarında düşüş yaşayan Noah, Bayan Collins’in isteği üzerinden bir kişiden ders alacaktır. Kimden mi? Hadi hadi tahmin etmesi çok kolay! Tabii ki de süper ötesi çalışkan ve zeki Echo’dan! Bakmayın Noah, pisliğine çalışmıyordur. Yoksa o da en az Echo kadar zeki ve çalışkandır.

İlk derste bir araya gelen der ceketli yakışıklı çocuk ile kollarındaki yaraları gizlemeye çalışan güzel ve zeki kızımız arasında ilk başta nefret duygusu ortaya çıkmış ama eski sevgilisi Luke’un hissettirdiği duyguların on bin katından daha fazlasını hissettiren ve karnında kelebeklerin uçuşmasını geçin taklalar atmasını sağlayan seksi çocuğa gönlünü kaptırmıştır. Tabii diğer taraf içerisinde aynısı geçerli değil desem yalan olur. Hatta oğlumuz direk bağlanmış ve Echo’yu karısı gibi kabul etmektedir. :D

1920619_744420332235450_1706325785_n

Kitabın en sevdiğim özelleri say say bitmez. Saf aşk olsun, yaşadıkları aşkın gösterimi olsun, birbirlerinden geçerli sebeplerden uzaklaşmaları olsun, karakterlerin yaşadıkları olaylardan dolayı yaşlarından çok ama çok büyük olmaları olsun, birbirlerine nefret kusarken arkalarından birbirlerine öpücük göndermeleri olsun, dostlarına sıkı sıkı bağlı olup onlar ne yaparsa yapsın onlardan ayrı olmamaları olsun, birisi kardeşlerini alabilmek için elinden geleni yapması olsun, bir diğerinin geceleri onu uyutmayan kabuslarının sebebini bulmak için canla başla uğraşması olsun, hepsi ama hepsi sanki yaşanmış olay gibi beni kitaba bağlayan, yer yer kahkaha yer yer gözyaşımı dökememe sebep olan mükemmel ötesi bir kitap diyebilirim. Önce İngilizce sonra Türkçe olarak okumamı saymıyorum bile. Ara ara yine açıp o şahane bölümlere tekrar tekrar bakıyorum. Sanırım bende bir Noah istiyorum! :’( Sevgili evren duy sesimi ve bana seksi bir Noah gönder! Söz nikahı hemen basıp bağlayacağım kendime!

Kitaba puanım mı? 10 numara 5 yıldız! Okuyun, okutun ve gelin Noah için kavga edelim!

5

damy (1)

Güzel Bir Yalan – Tara Sivec / İnceleme


Kitabın Adı : Güzel Bir Yalan
Orijinal Adı : A Beautiful Lie
Serinin Adı : Ateşle Oyun Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Tara Sivec
Çevirmen : İsmail Korhan
Yayınevi : Aspendos
Basım : Kasım, 2013
Sayfa Sayısı : 546
Tür : Romance / Ne Adult / Günümüz / Suspense

Parker, mutlu ve huzurlu bir aileye sahip bir kız çocuğu iken birden tüm işler sarpa sarar, annesi önce hastalanır ve daha sonra da ağır tedavilere ve daha fazla ilaç içmeye dayanamayarak vücudu yaşama yenik düşer ve küçük kelebeğini babası ile tek başına bırakarak dünyayı terk eder. Annesinin ölümünden sonra Parker’ın babası biricik aşkının kendisini geride bırakıp gitmesinden sonra, kendisini içkiye adamış ve kızını yaşamında bir başına bırakmış, ona bakmaz olmuş ve her seferinde onun annesine çok benzediğini söyleyerek nefretini kusmuştur. Bu duruma daha fazla dayanamayan Parker üniversiteye gitmek adına, evinden kilometrelerce uzakta bir yerde üniversite okumaya başlamıştır. Hem annesinin gittiği üniversiteye hem de sevdiği bölüm olan fotoğrafçılığa…. Önünde uzanan hayat ise onun için fazlasıyla zorludur. Çünkü ailesinin yani ailesi olarak kalan babasının ne maddi ne de manevi desteğini almayarak hayatına devam etmektedir. Maddi olarak elinde sadece annesinin sigorta güvencesinden kalan paradır ve o parada üniversite hayatının sonuna kadar yetmeyecek kadar bir avuç paradan ibarettir. Ama bu tür engellere takılmayan Parker, dişini tırnağına takarak hayatına devam ediyordur. En sevdiği kişi, babasını, her gün hayatından silerek….

Sınavlarla, ödevlerle, çalışmalarla boğuşmalarının arasında bir gün bir kafede otururken karşısına birbirinden yakışıklı, birbirinden seksi, birbirinden çekici iki erkek çıkar. Her ne kadar Parker bu iki erkeklerden gözlerini kaçırmaya çalışsa da gönlünü çoktan birisine kaptırmıştır. Ama ne kaptırma…. Resmen hem kendisi için hem de gönlünü kaptırdığı erkek ile ters köşe bir ilişki yaşamıştır… Çünkü Parker, 8 yıl sonra gönlünü kaptırdığı Garrett ile değil onun kardeşi, dostu, kısacası her şeyi olan erkek olan Milo ile evlenme yoluna girmiştir.

Milo, küçük yaşta annesinin onu terk etmesinden sonra her gün onu döven, zorba, çekilmez, lanet babası ile yaşamaya başlamış ama evde nasıl ezik birisi ise okulda da başı önünde gezen ve her daim ezilen bir çocuk olmuştur. Bir gün, bir gece önce babasından bir ton dayak yetmiyormuş gibi okulda da kendisinden cüsse yapısı olarak büyük olan erkek çocukları tarafından itilip kakılırken, onu kurtarmaya bir erkek çocuğu gelmiş ve saldıran diğer oğlanlara karşı onu korumuştur. Ve bu koruması dostluklarının başlangıcı olmuştur…. Garrett ile Milo sağlam bir dostluğun, kardeşliğin temellerini böyle atarken, Milo babasından dayak yemeye devam ediyordur. Garrett ve Garrett’ın ailesi bu duruma daha fazla dayanamamış ve Milo’yu o psikopat adamın elinden çekip almışlar ve kendi yuvalarına hapsetmişler, yaralarını sarmışlardır. O dakikadan sonra Milo artık Garrett’ın kardeşi olmuş, Garrett’ın ailesi de Milo’nun ailesi olmuştur. Aynı liseye gitmişler hatta bu yetmezmiş gibi Garrett bilgisayar ve bilgisayarla ilgili herhangi bir konuya aşkını sırf Milo orduya katılacak diye vazgeçmiş ve onu yalnız bırakmamak için o da askeri eğitim almaya başlamıştır. Ama bilgisayara karşı aşkını ise geride bırakmamış ve orduda da bu aşkını devam ettirmiştir. Ama yine de Milo’yu yalnız bırakmamıştır. Sırf onu denetlemek için rütbesini ondan daha büyük olmasını sağlamak için elinden geleni yapmış ve hedefine de sonunda ulaşmıştır.

Ama Garrett sadece tek bir durumda kendisini kalbi kırılarak, hatta kalbine hançerler batırılarak geri çekilmek durumda kalmıştır. Parker’a aşık olduğu anda… Onu cafede ilk o görmüş, ilk o kalbini kaptırmış, ilk dizlerinin üzerine çöküp evlenme teklifi etmek istemiştir… Ama Milo’nun ilk defa bir kız ile bu kadar rahat konuştuğunu, ilk defa bir kızı etkilemek için elinden geleni ardına koyduğunu, ilk defa bir kıza aşık olduğunu gördükten sonra kalbi parçalanmış bir şekilde geri çekilmek zorunda kalmıştır.

O geri çekildikten sonra Parker ve Milo birbirlerine daha fazla bağlanmış, aralarında var olan şeyi aşk olarak adlandırarak onu büyütmüş ve büyüttükçe geleceğe dair hayalleri de büyümüştür. Her adım her hayal, her birbirlerine dokunuş anı, her gülümseme ile Garrett’ın kalbi daha da parçalanmıştır ama elinden de hiçbir şey gelmiyordur.  Onlar evliliğe her yaklaştığında Garrett’da ateşe yaklaşıyordur.

Tam onların evleneceği hafta Milo gizli bir askeri görev için Dominik Cumhuriyetine gitme kararı almış ve Parker’ın gitmemesi için yalvarmalarına hiç kulak asmayarak onu bırakarak gitmiştir. Ve tüm düğün hazırlıklarının ağırlığının altında bırakarak…. Ve onun gidişinin ardından, uzun bir zaman geçmeden Parker’ın kapısına asker üniformalı bir kaç adam gelip, Milo’nun bir çatışmada şehit düştüğünü söylemiştir. Bu olaya inanmak istemeyen Parker, tüm dünya ile bağlantılarını kesmeye çalışmış ama her daim yanında olan Garett ile yaşama tutunmaya çalışmıştır. Her ne kadar deli divane Milo’ya aşık olmasa da, ve sırf iyi anlaştıkları için -daha doğrusu neden nişanlandıklarını o da bilmese de- evlenmiş birisinin öldüğü haberini sindiremeyen Parker, 6 ay boyunca kendine gelememiştir.

İşte kitabımız bu 6 ayın geçtikten sonraki kısımdan başlıyor. Yani Parker’ın doğum gününden… Doğum günü için Parker’ı yemeğe çıkartan Garett, 8 yıldır yapamadığı gibi yine yapamamış ve aşkını dile getirememiştir. Zaten kardeşi gibi gördüğü kişinin ölümünden sonra aşkını bir kat daha derine gömmüştür kalbinde…. Zorla yemeğe çıkarttığı Parker’ı fazla uzun bir süre dışarıda bırakmayarak evine götürmüştür. Tam da geceyi noktalayıp ayrılacakları zaman bombayı patlatmıştır Garett! Kardeşi diye saydığı Milo’nun ölümünü araştırmak için Dominik Cumhuriyetine gideceğini pat diye Parker’a söylemiştir! Daha Milo’nun ölümünü üstünden atamadan, bir de aşık olduğu adamın, evleneceği adamın öldüğü yere gideceğini hem de evleneceği adamın ölümünü sağlayan düşmanlarının arasına gideceğini öğrendiği zaman ne yapacağını şaşırmış ve şoka girmiştir. Ve onu bu işten vazgeçirmek için elinden geleni yapmıştır ama yine de Garrett’ın kararlarına saygı duymaya çalışmıştır. Tabii onun peşini bırakmayarak ;)

İşte kitabın bu anından sonra işin içine bir sürü sır giriyor ve bu sırlar iplik söküğü gibi çözülürken bir yenisi ekleniyor. Kitabımın ismi de aslında bir nevi kitabın konusunda yer alan tonla sırrın tek bir güzel yalana bağlı olmasından gelebiliyor diyebiliriz. Ama sırların birkaçı iyi olsa da, iyi sırlar ne yazık ki bu sefer kötü sırların üstünü örtemiyor ve bir sürü insana, aileye, kuruma, yaşama zarar veriyor. Yetmiyor bir sürü insana acı çektiriyor, hayallerini yıkıyor… Hayatları karartıyor, hayatlar oluşturuyor…

Sadece tek bir sır iki kişinin birbirine bağlanmasını sağlarken, sadece tek bir sır o kişinin birbirinden sonsuza kadar kopmasına, dünyanın başlarına yıkılmasını sağlıyor ve yetmiyor acı çekmelerini sağlıyor.

Kitapta bir kere hiçbir karakter olduğu kişi değil. Daha doğrusu hiçbirisi gerçek kimliğini ortaya koymuyor. Aslında hiçbirisi birbirini tam olarak tanımıyor. Ve her iki tarafında sırrı olduğunu hissettikleri için birbirlerine saygı gösteriyorlar ve yaşamlarını karşısındakini olduğu gibi kabul ederek devam ediyorlar.

Ama bir gün hayatları altüst olduğu zaman bir topluluk oluşan yaşamları sadece birkaç kişi ile sınırlı kalıyor, tüm sırları ortaya çıkıyor ve herkes gerçek yüzünü gösteriyor. Ve kitapta o kadar çoooook sır var ki anlatamam. Ve her seferinde aksiyonu, gizemi, kitaba bağlanma aşkını o kadar sıkı sıkıya tutuyor ki, kitaba resmen aşık olduğumu hissediyorum. Sanki yapılan ihanet bana yapılıyor ki birkaç karakteri öldürmek istiyorum, sanki aşk itirafları bana yapılıyor ki aşk itirafı yapan kişiye aşık oluyorum, sanki kurşun sıkılan ben oluyorum acı çekiyorum.

Aksiyonun, gerilimin, aşkın, acının, hüznün, mutluluğun, dostluğun, kardeşliğin, ailenin, parçalanmanın ve bol bol sırrın yer aldığı bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. Eğer ki bu duyguları bir arada okumayı seven ve ayrıca bu türü daha kalın kitaplarda okumayı seven herkese öneriyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Ben korka korka başladım ama yazarın kurgusuna, okuyucu bağlama duygusuna, karakterlerin gerçekliğine, aşkın sağlamlığına, ihanetlerin ağırlığına, sırların açığa çıktığı zamanki rahatlama ve hüzün duygularına BAYILDIM!!!

Kalbimin en derininden gelen bir 5 yıldız vermek isterdim bu kitaba ama ne yazık ki bazı yerlerde, genel olarak kitaba dağılmış bir şekilde, yazım hataları vardı. Ve bu hatalar yer yer kitabın akışına o kadar engel oldu ki sinirlenip yeniden yazıp okumak istedim. Eğer ki ikinci basımda yayınevi tarafından o hatalar düzeltilirse tadından yenmeyen bir kitap olacak emin olun!

İşte bu yüzden kitaba puanım 4.5!

thz3y

deneme (1)

“Tüm yanıtlara sahipmiş gibi gözüktüğünüze göre, Bayan Parker, sinsi bir fahişe gibi arkamdan iş çevirmenizden dolayı sizi ne zaman affedeceğime de siz karar vermeye ne dersiniz?”
“Sinsi fahişe, ha? Lafı hiç dolandırmıyorsun değil mi? Bilgin olsun, McCarthy, yaptığım her şeyi seni kızdırmak için yapmıyorum. Hayatım son zamanlarda tamamen boktan şeylerle doluydu ve sonunda iyi bir şey yapmak için elime bir şans geçti. Milo’nun bana neden yalan söylediğini ve bir şeyler sakladığını, bulduğu her fırsatta benimle neden tartışıp kavga ettiğini öğrenme fırsatı yakaladım. En sonunda o gittikten bir hafta sonra yemek şirketini ve kiliseyi aradığımda bana Milo’nun bana tek bir kelime etmeden uçağa bindiği gün onları arayıp düğünü neden iptal ettiğini öğrenebileceğim. Kendine göre suçluluk duyduğun şeyler olduğunu biliyorum Garrett, benim de var. O yüzden o sıçtığım sessizlik terapinin sonunda kendine gel ve bana lanet olası bir mola ver artık.”

Ne kadar inkâr etmeye çalışsa da mükemmel bir biçimde yaşamak zorunda olacakları bu yalan Parker olmadan kendi hayatına geri döndüğünde Garrett’ı mahvedecekti. Yaşayacakları bu süreç, almaya hiçbir zaman cesaret edemediği şeyleri ona hatırlatacak, dalga geçecek ve kışkırtacaktı. Kısa bir süreliğine önünde salınacak ve rahat edip alıştığı anda, ellerinin arasından kayıp gidecekti.

“Balayımızda çalışmak zorunda kaldığınız için gerçekten çok üzgünüm, Bayan McCarthy.”
“Eğer senin için sorun olmazsa, balayında çalışacak olmak benim de için de o kadar büyük mesele değil, sevgilim.”

Austin başını sallayıp tısladı.
“Yazıklar olsun sana, ninja. En az elli dolarlık bir fahişe olurdun,” dedi Parker dilini çıkartırken gülerek. “Gerçekten
ama kaşar gibi görünmeden de ateşli olabilirsin. Garrett’ın favori rengi de mavi bu arada.”
Parker çileden çıkmış bir hâlde kollarını savurmaya başladı. “Garrett’ın favori renginden başlayacağım ama artık. Ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum, benim bir vajinam var, o yüzden kaşar gibi görünmeden nasıl ateşli olunacağını gayet iyi biliyorum.” Parker arkasını aynaya döndü ve yansımasına doğru başını kaldırdı. “Ve favori rengi de mavi değil. Kırmızı,” diye mırıldandı, Austin ile göz göze gelmemeye çalışarak.
“A-ha, tam düşündüğüm gibi,” dedi Austin sırıtarak. “Kimsenin görmediğini sandığınız zamanlarda birbirinize nasıl baktığınızın farkındayım.”
“Neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok, Conrad.”
“Dilediğin kadar inkâr edebilirsin ama ben Garrett’ı tanırım. Sen içeri girdiğinde yüzünde oluşan ifadeyi saklamıyor bile. Dikkat etmediğin zamanlarda her hareketini tek tek inceliyor. Ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum,” dedi Parker’ın arkasında dikilip aynadaki yansımasına bakarak, “Onu tanıdığım günden beri bunları yapıyor.”
“Biz yalnızca arkadaşız, Conrad,” diye fısıldadı, aynaya arkasını dönüp Austin’le yüzleşerek.
“Ve bu iyi bir başlangıç. Ancak o sana seninle sadece arkadaş olmak istiyormuş gibi bakmıyor, küçük ninja. Sana ruhunun anahtarıymışsın gibi ve sanki seni yiyip bitirmek istiyormuş gibi bakıyor.”
“Bana öyle bakmayı kes,” diye parladı Parker ve soyunma kabinine doğru yönelmek üzere arkasını döndü. “Ve bulabileceğin tüm kırmızı elbiseleri getir bana,” diye bağırdı, kabinin kapısını çarparak.

V0ZpRkE

Konuşan Kitaplar #16 Blog Tur 4. Gün / Fosforlu Cevriye – Suat Derviş / İnceleme


599776_183912268461786_1593216571_n

Konuşan Kitaplar’ın 16. Blog Turunun 4. ve son gününden herkese merhabalar!!!

Fosforlu Cevriye turumuzun ilk gününden bugüne kadar kitabımızı ve yazarımızı tanımış, Atilla Dorsay’ın Suat Derviş ve Fosforlu Cevriye hakkındaki düşüncelerini okumuş, alıntılar yayınlamış, önokumayı okuyarak kitabımızdan tadımlık olarak tanımış ve o günden bugüne kadar devam eden bir çekilişimiz vardı.

Bugün yani turumuzun son gününde ise Tuğçe’nin Kitaplığı Selim İleri Suat Derviş söyleşi yapacak, Kördüğüm Hayaller kitabımızdan alıntılar paylaşacak, Yorum Durağım -yani bendeniz- ve Kitapların Tatlı Cadısı kitap hakkındaki düşüncelerimizi yazacağız.

Yarışmamıza katılmak için Tık-Tık!!!

Yarışmaya da katıldıysanız hadi kitap hakkında neler demişim bir bakalım. :)

divider

Kitabın Adı : Fosforlu Cevriye
Yazarın Adı : Suat Derviş
Yayınevi : İthaki
Sayfa Sayısı : 272
Basım : Eylül, 2013
Tür : Türk Edebiyatı, Dram, Romantik

Atilla Dorsay’ın sunuşu ile başlayan Fosforlu Cevriye, 1944-45 yıllarının Türk Edebiyatı’nın usta yazarlarından birisi olan Suat Derviş tarafından sokak yaşamını ince ince satırlara işleyerek, 21. ve daha sonraki nesillerde sokak çocuklarının, kabadayıların, aynasız lakabı taktıkları polislerin ve hayat kadınlarının nasıl bir yaşama sahip olduklarını daha yakından görüyoruz.

Atilla Dorsay’ın sunuşunda anlatıldığı üzere Fosforlu Cevriye hem edebiyat dünyamızda hem de film sektörümüzde önemli bir yere sahip. Özellikle de fil sektörümüzde. Sayısızca filmi çekilmiş. Ve tek değişen ise isimleri olmuş.

Edebiyat dünyasında da büyük bir yere sahip olan bu eserimiz yeni basımını İthaki Yayınevi tarafından yaptı. Hem de muhteşem bir kapak ile!

Kitaba başlamadan önce kapaktaki kadının yüzünün, aynanın ve demir parmaklıkların ne ifade ettiğini düşünüp durdum. Ama kitabın ilk sayfasından itibaren kapağın neden öyle yapıldığını da buldum. Hepsi bir nesnenin bir manası var. Kadın, Fosforlu Cevriye. Parmaklıklar, onların yüzyılında kodes, bizim zamanımız ile hapishane. Peki ayna ne mi? “Karakolda Ayna Var!” bölümünü ve oynanın karakolda ne işi olduğunu çok güzel anlatan bölümü anlatan bir simge.

Karakolda ayna vardı.
Güzelliklerini burada seyrediyorlar, çirkinliklerini bu aynada tashih ediyorlardı.

Peki kitabımızın ismine gelecek olursak neden mi Fosforlu Cevriye? Çünkü o ne annesini ne de babasını tanımış bir öksüz. O, İstanbul’un sokaklarını ev olarak kabul etmiş birisi. Orada büyümüş, serpilmiş ve o arşınladığı sokağın kadını olmuş birisi. Çoğu beyefendinin ve hanımefendinin çirkin gözü ile bakacağı sigarakolik ve içkolik birisi. İçip içip ortalığı dağıtan, çektiği hayata lanet eden ama yine de kendisini her durumda dört ayağı üzerine düşürdüğü için Allah’a dua eden birisi. O Cevriye! O saçlarının ve yüzünün parlaklığı ile sokaklarda ve erkeklerin arasında nam salmış Fosforlu Cevriye!

Köşede epey uzakta bir sokak lambası vardı.
İşte, bu ışık saçlarına vurmuş ve saçlarının üzerindeki toz halindeki ıslaklıkta binlerce minik yıldızcık yaratmıştı.
Polisler onu bundan fark etmişlerdi. Zaten ilk defa polise düşüşü de aynı şekilde olmuştu.
Yine kaçıp saklanmış, fakat saçlarının üstündeki yıldızcıklar onu ele vermişti.
Onu ilk yakalayan şişman ve yaşlı bir komiserdi.
O gece ona doğru çevirdiği elektrik ışığı saçlarına çarpıp böyle bin bir ışık yaratınca, “Burada bir fosforlu var,” demişti. “Kalk bakayım oradan Fosforlu!” İşte, o gün bugün ismi Fosforlu Cevriye’ydi.

Aslında kitabın isminin böyle bir yerden geleceğini hiç düşünmemiştim. Daha gizemli bir şeyler bekliyordum ama daha ilk sayfalardan ‘Fosforlu Cevriye’nin ne olduğunu öğrendim ve azıcık da olsa bir hayal kırıklığına yaşadım. Dedim ya azıcık birazcık gizem bekliyordum işin içinden. :)

Şakayı bir kenara bırakırsak bu bizim eli ile, yüzü ile, davranışları ile ve tabii ki sonsuz bir güzelliği ile erkeklerin gönüllerini fethetmiş bir sokak kadını. Daha doğrusu o hem sokak çocuğu, hem kızı, hem de kadını… Çünkü o sokakların insanı. İstanbul’un taşını toprağını bilen birisi.

Aslında benim deyimim ile çok fazla acılar çekmiş birisi. Annesini bilmeyen birisi o. Babasını ise yarım yamalak tanıyor. Daha doğrusu gözlerinin önüne gelen adam siluetinin gerçek bir adama mı yoksa hayal bir adama mı ait olduğunu bilemiyor. Ama gerçekte olsa hayal de olsa Cevriye onu kalbinin sonsuz sevgisi ile seviyor. Yıllarca…. Ve kimseyi yıllarca öyle sevemiyor.

“O zayıf ve hasta adam herhalde benim babamdı ben bunun için hala onu hatırladıkça seviyorum. bir gün o köprü altında öldü. O adam babam olmasaydı, beni o kadar sevmez, bana o kadar iyi bakmazdı. Sultan gibiydim o varken. Bana sıcak sıcak kestaneler alırdı. Kendi yemez, bana yedirirdi. Yattığımız zaman göğsünü açar, üşüyen ayaklarımı göğsüne sokar, bütün ceketi, paltosu, nesi varsa, hepsini üstüme örterdi. Soğuğa karşı beni kendi vücuduyla muhafaza ederdi.”

Ta ki bir kişi karşısına çıkana kadar. Bir beyefendi. Ona “siz” diye hitap ederek göklere çıkartan, onu sokak kadınlığından bir bayan yapan, onu göklere çıkartıp hiç indirmeyen, ona kendisini aşık eden ama daha ismini bile bilmeden bulup kaybeden birisi…

Cevriye’nin bütün hayatı esasen tanınmayan, uzak, yabancı ve meçhul insanların, hüviyetleri bilinmeyen kimselerin arasında geçmişti.
Onun ismi daha bilinmeyen, hayatı tanınmayan bir adam olmasının hiç önemi yoktu.
O bu koskoca İstanbul’da kimin hayatını, mazisini, ismini tanırdı. Yolunun üstüne çıkanlar sadece insanlardı.
Ve insan olmaları Cevriye için yeterliydi.

Kendi sözleri ile onun kimliğinin belli olmaması, yani o bir katil dahi olsa onun için bir önemi olmadığını Cevriye kendi sözleri ile dile getiriyor. İnsan olması onun için yeterince artan bir özellikti çünkü. Ama aşkı… Ahh işe o aşkı yok mu? O kör topal dahi olsa ona karşı aşkı ne bir gram azalırdı ne bir gram artardı… Çünkü onu ölesiye seviyordu. Yanına giderken akı ak, pakı pak bir şekilde gidiyor, kimliğini geriye bırakarak bambaşka bir Cevriye ile çıkıyordu.

Evet, kendisini verdiği erkeklerin isimlerini, sayısını, yüzlerini bilmeyen bu sokak kızı, “Fosforlu Cevriye” şüphesiz ki kendisine bir tek gün bir sokak kadınına bakar gibi bakmamış veya baktığını göstermemiş olan bu adamın karşısında, eline erkek eli, yüzüne erkek gözü değmemiş bir bakire kadar mahcup ve temiz oluyordu.

Peki dünyaları birbirinden bu kadar farklı iki insan nasıl mı birbirlerini buldular? Hani tesadüf diye şahane bir şey var ya şu hayatta, hah işte onun sayesinde buldu dünyaları birbirinden farklı bu iki insan birbirini.

Fosforlu Cevriye, kürtaj olduktan sonra hastaneden kovulmuş ama bünyesi zayıf olduğu için kalacak bir yer bulamamış ve en yakında ki bir kayığa girerek uzanmıştı. Güneş batıp, gece karanlığı göğe yükselirken kayığın sahibi uzun mu uzun boylu, yakışıklı mı yakışıklı, bir İstanbul beyefendisi gelir ve Cevriye’yi kayıkta yarı baygın yarı ayık halde görünce telaşlanır ve hemen yardım elini uzatır. Hem de yıldızların altında. Aslında ikisi de normal insan olsa ne kadar romantik bir karşılaşma değil mi? Ama her ne kadar Cevriye uçuk birisi, normal bir kadın olmasa dahi, erkeğimiz de Cevriye gibi saklanan, sırları olan, hatta ondan daha karanlık birisi… Ama o sırlarını İstanbul beyefendi kişiliğinin arkasına gizleyerek Cevriye’ye aşık etmiştir. Ama son dakikaya, o olay yaşanana kadar Cevriye’nin aşkını bilmiyor, onu arkadaşı olarak kabul ediyordur. Can yoldaşı… Çünkü Cevriye, kayıkta uyandıktan sonra tekrar bayılıp ateşler içinde yattığı ve gideceği bir yeri olmadığını ona söylediği zaman, o alıp Cevriye’yi herkesten sakladığı karanlık odasına götürüp ona elleri ile bakmış, çorba ve çay içirmiş ve onu sağlığına tekrar kovuşturduğu eve sadece ama sadece, tabii kapıcı dışında, sadece Cevriye geliyordur. O da geceleri. Sokakta bekçi ve aynasızların dışında kimselerin olmadığı zamanlarda… Ki hem bekçi hem de polis dahi olsa Cevriye onlardan nasıl kaçılacağını ve hedefine nasıl gidileceğini çok iyi biliyordur. İşte bunu ilk başta bilemeyen o yakışıklı İstanbul beyefendisi ona karşı çıkmış, evine gelmemesini istemiştir. Ama daha sonra bunun önüne geçemeyeceğini görerek onu evine davet etmiş, onu sanki kızkardeşi gibi ağırlamaya devam etmiştir. Her ne kadar bu durumdan Cevriye hoşlanmasa dahi… Ama hiç yoktan iyidir diyerek bulduğu halata yapışmıştır ve neredeyse her ay birkaç kez kapısını çalıyordur onu.

Ama duygularını hiçbir zaman su yüzüne çıkartamıyordur. Tek bir sefer su yüzüne çıkartmıştır Cevriye… İşte o zaman da mecburiyetten ayrılmaları gerekiyordur. Kitapta yüreğim burkularak okuduğum nadir yerlerden birisidir o satılar… Aşkını itiraf ederken döktüğü göz yaşları, itiraf etmeden çektiği aşk acısı… Bütün kitap boyunca kalbinizi burkacak satırlar.

Ki bununla yarışacak birkaç satır daha var… Cevriye’nin kendini bir hiç sanarak onun bir karısı, bir sevdiği olduğu halde hatta olmadığı halde kendisine bakmayacağını düşünerek girdiği sinir krizleri vardır. Ve bu sinir krizleri ile kendini yiyip bitiriyordur.

Onun kendisini sevmediğini bildiğini, sevmeyeceğini anladığı halde, onun hayatında bir başka kadının bulunmasını ihtimalini en kötü bir felaket olarak karşılıyordu.
Bunu öğrenmek istiyordu. Var mıydı? Yok muydu?

Onu kıskanmaya hakkı yoktu.
Onu böyle ölesiye, böyle köpek gibi sevdiği halde, onun tarafından sevilmeyi istemeye ve sevilmediğini anladığı zaman, kıskanmaya hakkı olmadığını biliyordu. Bu acı bir şeydi.
Şimdiye kadar bilmediği böyle bir ıstırabı öğrenmekte de bir lezzet vardı.
Ondan gelen her şeyi seviyordu. Bu ıstırabı bile…

Bu ve buna benzer ıstırapları kendine çektirmeye devam ederken aşkını itiraf etmiş ama o arada onun geçmişi peşine takılarak Cevriye’yi yanından uzaklaştırmış. Ve onun oradan ayrılmasından sonra, tam birleşecekleri zamanda başlarına gelmeyen kalmamıştır. Hem Cevriye hem de isimsiz kahramanımız acılar çekmiştir. Ve sonunda da benim hiç beğenmediğim, şok yaşadığım, kitabı parçalayasım geldiği sonla karşılaşmış bulunmaktayız.

Tam kavuşacakları dediğim zaman önlerine yine bir engel çıkmıştır ve bu engelde bu ölümsüz aşkın sonu olmuştur. Daha doğrusu kara sevdanın…

Kitabımız geçmiş anıların ve günümüz anıların karışımı ile karşımıza çıkıyor. Araya serpiştirilen diğer medeniyetlerin ve eski Türkçe ile harmanlanmış bir çeşni sunuyor önümüze. Kelimelerin anlamanı bilmediğimiz anda kitabın en arkasında ki sözlüğe bakarak o kelimenin ne anlama geldiğini öğreniyorum. Bir nevi 1944-45 yılları arasında İstanbul’da medeniyetlerin nasıl bir araya geldiğini ve birbirleri ile nasıl anlaştıklarını görüyoruz. Ve bunların dışında tabii ki o zamanın kültürünü, geleneğini ve göreneklerini de öğreniyoruz. Kitabın dili okuduğum diğer kitaplara göre ağır olduğu ve bu yüzden kaynaklanan kafa karşılığından ama daha da önemlisi bu kitaba hiç ama hiç yakıştıramadığım sondan dolayı kitaba puanım 5 üzerinden 4!

4

dividerV0ZpRkE

Fallen Too Far – Abbi Glines / İnceleme


images (1)

Kitabın Adı : Fallen Too Far
Serinin Adı : Too Far Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Abbi Glines
Yayınevi : Self-publisher
Sayfa Sayısı : 296
Dili : İngilizce
Türü : New Adult / Romantik Komedi

Yıllar önce babasının sürdüğü arabanın kaza geçirerek ikizinin o kazada ölmesinden sonra babası onları terk etmiş ve daha sonra annesi bu ağır olaylar yüzünden kanser hastası olup 3 yıl boyunca hayatına bu şekilde devam ederken, kızımızın hayatının dönüm noktası sayacağı olay olmadan yaklaşık 2 ay önce vefat etmiş ve daha 19 yaşında olmasına rağmen annesinin ilaçlarının borcunun yükü omuzlarına kalmış ve sırf bu sebepten büyükannesi ile büyükbabasının evlerini satmak zorunda kalarak babasından ona yardım etmesini istemiştir tatlı, bir o kadar güzel, hayatını baharında yaşayamayıp iç dünyasında büyük bir insanı taşıyan sevgili Blaire. (Benim gözümde artık ne kadar sevgili olarak bilinmez!)

Babasının yanına gittiği zaman babasının üvey annesi ile birlikte Paris’e gittiğini ve bu yüzden nerede kalacağını bilemeyen Blaire’i, Grant adında birisi ile tanışır. Grant ise üvey annesinin 2. kocasından olan çocuğudur. Ama Grant evde tek başına yaşamıyordur. Daha doğrusu o, o evde yaşamıyordur. O evde asıl bambaşka birisi yaşıyordur! 24 yaşında, bir Rockçı babanın oğlu, her yerlerinde dövmelerinin olması ama özellikle babasının grubunu temsil eden kartalın dövmesinin sırtını kaplaması, bir sürü piercinge sahip bu çılgın ruhlu, kadın avcısı, zengin mi zengin oğlumuz Rush aslında içten içe duygusal, içinde bir aşk çocuğu yatan, sevimli, yakışıklı, kaslı, boylu poslu birisidir. (Evet, evet gerçek duygularımda bu yönde ama benim başkasına karşı duygularım var. :)) Ama ucundan kıyısında bunu da sevmiyor değilim hani!)

İlk başta evde kalmasını istemeyen sevgili öküzümüz Rush, daha sonra Grant’ın kızımızın kamyonetinde uyuyacağını öğrendikten sonra Rush’a bir güzel ağzını açmış ve Blaire’nin evde kalmasının şart olduğunu söylemiştir. Hal böyle olunca ve Rush sevmediği adamın kızı kendi evinde kalmasının zorunlu olduğunu hissedince onu temizlikçinin kaldığı merdiven altında ki penceresiz, havasız, tuvaletsiz bir odaya tıkar. Rush, kızımızın sadece bir ay o oda da kalabileceğini sonra ise çekip gitmesini söylemiştir. Tam bir öküz değil mi ama?! Ama duygusal öküz lütfen!

Kızımız cebinde ki 20 doları arttırmak için Rush’un düşmanı saydığı kişinin yani yakışıklı mı yakışıklı, boylu mu boylu, poslu mu poslu bir centilmenin babasının sahip olduğu golf kulübünde işe başlar. Kim mi bu yakışıklı? Hani benim aşık olduğum! Woods <3

Blaire ile her ne kadar flört etmeye çalıştıysa veya onu elde etmeye veya Rush’dan kıskansa da, Rush gibi öküzlük yapmayıp Blaire’i hep zor durumlarından kurtarmış. Örneğin, Rush’un Blaire’i yarım ağız çağırdığı partiye kızımızın süslenip püslenip gitmesi ama partide kendini beğenmiş birkaç kızın onu ezmesinden sonra doğan sonuçlara bir bakalım isterseniz. :))

Kızın gözleri kısıldı ve daha sonra gülmeye başladı.
“Hayır bu o, o olamaz. O, ucuz ve iğrenç bir elbise ile elbiseden daha bile ucuz ayakkabılar giyiyor. Bu kız, herkese söylediği kız değil ve sana da yalan söylüyor. Ama diğer taraftan sen, tatlı bir yüz senin yanına geldiğinde, hep zayıf oldun değil mi, Woods?”
“Neden partiye geri dönmüyorsun ve tırnaklarını geçirecek başka salak kadınlar bulmuyorsun, Laney?”

Ve diğer taraftan kızımız evde yaşarken bazı ihtiyaçları oluyordur. Örneğin banyo yapmak gibi. Ama kızımızın odasında banyo olmadığı için insanların denizden çıktıktan sonra eve girmeyip dışarıda bulunan kulübeye girerek duş aldıkları yere gitmek zorunda kalıyordur. Eve her ne kadar yakın olsa da bu kulübe dışarıdadır ve bir takım şeyleri görmesine sebep oluyordur. Mesela Rush’un bir kızla kumların üzerinde sevişmesi gibi! Ve onları izleyerek yakalanmayacağını düşünmesi gibi! Ya düşündüğünün tam tersi olduysa? İsterseniz bunun da güzel sonuçlarına bakalım değil mi? :))

“Fazla merak insanı öldürür, tatlı Blaire.” Rush fısıldayarak bana daha da yaklaştı. “Bir başkasıyla yattığımı mı düşündün? Hımmm? Onun tüm gece boyunca yatağımda olduğuna mı karar verdin?”
Sert bir şekilde yutkundum ama hiçbir şey söylemedim.
“Kiminle yatıp yatmadığım seni ilgilendirmez. Biz bunu önceden tekrar gözden geçirmemiş miydik?

Eh bu arada aralarında bir takım elektrikler oluşmuyor da değil hani!

“Benden uzak dur, Blaire. Bana çok yakın olmak istemezsin. Dün gece..” Yüksek sesle yutkundu. “Dün gece beni yakaladın. Beni izlediğinden haberim vardı. Bu beni deli ediyor! Bu yüzden, benden uzak dur. Uzak durmak için elimden gelen en iyisini yapıyorum.” Döndü ve ben için için erimemek için kendimi zor tutarken o eve doğru koştu.

Elektrik derken aralarında bazı kıvılcımlar da oluşmuyor da değil hani! Ateş oluşuyor resmen ateşşş!!!

“Nerelerdeydin?” diye sordu o boğuk sesi ile.
Ona dik dik bakarak, “Fark eder mi?” diye sordum.
Bir adım daha atarak kapıyı kapadı ve aramızda ki mesafeyi daha da aza indirdi. “Çünkü ben merak ettim!”

“Ben düzenbaz birisi değilim! Bunu aklından çıkar at! Sana dokunamıyorum. Adi bir herif gibi hissetmemi sağlayacak bu acıyı çok kötü bir şekilde istesem de yapamam! Seni alt üst edemem! Sen… Sen mükemmelsin ve dokunulmamışsın! Ve son olarak asla beni bağışlamamalısın!”

Aslında son itirafla birlikte Rush azıcık yola gelmiş gibi değil mi? :) Ama sen oğluşum senin bu sözlerin ile seni sevmeme sağla ama aşağılık Blaire gelsin seninle arkadaş olmak istesin! Bakınız:

“En azından arkadaş olabilir miyiz? Benden nefret etmeni istemiyorum. Arkadaş olmamızı istiyorum.”

Blaire bunları dedi ya saçımı başımı yoldum resmen! Tamam anladık bakiresin, dokunulmamışsın, önceden sevgilin ile saf bir ilişki yaşamışsın, ama tatlım karşında boylu poslu yakışıklı kadın avcısı birisi var! Lütfen ya azıcık mantık! İçini gör yavrum içini!

Tabi bunlar arkadaş olmaya devam ederken, Rush da evinde parti vermeye tam gaz devam ediyor. Ee tabi itirafları da! Hem de kıskanç ruh haline bürünmüş itiraflarııı!!!

“Dışarıda Woods ile konuşmanı istemiyorum.”
Bu çok saçmaydı! “Peki, ben de senin kızlarla sevişmeni istemiyorum ama sen sevişiyorsun!”

“Eve geliyor musun?”
“Her şey yolundaysa evet. Ama sen benim evden uzak kalmamı istersen, başka bir şeyler yapabilirim.”
“Hayır. Buraya gelmeni istiyorum. Yemek yaptım.”
Yemek mi yapmış? Bana mı? “Ahh tamam! Peki. Birkaç dakika sonra orada olacağım.”
“Görüşürüz,” dedi ve telefonda ki hat kesildi.

 “Bir kıza benimle oturması ve konuşması için yalvardığıma inanamıyorum!”

Ya görüyor musunuz? Resmen oğlumuz abayı yakmış durumda! Peki kızımız? Ehh içinde kıvılcımlar yok değil hani! :))

İtirafları sevmişken hadi biraz daha devam edelim. Hem de büyük bir bomba itirafı patlatarak!

 Rush kaşlarını çatarak, “buraya kız getirdiğim filan yok, Blaire.”
Ne? Evet o yaptı!
“Buraya geldiğim ilk gece sen yatağının dolu olduğunu söylemiştin.” Ona hatırlattım.
Yavaşça gülümseyerek, “Evet, çünkü ben orada uyuyordum. Kızları odama getirmiyorum. Manasız seks izlerimi bu alanda bırakmak istemiyorum. Burayı seviyorum.”
“Geçen sabah ki kız hala buradaydı. Sen onu bırakıp gitmiştin ve o da iç çamaşırları ile sana bakmaya gelmişti.”
Rush, elini tişörtümün altından içeriye kaydırdı ve küçük daireler ile sırtımı ovmaya başladı. “Sağdaki ilk oda, Grant’ın ailelerimiz boşana kadar kaldığı odaydı. Şimdi ben orasını bekar odası olarak kullanıyorum. Kızları götürdüğüm yer olarak. Burası değil. Asla burası değil. Sen ilksin.” Durdu ve sırıtarak dudaklarını genişletti. “Aslında, Henrietta’nın temizlemesi için haftada bir kere buraya gelmesine izin veriyorum ama söz veriyorum ki aramızda devam eden bir kaçamaklık yok.”

 “Konuşalım. Biz ilk defa konuşacağız. Senin gülümsemeni ve gülmeni görmek istiyorum. Çocukken favorin olan televizyon şovunun ne olduğunu bilmek istiyorum ve okulda seni kimin ağlattığını bilmek istiyorum ve duvarına hangi grubun posterini astığını da bilmek istiyorum. Ve daha sonra seni çıplak bir şekilde yatağıma götürmek istiyorum.”

Tabii bu arada böyle itiraflar devam ederken artık ‘Ben aşığım ama itiraf edemiyorum!’ bayrakları da göklere çekiliyor.

Oğluşumuzun dış sesinden:

“Çünkü ben senin tadına sahibim ve kimseyle paylaşmak istemiyorum. Bu bir eğlence için değil! Ben hafiften bağımlısı olmuş bile olabilirim.”

Kızımızın iç sesinden:

Çok ama çok uzağa düştüm. Rush Finlay’e aşık oldum.

Görüldüğü üzere bunlar iç ses, dış ses aşklarını itiraf ederken bir de bakıyorsunuz ki ortada dönen mükemmel bir sır var ve bu sır her dakika karşılarına çıkarak aşklarını itiraf etmelerini engelliyor. Bu sır Rush’un küçük kız kardeşi Nan adında ki cadaloza ait. Hani bazı insanlar vardır ya bir kaşık suda boğmak istediğiniz. Ha işte! Nan cadalozu öyle birisi! Al bir kaşık suda boğ hatunu. Yetmediyse başka işkenceler bile deneyebilirsiniz. İnanın hak ediyor. Hem o hem de sırrı.

“Nan, benim küçük kız kardeşim. Ben yapamam.. Ben onun hakkında seninle konuşamam.”

“Çünkü sen her şeyi bilmiyorsun ve ben sana söyleyemem. Nan’ın sırlarını sana anlatamam. Çünkü onun sırları. Onu seviyorum, Blaire. Hayatım boyunca onu sevdim ve korudum. O benim küçük kız kardeşim. Bu neden yaptığımı gösteriyor. Hayatımdaki hiçbir şeyi istediğim kadar seni istesem bile sana Nan’ın sırlarını anlatamam.”

İlk başta kitaba başlamamın sebebi Tuğçe’nin Kitaplığı sayesinde oldu. Benim New Adult’a zaafımın olduğunu bilen sevgili blog kardeşim, Fallen Too Far’ı öve öve bitiremedi ve erkeğini de seçip köşesine geçti. Ee tabi bu arada ben kıvranıyorum okumamak için. Çünkü elimde tonla kitap var ve İngilizce kitaba dalarsam çıkamayacağımı biliyorum. Ehh hali ile kitabımız da bir seri hiç içinden çıkamayacağımı biliyordum. Ama daha fazla övgüye dayanamayan ben kitaba başladım ve bir gün içerisinde bitirdim. Ama okurken kitaba sırf New Adult olduğu için değil Nan’ın sırrını öğrenmek için çektiğim acılarda eklendi. Nedir bu sır? Neden bu kadar büyütülüyor? Diye diye kendimi yiyorum. Ama öğrendiğim zaman hatta kızımız Blaire’nin öğrendiği anda ve öğrendikten sonra ki tepkileri bitirdi beni. Özellikle öğrendikten sonra Rush’a yaptıkları. Her ne kadar sır için çift taraflı bakmaya çalıştıysam da yüreğim hep Rush tarafında oldu ve Blaire’i öldürmek istedim. Ama ben öldüremeden o acılarını çekti zaten.

Kitabımızın mutluklarının, ilk kıvılcımlarının, şakalarının, aşklarının alıntılarını okumuşken biraz daha hüzünlü alıntılarını okuyalım. Yukarıda da dediğim gibi hep salak Blaire yüzünden. Tamam anladık sırrı büyük seni yıktı geçti ama Rush’u yıkıp geçmedi mi zannediyorsun. Ki hele o söylediklerin ile…

“Seni sevemem, Rush.”
Başını kucağımdan kaldırırken, bedenini boğuk bir hıçkırık sarstı. Onu avutamadım. Yapamadım. İkimizin sığabileceği koca deliğimin kapanması imkansızken onun acısını nasıl dindiririm?
“Bana sahip olmak zorunda değilsin. Beni bırakma yeter.” Bacağıma bakarak söyledi.

O kadar üzüntüye karşın Rush’un aşk itiraflarına ne demeli?

“Seni kaybetmek istemiyorum. Sana aşık oldum, Blaire. Seni istediğim kadar hiçbir şeyi veya hiç kimseyi istemiyorum. Senin içinde olmadığın dünyamı hayal dahi edemiyorum.”

“Beni bağışlamanı istemiyorum. Senin bağışlamanı hak etmiyorum. Geçmişi değiştiremem. Yapabileceğim tek şey istediğini vermek. Eğer istediğin buysa çekip giderim, Blaire. Bu beni öldürür ama yine de yaparım.”

Blaire ile bu hüzne bir nokta koyuyoruz…

Kapı kapandı. Beni çevreleyen boş otel odasını görmek için gözlerimi kaldırdım. Vedalar, tüm kırgınlıklar gibi değildi. Bunu şimdi anlıyordum.

Son olarak ise bu kitabı hatta mümkün olursa bu seriyi bu şekilde yorumlamamın bir sebebi var. Tuğçe’nin Kitaplığı’nın dediği gibi ben bu kitaba bayıldım. Her kim çıkarsa çıksın öve öve bitiremeyeceğim bu kitabı. O kadar çok koşuma gitti ki anlatamam. Olay örgüsü mü dersiniz, Rush ile Blaire’nin o güzel aşkı mı dersiniz, Woods’un yakışıklılığı mı dersiniz(!), Woods aşkım mı dersiniz –gerçi kitapta çok yok ama olsun-, yazarın dili mi dersiniz artık bilemem ama ben bu kitaba bayıldım. İngilizce okumayı sevenler bence hemen başlasın, İngilizce okuyamayan arkadaşlar ise bence hemen yayınevlerine baskı yapın bu kitabı hatta seriyi çıkartmaları için. :))

Ve son olarak alıntıların çevirileri bana aittir. Eğer bir hatam, kusurum var ise şimdiden özür dilerim.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5!!!

5

damy (1)

Pamuk İpliği – Brenda Jackson / İnceleme


Kitabın Adı : Pamuk İpliği

Orijinal Adı : A Silken Thread

Yazarın Adı : Brenda Jackson

Çevirmen : Gizem Şimşeksoy

Yayınevi : EPHESUS

Sayfa Sayısı : 372

Basım Yılı : Ocak 2013

Orijinal Dili : İngilizce

“Bu iki gül, bağlılığı ve aşkı temsil ediyor. Onları saran ipek ipliği ise aramızdaki hiçbir zaman bozulmayacak olan güçlü bağı ifade ediyor.” 

Bu kitabı öyle bir zaman da okudum ki bana pamuk şeker gibi geldi. Çok kitap okumaktan bunalmış, sınavlara girip çıkmaktan depresif bir halde hayatım top gibi yuvarlanıp giderken elime aldım ve üstümde ki laneti kaldırmak için okumaya başladım. İlk sayfalardan dilinin ve konusunun basitliği göz devirmeme sebep olsa da inadına bırakmadım elimden ve son sayfasına kadar okuyacağıma söz verdim. Kitabın basitliğine karşın bir oturuşta ortalama 80-100 sayfa okudum ve 2-3 günde kitap bitti.

 

Kitabımız 3 çiftin zorlu aşk hayatını anlatıyor. Erica ve Brian’ın yaz aşkından evlenme noktasına kadar gelen inişli çıkışlı, engelli ilişkilerini, April ve Griffin’in yıllar sonra birbirilerine itiraf ettikleri aşklarını ve kitabın en şok edici ilişkisi Wilson ve Rita’nın aşkını anlatıyor. Kitapta ki kötü karakterimiz ise Karen yani Erica’nın annesi. Sevgili cadaloz annemiz Karen öyle bir plan yapıyor ki bu üç ilişkinin sonunu getirecek ve kendi istediği geleceği yaşatacaktı. Bu planda ise yıllardır kasabanın kuruluşunu sağlayan iki ailesinin soyundan gelen Erica ve Griffin’in evlenmesidir. Ama bu planda iki sıkıntı vardır. Birisi Erica’nın ölümüne sevdiği Brian’ı vardır, Griffin’in ise hem onun hem de Erica’nın çocukluk arkadaşı olan April’a aşıktır. Her ne kadar yıllarca bunu her ikisi de içinde tutsa da belli bir süreden sonra bunu her ikisi de dışarı vurmuştur. Erica ve Brian’ın aşkı ise bir yaz aşkına dayanmaktadır. Brian sıcak bir yaz günü balık tutarken sevgili yaramaz Erica’mız genç delikanlıya laf atarak gönlünü çalmıştır. :)) Wilson ve Rita ilişkisi ise bambaşka bir olaya dayanmaktadır bunu burada açıklayamayacağım çünkü açıklarsam kitabın azıcık sırlardan birisini heba etmiş olurum. Yani olmaz. Okuma şevkinizi kıramam :))

 

Yukarı da anlattığım gibi kitabın konusu yaklaşarak öyle ve mutlu sonla biten klasik bir konuyu anlatmakta. Kitapta ki tek değişik konu ise karakterlerimizin zenci olması. Onun dışında kitaptan fazla bir şey beklemeyin dostlar. Çerezlik niyetine bir şey okumak isterseniz alın okuyun derim ama ahım şahım bir şey değil uyarıyorum. :)

 

Kitabın kapağı ise orijinal kapaktan bin kat daha güzel. Özellikle kabartmaları ayrı bir hoş. Bu yüzden Ephesus Yayınlarına teşekkür ediyorum. :)

 

Bunların dışında kitabın dili çok basit ve çevirisi mükemmeldi. Neredeyse hiç hata yoktu. Bu olay kitabın basit dili ile birleşince mükemmel bir uyum sağlamıştı. Bunun dışında kitabı beğendim mi? Eh işte! Zor zamanımda bir kurtarıcı olduğu için 5 üzerinden 3 veriyorum :)

541461_10151433581812360_1092084213_n

481078_10151509026752360_1011133331_n

Miras – Gemma Malley / İnceleme


 

Kitabın Adı : Miras

Orijinal Adı : The Legacy

Serinin Adı : The Declaration Series

Seri Sırası : 3

Yazarın Adı : Gemma Malley

Çevirmen : Zarife Biliz

Yayınevi : DELİDOLU

Sayfa Sayısı : 243

Basım Yılı : Kasım 2012

Orijinal Dili : İngilizce

Bildirge serisinin 3. ve son kitabı olan Miras’ta artık her şeyin son aşamasına gelinmiş ve seriye son noktayı koyan, kitabın ismi gibi bir miras ortaya çıkıyor. Bu öyle bir olay ki tüm seride ki olaylar hatta gelmiş ve geçmiş bütün olayları tek bir noktada toplayan bir sır ortaya çıkıyor. Kısacası bu kitap  tüm serinin düğüm noktası.

 

Serinin 1.kitabı Bildirge yorumum için Tık-Tık!

Serinin 2.kitabı Direniş yorumum için Tık-Tık!

 

1.kitabımız serinin başlangıç noktası, bazı olayların nasıl başladığını ve nasıl devam edeceğini ortaya çıkarırken, 2. kitapta yeni karakterlerin ve 1. kitapta arka planda kalan karakterlerin ortaya çıkması ile yeni yeni sırların ortaya çıkması, eski sırların çözümlerinin bulunmasını okumuştuk. 3. kitapta ise tek bir sırrın ve çözümü üzerinden kitabımızın konusu ortaya çıkmaktadır.

 

2.kitabın sonunda olaylardan sonra Anna ve Peter Yeraltı’nın gözetiminde İskoçya’da bir çiftlik evine taşınır ve orada bir yerden çocukları Molly ve Ben’e bakarken bir yandan da kendi sebze ve meyvelerini  ekip biçerken hem karınlarını doyuruyor hem de onları satarak kazançlarını sağlıyorlardır. Yeraltı ile olan bağlantıları ise Yeraltı’nın özel kaynağı olan bir jeneratörden gelerek elektriği sağlayan bilgisayardır. Jude’un mesajları ile Yeraltı’nda ve Hükümet’te neler olduğunu öğrenmektedirler. Ama sadece Peter bu bağlantıyı istiyordur, Anna buna çok karşıdır çünkü diğerleri ile bağlantılarını koparıp dünyada sadece kendilerinin var olmalarını, sadece kendi sorunlarını düşünmelerini istemektedir.

 

Ölümsüzlük ilacında oluşan bir sorun yüzünden artık ölümsüzlük ölümlü hale gelmiştir. İlacı düzenli alan insanların vücutlarında sus çekilmesi ve ateşlerinin çıkması ile beraber ufacık kalarak kömürleşiyorlardır. Bu durumun sebebi ise kitabın ilk bölümünü okuyunca anlıyoruz. İlaç geçmişten günümüze türetilerek gelmiştir yani ilacın formülü yoktur. Albert Fern’in yaptığı ilk numune üzerinden bilim adamların üretmesi ile bugünlere gelmiştir. Ama bu duruma Doğa Ana karşı çıkmıştır ve ölümsüzlüğü yenecek bir virüs orataya çıkmıştır ve bu durumda ne Richard Pincent bir şey yapabilmektedir ne de bilim adamları.

 

Richard Pincent’ın o çaresiz anlarını okuduğum zaman yüzümde oluşan o aptal gülümsemeleri hayatım boyunca unutamayacağım sanırım. Nasıl çözüm bulacağını bilememesi, sırf gelen bir mail üzerinden bir Albert Fern’ün yüzüğünün peşine düşme çalışmaları, Peter’a zarar verme ama verememe çabaları, en yakın arkadaşı bir nevi sağ kolu olan  Derek Samuels’ten yediği kazığı öğrendiği zaman ki surat ifadesini canlı canlı canlandırarak kahkaha attım resmen :D

 

Ve tabii ki İlahi adalet sonunda yerini buldu ve gününü gördü sevgili Richard’ım. Ohh olsun ona az bile o çektikleri bin beterini çeker inşallah. Özellikle Peter’a ve Anna’ya yaptıklarını unutmayacağım. -.-

 

Kitapta ki sır ise öyle büyük sır ki burada anlatırsam kitabı okumanızın bir amacı kalmaz ve can alıcı yeri anlatarak bütün seriyi size ziyan etmek istemiyorum :)

 

Ama öyle bir sır ki ağzınız beş karış kalacak ve bu sırrı ilk çözeni öğrendiğinizde ise daha çok şaşıracaksınız. “Bu mu çözdü yahu?!” diye tepki vermiştim ben :D Peter’ım dururken o mu yahu diyerek de devam etmiştim :D Ama işte hiç beklemediğin kişi hiç beklenilmeyen bir şey yaptığında insan böyle oluyor.

 

Bunların dışında kitabım 1. ve 2. kitaba göre inanılmaz derece de durağandı. Hatta öyle bir an geldi k Jude’un iç dünyasını ve Sheila’ya olan aşkını okumaktan sıkıldım diyebilirim. Peter ve Anna’nın ağzından yazılan bütün bölümleri iple çektim ama ne yazık ki o bölümler o kadar azdı ki serinin diğer kitaplarında aldığım zevki bu kitapta alamadım. Ama tabii ki serinin son kitap olması beni bir yönden de hüzünlendirdi. Hiç bitmesin istedim ama her güzel şey gibi bununda bir sonu oldu.

 

Kitabın dili ve çevirisine gelecek olursak serinin diğer kitapları gibi mükemmeldi. Sayfa üzerine sayfa çeviriyordunuz ama çeviri konusunda dikkatimi çeken bir şey oldu. O da her 3 kitabı da farklı çevirmenlerin çevirmesi. Şahsen yayınevlerinin bu tutumunu onaylamıyorum. Eğer bir seriye bir çevirmen başlıyorsa son kitabına kadar onun getirmesini düşünüyorum. Bu seride 1. kitap ile 3. kitap arasında pek fazla dil değişikliği olmamıştı belki metnin orijinalinin bir fark yaratmamasından belki de yayınevinin bu konuya çok dikkat etmesinden bilmiyorum ama yine de her 3 kitabında çevirmeninin farklı olmasına rağmen çeviri çok güzeldi.

 

Son olarak bu güzel seriyi bize okuttuğu için DeliDolu Yayınevine sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Bu kadar güzel daha fazla distopyalar ile bize kavuşturması dileklerimi ise yanı başına ekliyorum :))

 

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 :)

579570_10151433581942360_1260439767_n

 

 

alıntı

 

2

“Büyük bir hata yapıyor olduğumuzu düşünmüyorsun o halde?” diye sordu sessizce. “Sonsuz yaşam miti çağlardır insanoğlunun başına bela açıyor.”

“Miti öyle, ama gerçeği değil,” dedi asistanı. Sesinde sabırsızlık vardı. “Albert, böyle bir buluşu saklamak ahlak açısından yanlış. İnsanların bilmeye hakkı var. Bilim bencil olamaz. Bunu bana sen öğrettin.”

2

“Sen geçmişsin Albert, ben ise geleceğim.”

2

“Bu imkansız. Uzun Ömürlülük yenilmezdir, bunu biliyorsun. Bunu herkes biliyor. Toplumumuz bu gerçek üzerine kurulmuştur, doktor. Ben de bu gerçek yüzünden dünyanın en güçlü insanıyım. Uzun Ömürlülük’ün alt edemeyeceği bir virüs yoktur. İnsan hastalıklara, yaşlanmaya ve ölüme karşı bağışıklık sahibidir. Başka bir açıklaması olmalı.”

2

“Anlamı…” dedi yumuşak bir tavırla, “mücadele etmeye devam etmemiz gerektiği.”

2

Peter, Molly’yi hafifçe havaya atarken, “Uyumaya çalışıyor,” dedi Anna. Kendini yaşadığı ana dönmeye zorluyordu. “Uyku pısırıklar içindir,” diye yanıt verdi Peter. “Bence oyun oynamak istiyor. Öyle değil mi Molly?”

2

“Ama bunu yapmayacağım. Onun mutsuz ölmesini istiyorum Anna. Yaptıklarından dolayı acı çekerek ölmesini istiyorum.”

2

Büyük Depo da griydi ama o onun grisiydi, onun iğrenç bulamacıydı, onun hakimiyet alanıydı. 

2

Lütfen Jude, diye düşündü sessizce. Lütfen bei hayal kırıklığına uğratma.

2

Kuyruğunu kovalayan aslan, özgür kalan fare…

2

“Senin evin burası genç adam,” dedi Pip gözleri ışıldıyarak. “Bütün dünya senin evin…”

2

 

481078_10151509026752360_1011133331_n