Aylardan Ask – Meral Kır / Inceleme


oQWyam

Kitabın Adı : Aylardan Aşk
Yazarın Adı : Meral Kır
Yayınevi : Müptelâ Yayınları
Sayfa Sayısı : 576
Basım : Haziran, 2014
Tür : Romantik / Yetişkin

XW1lj7

Mükemmel bir işe, mükemmel bir aileye, mükemmel bir hayata yani kısacası yaşamınızda mükemmel olan her şeye sahip olsanız ve birkaç saat içerisinde tüm bu mükemmel olaylar dizisi tepe taklak olsa ne yapardınız? Nasıl bir boşluğun içine düşerdiniz? Neler hissederdiniz? Düşünemiyorsunuz değil mi? Tanem de düşünememişti…

24 yaşına girmesine bir gün kala, her şey hayatında mükemmel bir düzen içerisinde giderken, hayatındaki en büyük toplantıya dakikalar kala bir telefon görüşmesi ile Tanem’in mükemmel hayatı tepe taklak olmuştur.

Telefon görüşmesinden sonra dünyası başına yıkılan Tanem, gözyaşlarının ardı arkası kesilmeden arabasına binmiş ve körlemesine sürmeye başlamıştır. Daha fazla gidemeyeceğini anlayan Tanem, araba öyle durdurulamayacak bir yerde durdurur ki hayatından 2 koca yılı hastane yatağında yatarak geçirir.

2 yıl boyunca bilinci kapalı bir şekilde, başında daha 33 yaşında olmasına rağmen bir beyin cerrahı olan Yağız, Tanem’i tekrardan o mükemmel hayatına kavuşabilmesi için elinden geleni yapıyordur. Buna yeni bir ilaç bulunmasından tutunda, tüm dünyada uygulanmış ve işe yaramış tüm tedavilerin Tanem için uygun olup olmadığını araştırıyor ki eğer uygunsa tedaviye başlıyordur. Ama en büyük tedavi onun yeni bir ilaç üretmesi ile sonuçlanmış ve Tanem 2 yıl boyunca ondan ümidi kesmeyen ailesi ile kavuşmuştur.

Kavuşmasına ama bu sefer mükemmel bir şekilde değildir.

Yaklaşık 10 yıl önce tüm ailesini yani annesini, babasını ve kardeşini bir trafik kazasında kaybeden Yağız, yatağında yatan bu bir içim su kız için elinden gelen her şeyi yapmak istiyor, çabalıyor ve emeklerinin karşılığını da yavaş yavaş alıyordur. Amerika ile beraber çalıştığı ilaç Tanem üzerinde işe yaramış ve tıpta yeni bir çağ açmasına rağmen Tanem gözlerini açtığı zaman, geçirdiği uzun ameliyatlar ve kazanın şokundan dolayı hafızası kaybetmiştir. Ne o mükemmel yaşamını hatırlıyordur ne ailesini ne de o kaza gününü…

Onlar abiydi, babaydı, anneydi, abla ya da arkadaştı. Tanem’in sevenleri Tanem’den, Tanem de sevdiklerinden vazgeçmiyorken, onun da başka şansı yoktu.

O zümrüt yeşili cennet gözlerini açtığı zaman neye uğradığını şaşıran Yağız, bu kızın acaba daha ne kadar güzel olabilir ki diye düşünerek yavaş yavaş kalbini Tanem’e kaptırmaya başlamıştır. Sonuçta kızımız hiçbir şeyi hatırlamıyordur ve 2 yıl boyunca onun yanında olan, onu tedavi eden bir o kadar zeki ve bir o kadar da yakışıklı olan doktoruna güvenmeye, pardon pardon âşık olmaya başlamıştır. :))

Savaşta ve aşkta her şey mubahtır diyen Tanem, Yağız’ı elde etmek için elinden geleni arkasına koymaz ve resmen savaş gardını kuşanmış bir savaşçı edası ile Yağız’a kendini âşık edebilmek için savaşmaktadır. Ama kiminle mi? Yoksa neyle mi? Tabii ki Yağız’ın katır gibi inadı ile ve bir türlü eğitilemeyen odun duyguları ile.

Yağız’ın bulduğu ilaç sayesinde tekrardan dünyaya gözlerini açan Tanem, ailesini hatırlayamadığı için onlardan uzak duruyor ve aynı zamanda da onları ve kaza gününü hatırlayabilmek için hafızasını zorluyordur. Tabii bu sırada ailesi hiçbir şekilde desteklerini onun üstünden çekmiyor ve ellerinden gelen desteği veriyordur. Özellikle ablası Asya…

Asya kitabımızın bir diğer deli kızımız. :) Kardeşinden bir gün desteği kesmeyen, her gün hastaneye uğrayarak destek veren Asya, bir gün çok komik bir olay sayesinde hem Yağız’ın en yakın arkadaşı hem ev arkadaşı hem de kardeşi olan Doruk ( <3……) (Evet, evet ona aşığım! Her ne yaparsa yapsın!)  ile tanışır ve yakuşukluma gönlünü kaptırır. Hatta evli birer çift edası ile onun evinde yaşamaya başlar. Asya’nın Doruk’un evine taşınması demek Yağız’ın evine taşınmış olması demek olduğu için Tanem de bunu bir fırsata dönüştürerek biricik ablasının yanına taşınır. Yani Yağız’ın dibine… Yani savaşta ve aşkta her şey mubahtır diyerek…

Acısıyla, tatlısıyla, gözyaşlarıyla, kahkahalarıyla, hüznüyle, mutluluğuyla, sırlarıyla, hastalığıyla sağlığıyla Yağız’ın ve Tanem’in aşkını nefes kesmeden okuyoruz.

Kitabımızın ilk 100 sayfası geçmiş ve günümüzdeki olayları, karakterleri tanıyarak başlıyoruz. Hem de tüm karakterlerin gözünden yazılan bölümler ile. İlk 100 sayfada hangi karakterimizin kişiliği nasılmış, bir konu hakkındaki düşünceleri nasılmış yani kısacası her şeyi öğreniyoruz. Yazarımızın bu bakış açısı ile kitabını yazması gerçekten harika olmuş. Sonuçta şu karakter acaba şu olayda nasıl düşünürdü acaba diye tahminler yürütmek yerine, evet evet şu karakter şu olay için şöyle düşünürdü diyerek tahminlerden uzak duruyoruz. Ayrıca olayların hepsi kitapta o kadar güzel bir şekilde bağlanmış ki sanki dizi izler gibi bir başka bölüm gelmesi için çıldırıyor ve kitapta sayfa üstüne sayfa çeviriyoruz. Ee şimdi her şeye değinmişken kapağa da değinmezsek olmaz değil mi? O ne güzel kapaktır öyle <3 O nasıl güzel iç tasarımdır. Ayların tek tek arkalarındaki hikâyelerin yer aldığı renkli sayfalara ne denmeli? Veya veya o kurdeleli şahane ayraç? Kısacası şunu demek istiyorum ki uzun soluklu acısıyla, tatlısıyla, gözyaşlarıyla, kahkahalarıyla bir aşk hikâyesi mi okumak istiyorsunuz? Ee buyurun o zaman sizi Aylardan Aşk okumaya davet ediyorum!

damy (1)

Reklamlar

Konuşan Kitaplar #18 Blog Tur 6. Gün / Finding Cinderella – Colleen Hoover / İnceleme


umutsuz-gif

Konuşan Kitaplar 18. Turunun 6. ve son gününden herkese merhaba!!!

Bugün turumuzun son günü ve ben de ilk defa bir tur bittiğinden dolayı bir hüzün duygusu oluşuyor. Çünkü ne bu kitaba ne de biraz sonra serinin devamı olan Finding Cinderella‘ya doyamadım. Ve doyamayacağım da… :(

O yüzden blogumda veya FB sayfam da Umutsuz hakkında alıntılar hiç şaşırmayın sevgili takipçiler. :))

Gelelim bugün kimler ne yapıyor kısmına. Bakalım neler yapıyorlarmış.

Bendeniz Yorum Durağım Finding Cinderella’yı inceliyorum.
Küçük Kız Dream Cast’ini yayınlıyor.
Kitap Aşığı, Kitap Telvesi ve Kitap Avcısı yorumlarını paylaşıyor bizlerle.

Ve hala devam etmekte olan ve 3 şanslı kişinin Umutsuz yarışmasına katılma için Tık-Tık!!!

scrollWithLineCFG_31

findingggKitabın Adı : Finding Cinderella
Serinin Adı : Hopeless Series
Seri Sırası : 2.5
Yazarın Adı : Colleen Hoover
Yayınevi : Atria Books
Basım Tarihi : 14 Ocak 2013
Tür : YA / NA

Finding Cinderella, Hopeless / Umutsuz Serisinin 2.5 kitabı olan novel (roman) olmasını can-ı gönülden isteyeceğim ama 105 sayfacık bir novella (romancık)…

Novellalardan (romancıklardan) aslında nefret ediyorum diyebilirim. Çünkü okuduğumdan bir şey anlamıyorum, tadı damağımda kalıyor, ‘Bunun devamı nerede arkadaş?’ diye çığlıklar atarak kitabı etrafa savuruyorum ama ne yazık ki bunu yaptığım zaman elime bir şey geçmiyor… Novellalardan nefret etmemin baş sebebi okuduğum ilk novella olan The Selection / Beni Seç serisinin 1.5 kitabı olan The Prince yüzünden. 40 sayfacık o kadar saçma bir kitap ki anlatamam. Okumanızı şahsen tavsiye etmiyorum. Koskoca Beni Seç kitabının en ücra köşesini alıp sevgili yazarımız Prens Maxon’a göre uyarlayarak yazmış ama kusura bakmayın hiçbir şeye benzememiş. Yada ben kitabın amacını anlayamadım. Çünkü kitabı tekrar başa sardığımda ‘Neden yazıldı acaba?’ diye kara kara düşündüm. Novella konusunda ki bu şanssızlığım yüzünden 105 sayfalı Finding Cinderella’ya elim korka korka gitti. Ama turumuzun Ya Sonra çalışması için ya Hopeless / Umutsuz Serisinin 2. kitabı Losing Hope’u inceleyecektim ya da Finding Cinderella’yı. Açıkçası Losinh Hope’u okumak istedim ama okuyan bir arkadaşım Ayaklı Bela nasıl Tatlı Bela’nın sadece birkaç sahne hariç birebir aynısı ve Travis’in bakış açısı ile yazılmış ise Losing Hope’da, Hopeless / Umutsuz’un birkaç sahnesi hariç birebir aynı sahneleri yazılmış ama olayların Holder’un gözünden anlatan bir kitap. İşte bu yüzden ben de romancığımız olan Finding Cinderella’yı elime aldım ve Hopeless / Umutsuz’un içindeki yer alan karakterlerimiz Daniel ve Six’in aşk dünyasına adım attım. Ama ne adım…

3116679

Hem de ne atma! Kitap bitip ‘The End’ yazısını gördüğüm anda saçımı başımı yolmak istedim, kitabı parçalamam imkansız olsa dahi kitabı parçalamak istedim, yazara ağız dolusu küfürler etmek istedim, yazarın bu mükemmel kaleminden ve kurgu zekasından dolayı da ayakta alkışlamak istedim. “İşte yazar budur, arkadaş!” diye az çığlık atmışlığım yok evde.

Ama bu ne yazık ki kitabın az oluşuna, tadı damağımda kalışına karşı bir engel oluşturmuyor! Yine de parçalamak istiyorum arkadaş! Yazarı da gümbürtüye götürmek istiyorum o ayrı mesele…

425277

Kitabın konusuna gelecek olursak sevgili yakuşuklu çapkınımız Daniel, boş olan 5. dersi için her gün tadilat odasına kendini kapatıyordur ve bir gün yanına bir misafir kız gelerek ona katılmıştır. O da şeş kaza hee! Öyle ‘Yakışıklı İtalyan erkeklerine taş çıkartan erkeğimiz, seksi boy Daniel içeride hadi ayağımız takılsın üstüne düşelim!’ bir düşünce ile girmemiştir kızımız. Herkesten nefret edip kaçtığından dolayı yanlışlıkla o odaya yolu düşmüştür ve ne hikmet ayağı takılıp yakışıklı erkeğimizin üstüne düşmüş ve şıp sevdi erkeğimiz gönlünü direk kıza kaptırmıştır. Daha ne ismini biliyorsun, ne cismini, neye benziyor, nasıl biri, nasıl bir kız hiç düşünmeden hayaller kurmaya başlıyor sevgili çapkınımız. O hayaller kura dursun kızımız yanından ayrılıyor ve tam bir hafta oğlumuzu beklettikten sonra tekrar yanı başına geçip oturuyor ve bu sefer işi ileriye götürüp öpüşüp, yiyişmeye başlıyor. Ha bu arada kızımızda oğlumuzu görmedi. Oda zifiri karanlık. Sadece dokunarak anlaşabiliyorlar ama feci bir anlaşma var aralarında lütfen! Ve oğluşumuz saçma sapan kafasında hayaller kurmaya başlıyor. Onun bir Cinderella olduğunu ve kendisi de bir prens olduğunu düşünerek kızımıza Cinderella demeye başlıyor.

Bu tuhaf ve normal ve seksi ve üzücü ve garip ve vazgeçmek istemeyeceğim bir şey. Bu bir an sevinçten havalara uçulacak ve sanki biz bir çeşit peri masalının içerisindeymiş gibi hissettiren bir duygu. Sanki o Tinkerbell ve ben de Peter Pan’ım.
Bir dakika, bir dakika! Ben Peter Pan olmak istemiyorum ki!
Belki o Cinderella olabilir ve ben de onun Prens Charming’i…

İşte oğluşumuz böyle hayaller kurarak kızımla yiyiştikten sonra kızımızı kaybediyor ve koskoca İtalyan okulunda onu aramaya başlıyor. Ve tüm arayışları hazin bir sonla biterek Amerika’ya dönüyor. Dönmesine ama 1 sene boyunca pes etmediği arayışlarına Amerika’da da devam ediyor ve sesi, kokusu, cismi ona benzeyen her kim varsa onunla çıkmaya başlıyor. Ama ne yazık ki tek bir sorunla seçtiği kız Cinderella olmuyor ve onu terk edip gidiyor.

Sadece bir kişi, sadece bir kız Cinderellasını unutturuyor ona. Kim mi? Sky’ın en yakın arkadaşı ağzında dondurma kaşığı ile salına salına Sky’ın odasına girmesi ile Daniel’ın kalbini yerinden oynatması yetmiyormuş gibi dünyasını durduğu yerde tepetaklak ediyor, çenesinin yerlerde sürünmesini sağlıyor, Daniel’ın bu davranışları Holder’ın sinirlerini tepesine çıkartıyor ama bu ve bunun gibi durumlar Daniel’ın hiç umurunda olmayıp “Bu kıza nasıl çıkma teklif ederim?” , “Nasıl aklını çelerim?” gibi fikirleri kafasında fır döndürüyordur. Zar da olsa sonunda kızımıza yemeğe çıkma teklifi ediyor ve kızımızda ne hikmetse hemen kabul ediyor. Kabul etmesine ediyor ama oğluşumuza her seferinde “Benim yüreğimde bir İtalyan erkeği yatıyor, ben ona aşığım,” gibisinden ortalıkta dolanıyor.

Onlar kaçan kovalanan oyunu oynayadursun, olaylar gelişedursun yazarımız ortaya öyle büyük bir sır atıyor ki aklınız hayaliniz şaşar. Aynı Hopeless / Umutsuz’da çıkan sır gibi nutkum tutuldu diyebilirim. Hiçbir şekilde aklımın ucundan geçmeyen bir şey ortaya çıktı şaşırdım kaldım. Tam o sırrı sindirmeye çalışırken şakkk diye ‘The End’ yazısı görerek daha da derin bir şoka girdim. Resmen karanlık bulutlar çöktü üstüme. ‘Nasıl biter bu kitap, nasıl, nasıl?!’ diye ortalıklarda dolanıp kitabın bittiğini sindirmeye çalıştım ama ne yazık ki sevgili cici kitabımız mideme oturdu gitmiyor, ey okuyucular…

Bu yazara aşık olmamı sağlayan sevgili arkadaşın bu kitapta kulakların çokça çınladı mı bilmem ama ben her seferinde senin adını andım. Çünkü Colleen’in dili o kadar sağlam, o kadar yoğun, o kadar yetenekli ve kitabın neresi can alıcı noktası olacağını çok ama çok iyi biliyor. Kitap hatta kitapları o kadar basit başlıyor ki anlatamam ama sonra tam kitabın ortasında yazar ortaya öyle bir sır bombası atıyor ve yeri göğü öyle bir sarsıyor ki ağzınız açık kalır, bu da yetmez çeneniz yerleri süpürür. Hatta kitaplarında o sır düğümünü tam çözerken yeni sırların ortaya çıkması okuyuculara ayrı bir zevk veriyor. Özellikle de bana. Ve bu kitabına da gelecek olursak, her ne kadar Hopeless / Umutsuz’un yarı sayfası kadar olsa da güzellik bakımından aynı kulvarda yarışabilir. Size tavsiyem eğer İngilizce kitap okuyorsanız hemen gidip Finding Cinderella’ı okuyun ama eğer İngilizce kitap okuyamıyorsanız hemen gidin yayınevinin başına ekşiyin ve bu kitabı çıkarmaları için ısrar edin. Çünkü eminim ki siz de benim kadar Daniel’a aşık olacaksınız!

Puanıma gelecek olursak eğer sormanız bile ayıp! 5 üzerinden 5 tabii ki! Ayrıca sizin için birkaç alıntı çevirdim, eğer bir hatam varsa şimdiden kusura bakmayın. :)

5

scrollWithLineCFG_31

Bunlar da benim Six ve Daniel’ım <3 <3 <3

5447398

“Onlar fazlasıyla parlak,” diyerek döndü ve fırına doğru yürümeye başladı. “Ayakkabılar asla neon olmamalıdır.”
“Onlar sarı. Neon değil.”
Neon sarı,” diye söyledi sevgili kız kardeşim Chunk.

 45“Ne?! Hani hepiniz Val’i seviyordunuz?”
Biliyorum Val kaltağın teki ama ailem onu seviyormuş gibi görünüyordu. Özellikle annem. Ayrıldığımız zaman annemin gerçekten yürekten çok üzüleceğini düşünüyordum.
“Val’den nefret ediyorum,” dedi Chunk.
“Tanrım! Ben! De!” diye söylendi annem.
“Beni, üç yapalım,” diyerek yanımdan geçip gitti babam.

 45“Bir kaza mıydın?”
Kafasını sallayarak, “Bence de! Annem, bana hamile kaldığında 44 yaşındaymış ama ben dünyaya kız olarak geldiğimde baya bir heyecanlanmışlar,” dedi.
“Kız olarak dünyaya geldiğin için ben de çok memnunum.”
Gülerek, “Ben de,” dedi.

 45“Onu seviyor muydun?” diye sordum. Mükemmel zekamın o anda aramızdaki bağa tamamen etmesine izin vererek.
“Kimi?”
“İtalya’da ki adamı,” dedim açıklayarak. “Hani kalbini inciten adam. Onu seviyor muydun?”
Alnını omzuma dayadı ve bu arada bu soruya cevabını bu şekilde göstererek başarısız bir şekilde yanıtını verdi ama aynı zamanda bu benim içimin daha da fazla sorularla doldurdu.
Hala onu sevip sevmediği, hala onunla olup olmak isteyip istemediği, hala onunla konuşup konuşmadığını ona sormak istiyordum.

 45“Hatta kim olduğunla ilgili hiçbir fikrim yoktu ve şuan lanet olsun ki benim kız arkadaşımsın. Bana neler yapıyorsun böyle?”

 45“Benim en iyi arkadaşımsın, Holder.”
Sky gülerek kafasını salladı ama Holder hala bana sanki ben aklını kaybetmişim gibi bakıyordu.
“Gerçekten,” dedim. “Sen benim en iyi arkadaşımsın ve seni seviyorum. erkeklerimi sevdiğimden hiçbir zaman utanmam. Seni seviyorum, Holder. Daniel Wesley, Dean Holder’ı seviyor. Her zaman ve sonsuza kadar.”
“Daniel, hemen kız arkadaşının yanına git,” dedi bana elini sallayarak.
Kafamı sallayarak, “Bana, seninde beni sevdiğini söyleyene kadar hiçbir yere gitmiyorum,” dedim.
Başını Sky’ın yatak başlığına doğru yasladı, “Lanet olsun ki seni seviyorum ve şimdi DEFOL!” dedi.
Kıkırdadım. “Ben seni daha çok seviyorum ki!”
O, bir tane yastığı kapıp pencereye doğru fırlatırken, “Buradan hemen defol, pislik!” diye bağırdı. 

scrollWithLineCFG_311379821_676890185655132_366492927_nV0ZpRkE

Konuşan Kitaplar #18 Blog Tur 3. Gün / Umutsuz – Colleen Hoover / İnceleme


umutsuz-gif

Umutsuz turumuzun 3. gününden herkese merhaba!!!

Bugün;

 Yorum Durağım ve Kördüğüm Hayaller kitabımızı yorumluyoruz.
Kitaplarım ve Ben kitabımızdan minik alıntılar paylaşıyor.
Ve Kitap Sayfaları 6 maddede kitabımızı neden okumalıyız açıklıyor.

Ayrıca 3 şanslı kişinin Umutsuz kazanacağı yarışmamıza katılmayı unutmayın!!!
Yarışmaya katılmak için Tık-Tık!!!

scrollWithLineCFG_31

umutsuz-3d

Kitabın Adı : Umutsuz
Orijinal Adı : Hopeless
Serinin Adı : Hopeless Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Colleen Hoover
Çevirmen : Kübra Tekneci
Yayınevi : Epsilon
Sayfa Sayısı : 429
Basım Tarihi : Ekim, 2013
Tür : YA / NA

Kitapların sevdiğim yanlarından biri karakterlerin hayatlarının belirli kısımlarının bölümler halinde özetlenmesidir. Merak uyandırıcıdır, çünkü gerçek hayatta bunu yapmak mümkün değildir. Bir bölümü bitirip yaşamak istediğimiz şeyleri atlayarak ruh halinize uya istediğiniz bir bölümden hayatı yaşamaya devam edemezsiniz. Hayat bölümlere değil… dakikalara bölünebilir. Hayatınız boyunca olan olaylar hızlı çekim, boş sayfalar ya da bölüm araları olmaksızın ardı ardına devam eden dakikalara hapsolur, çünkü ne olursa olsun hayat devam eder, kelimeler akar, gerçekler hoşunuza gitse de gitmese de ortaya çıkar ve hayat asla durup soluklanmanıza izin vermez.

Hani bazı kitaplar vardır, okuduktan sonra okuma kalitenizi yükseltir, böyle bir kitabın daha bulamayacağınızı düşündürür, yoğun ve saf anlatımı ile sizi mest eder, elinizden bıraktırmaz, 1 gün, hatta ve hatta saatler içerisinde bitirir ve tadı damağınızda kalır, sonra kitabın kapağını kapatır yazara ve kitabın böyle bir kurguya sahip olduğu için lanetler okursunuz, hatta kendinizi frenleyemez küfürler edersiniz, daha sonra ise kendinize geçer bir daha böyle bir kitabı nerede bulacağınızı kara kara düşünür ve sonra bulamayacağınızı fark ederek kendinize de küfürler etmeye başlarsınız. Çünkü artık okuma seviyeniz aynı değildir. Değişmiştir. Seviyeniz yukarılara çıkmıştır. Seçici olmaya başlarsınız. Elinizde ki kitapların çoğu bile bir hiç gibi görünür gözünüze.

İşte bu ve bundan daha fazlasını Umutsuz yaşattı bana. Aylar önce İngilizcesinden okumaya başlamıştım kitabı. Ama daha sonra tamda en heyecanlı sahnelerin olduğu yerde kitabı kapatıp bir köşeye bırakmıştım. Şimdi o hareketi yaptığıma o kadar pişmanım ki anlatamam. O zaman okusaydım eğer hiç zaman kaybetmeden yazarın diğer kitaplarını okumuş olurdum ve zaman kaybetmezdim.

Son zamanlarda okuduğum kitaplar ile okuma kalitemi yükselttiğimi düşünürken meğersem yanılıyormuşum. Umutsuz kitabı ile karşılaştığım zaman resmen okuma seviyemin yerlerde olduğunu fark ettim. Umutsuz kitabı ben de anlatamayacağım daha doğrusu açıklayamadığım duygular bıraktı. Sadece al, oku ve beraber tartışalım diyeceğim kitaplar kategorisinde. Aslında son zamanlarda okuduğum kitaplar da nedense hep bunu yapıyorum. Çünkü o kitaplar gerçekten ben de silinemez izler bırakıyor. Bakınız Dengesiz Bir Aşkın Anatomisi  veya Tatlı Bela veya Ayaklı Bela veya veya Fırsatçı, Never Too Far, Korkak ve Canavar… ve kısacası bu liste uzarrr gider. Ve bu kitapların çoğunun tek bir ortak noktası var. O da bu kitapların çoğunu bana sevgili blog kardeşim Tuğçe’nin Kitaplığı’nın önermesi. Bence onun okuduğu kitapların bir takipçisi olun. Şahsen ben artık öyle oldum. Çünkü onun sayesinde okuma seviyem yükseldikçe yükseldi. Seni seviyorum Tuğçe’nin Kitaplığı ve okuma zevkini de… <3 <3 <3

Bence bu kadar aşk itirafı yeter, kitabımıza dönelim lütfen. :P

Umutsuz’a gelecek olursak… Bir kere bu kitabın ben de bıraktığı izleri kelimelere zor aktıracağımı düşünüyorum. Çünkü kitabın kapağını açtığım zaman birkaç tahminde bulundum. Dedim ki bu kız oğlana böyle davranıyor, laubali bir şekilde konuşuyor, oğlanla resmen dalga geçiyor, oğlanda kızın her daim peşinde, hiç yanından ayrılmıyor, hep bir izleme, hep bir güzel laf söyleme peşinde bunlar kesin 25 sayfa sonra sevgili olur, 50 sayfa boyunca canım cicim olurlar, 50. sayfanın sonunda ayrılır arada bir ayrılık rüzgarları eser ama sonra yine birleşirler, son sözde de bir evlenme sahnesi olur ve kitabı kapatır diye düşünüyordum. Ve düşünmemle kaldım! Bu kitap bir güzel avucumu yalamamı sağladı. Hem de afiyetle. Çünkü benim böyle düşünmemin sebebi karakterlerimizin lise çağında gençler olması. Ergenler bunlar ya falan diye düşünüyorum. Ama neredeeee.. Kitap beni bir tuzağa düşürmüş, bir duygu karmaşası yaşatmış, bir fırtınalar kopartmış içimde, ancak okuyan anlayabilir beni…

Kitabımız kızımız Sky’ın ağzından yazılıyor ama diğer karakterlerimizin duygularını da hiç merak etmeden, yazarımız o yoğun kalemi ile hissettiriyor bize. Sky, Karen’in yanına 5 yaşında gelmiş evlatlık birisi. Hiçbir teknoloji aleti yanına yanaşmadan, Karen’in vegan diyeti (şeker, un, et vs.den uzak durarak) ile büyümüş ve evde eğitim almış birisi. Yan komşusu asi genç, erkeklerle gönül eğlendiren Six ile yakın arkadaş. Aslında tek arkadaşı… Arada annesinden gizli odaya aldığı erkekler hariç tabi ki…

Aslında bu tabloya baktığınız zaman ne kadar normal birisi gibi gözüküyor değil mi? Asi, bir o kadar inatçı, kurallara uymayan… Ama değil…

Çünkü onun bilinç altında yatan korkular, karabasanlar, hüzün, acı, mutluluk, sevgi ve bir o kadar da bitmeyen özlem var. Geçmişte tanıdıklarına. Tabii bunların yanında adlandıramadığı duygularda var. Mesela Holder’a karşı… :)

Holder ise içinde kıvılcımlar olan genç bir delikanlı. Nerede kendini frenleyeceğini bilmiyor. Her duyguyu uç nokta da yaşayan ama geçmişini de unutmayan birisi. Acıyı mutluluk ile, sevgiyi hüzün ile karıştırarak hayatına dengesiz bir çizgi çizerek devam ediyor. Ama Sky karşısına çıkana kadar.

Sky ne zaman markette yakışıklı, gamzeli, tapılası seksi Holder ile tanışıyor işte o zaman tüm hayatı alt üst oluyor Sky’ın. Daha doğrusu geçmişi su yüzüne çıkarak Sky’ın hayatını alt üst ediyor. Ama ne geçmiş… Okusanız ağzınız açık kalır. Çünkü yazar öyle bir bağlamış ki sonu hiç tahmin edemeyeceğimiz bir düğüm ve sonuç…

Aslında açık olan bazı olaylar var. Sonuçta kız 5 yaşında Karen’in yanına geliyor ve ufakta olsa bir şeyler gözünün önüne gelmesi lazım. Ama kızımız 5 yaşına kadar ne yaşadıysa 5 yaşında Karen’in yanına gelince bütün o olayları silip atmış ve yeni yaşamına merhaba demiş. İnternetsiz, televizyonsuz, arkadaşsız, asosyal bir yaşama…

Yine bu sınırlamalarla yaşamına devam eden Sky artık 18 yaşına geldiğini ve üniversiteye gitmeyi istediğini ve bu yüzden liseye giderek aktivite derslerini alması gerektiğini Karen ile konuşur, tartışır ve bir sonuca varırlar. Six’in gittiği liseye kaydını yaptırırlar ama aksilikler bir kere üst üste gelecek ya işte bunda da gelir ve Six lise son sınıfında öğrenci değişim programı yüzünden asosyal kızımızı bir başına bırakarak hüzünlü bir şekilde İtalya’ya gider. Bu duruma Sky’da aynı derecede hüzünlü olsa da yine de tek başına kaldığı için mutludur çünkü üniversite yaşamında tek başına kalacağını biliyordur. Annesiz ve Six’siz…

Okulun ilk günü onun için berbat gitmiştir. Çünkü penceresinden odasına aldığı erkekler o okuldadır ve dedikodular her yerde dolaşıyordur. Dolabı iğrenç benzetmeler yazan kağıtlarla doludur ama Sky bunların hiçbirisine aldırmıyor hatta yaratıcı alaycılığını kullanarak onlara cevaplar yazıyordur.

Okulun ilk günü gittiği markette 1 yıl boyunca hem kasabadan hem de okuldan uzak kalan ama o yıl geri dönen Dean Holder ile karşılaşır. Birbirlerini hiç tanımasalar bile sanki Holder, Sky’ı tanıyormuşçasına onu arabasına kadar takip eder ve şüpheli sorular sorar. Bu durumdan işkillenen Sky ne soru sorduysa ona cevap verir ve Holder’ın o yakışıklı yüzünde ki gamzelerini yalamamak için kendini zor tutar. :D

Sorularını cevapladıktan sonra evine dönen Sky, günlük egzersizi olan koşmak için evden dışarı kendini atar ve koşmaya başlar ve ne tesadüftür ki(!) Holder’ın evinin önünde mola verir. Artık siz buna şans mı dersiniz kader mi bilemem ama ben buna eşek şansı diyorum! :D

Kızımız onu umursamıyormuş gibi davranıp evine doğru koşmaya başlarken sevgili tapılası yakışıklımız evine kadar onu takip eder ve 6 kilometrelik koşuya bünyesi dayanamayan sevgili kızımızın bayılırken yere düşmesini engeller ve evine kadar taşır. (Ne kadar romantik değil mi???? )

Buraya kadar ki anlattıklarım her kitaptaki basit tavlama, hadi canım bu kadar basitleşmesin şu kitap dediğimiz sahneler değil mi? Aynen öyle. Ama sakın bu kitabı öyle kitapların aynısıymış gibi düşünerek okumayın! Çünkü değil! Ben de öyle düşünüyordum. Kızın hal ve tavırları ne kadar basit, bundan cacık olmaz, oğlanda çok peşinden koştu ne öyle kız gibi derkennnnn ertesi sabah aralarında bir muhabbet geçip, bir tartışma aralarında patlak vermiş ve bu tartışmadan dolayı okulda Holder’ı karşısında gören Sky öyle bir şaşırmıştır ki işte o dakikadan sonra olaylar soluk almadan ilerledi.

Hele bir bilezik olayı var ki geçmişi su yüzüne çıkartmak için debeleniyor desek yeri.

Holder’ın ‘Hopeless’ dövmesine ise diyebileceğim tek kelimem bile yok. Okuyun ve onun nasıl bir anlama geldiğinizi kendiniz çözün. Çünkü ben ne anlama geldiğine hem de Holder’a o dövmenin ne anlam ifade etmesine bayıldım!

Kitabımız arada geçmişe gidip bize bazı sahneler gösterse de hiçbir şekilde tahmin yürütmemizi sağlamıyor.

Kitabın kurgusuna, yazımına, duygularının yansıtılmasına bayıldım desem az kalır. Çünkü bu kitap tekrar tekrar okuyacağım, kurgusuna tekrar tekrar hasta kalacağım, duygularının saflığına bir daha aşık olacağım, yetmeyip Holder’a bir daha, bir daha hatta dönüp bir daha  aşık olacağım, neden benim böyle sevgilim yok diye yakınacağım,çığlık atacağım, kendimi parçalayacağım, Sky’ın geçmişini düşünüp ortalığı tekrar tekrar dağıtmak isteyeceğim bir kitap.

Böyle karmakarışık duygulara sahip olmamın sebebi yazarın dilinin ham, saf ve tahmin edilemez olması. Sizi bir sonraki sayfaya öyle bir kuvvetle itiyor ki, Newton’un kurallarını deşiyor hatta altüst ediyor bile diyebilirim. :D

Ayrıca kitabın kapağında orijinal kapak resminin kullanılmasına ayrı bir şekilde bayıldım. Çeviriye gelecek olursak birkaç yerde anlatım bozukluğu ve eksiklik olsa da süperdi. Çevirmen esprileri ve duyguları kelimelere o kadar güzel bir şekilde yansıtarak çevirmiş ki bize tadından yenmez bir kitap ortaya çıkarmış. Çevirmenin ellerine sağlık diyorum.

Kitaba puanım ise lütfen bunu sormanızı bile istemiyorum. 5 + ∞ ! Bu puan bile kitaba az kalır diye düşünüyorum. Sadece şunu diyorum: Okuyun ve gelin hep beraber tartışıp, gözyaşları dökelim…

5

scrollWithLineCFG_31

1379821_676890185655132_366492927_n

V0ZpRkE

Kalbimin Sahibi – A. L. Jackson / İnceleme


kalbimin-sahibi-3D

 

Kitabın Adı : Kalbimin Sahibi
Orijinal Adı : When We Collide
Yazarın Adı : A. L. Jackson
Çevirmen : Ayhan Ece Şirin
Yayınevi : Aspendos
Sayfa Sayısı : 392
Basım : Eylül 2013
Tür : Yetişkin / Geçmiş-Günümüz / Duygusal / Hüzünlü / Romantik

Seni sevmekten nasıl vazgeçeceğimi bilmiyorum…

Hani bazı kitaplar vardır okursunuz, kitabı okudukça size zevk verir, okudukça okuyasınız gelir, sizi baymaz, içinize sıkıntılar basmanıza sebep olmaz, sizi karamsarlığa sürüklemez ve kitabı seversiniz, hatta bayılırsınız kitaba. Ama bir de bunun tam tersi kitaplar vardır. Sayfayı çevirmek zor gelir size, karamsarlığa bağlarsınız direk, okurken hiç mutlu olmazsınız. Bu kitabın kötü olmasından veya çevirinin berbat olmasından kaynaklanan bir durum değildir. Bu durum kitabın karanlık, karamsar, sizin hiç hoşlanmayacağınız, sevmeyeceğiniz bir konu üzerinden işlendiği için sevmezseniz. Kitabın karamsarlığı o kadar fazladır ki siz de sayfaları çevirme isteği bile uyandırmaz, en sevdiğiniz anlatım tarzınız olsa dahi kitabın kapağını açar açar kapatır ve okumak istemezsiniz.

İşte A. L. Jackson’ın yazdığı Kalbimin Sahibi kitabı ben de bu duyguları hissettirdi. Bir kitap normalde en fazla 3 gün sürünürken bu kitap 2 hafta boyunca süründü. Açtım açtım kapattım kitabı. Okumak istemedim, kapağını açmak istemedim, o karamsarlığı yaşamak istemedim, Maggie’nin acısını daha fazla çekmek istemedim. Ki kitabı okumak istemememin en büyük sebebi sanırım bu: Maggie’nin acıları…

Maggie yıllar boyunca babasından işkence görmüş, aşağılanmış, kimsenin koruyucu kanatlarının altına alınmamış bir genç kız. Diğer yaşıtları gibi özel hiçbir şeyi yok. Özel bir sevgilisi, mutlu bir ailesi, ilk aşkı babası veya özenip süsleneceği harika bir sevgilisi… Babası var ama ilk aşkı değil. Hayatında ilk nefret ettiği kişi. Çünkü o hem kendisine hem de küçük kız kardeşine çektirmediği çile bırakmayan pislik herifin teki. Peki sevgilisi mi? Sevgilisi olan Troy en az babası kadar pisliğin teki. Maggie’nin evde çektikleri yetmiyormuş gibi bir de Troy’dan aynı acıları çekmesi yaşamdan soğumasına neden oluyor ve sırf iki kuruş para cebine girebilmesi ve bu kötülüklerden azıcık uzaklaşıp kafasını dağıtabilmek için William’ların evinde çalışmaya başlıyor. Belirli günlerde gelip evi temizliyor ve huzura kavuşuyor.

William ise iyi aile çocuğu… Başarılı, çalışkan, iyi bir insan olabilmesi için teyzesi ve ailesi elinden gelen her şeyi yapıyor. Böyle bir ortamda ve insanlarla büyüdüğü için büyüdüğü zaman iyi yürekli, mükemmel ve başarılı bir öğrenci oluyor. Üniversite tatillerinde eve gelen ailenin gözde çocuğu olduğunu saymıyorum bile. :) Tabi bu iyi yanlarının dışında Will yakışıklı, uzun boylu kısacası tapılası bir insan…

Yaşamı tepe taklak olmadan önce son bir kez yaz tatili için evine geliyor. O yaz yaşadığı olaylardan sonra bambaşka bir insan oluyor Will. Artık daha içine kapanık, acıyı tatmış ve kalp kırılması nasıl bir duygu bilen birisi oluyor ve yaşadığı bu olaylardan dolayı evini terk ediyor. Ve de uzun yıllar boyunca da evine dönmüyor. Tam 6 yıl boyunca… 6 yıl boyunca bambaşka bir yerde bambaşka bir hayat kuruyor kendine. Yeni bir iş, yeni bir sevgili… Ailesini komple unutuyor. Ama tek bir şey ona ne ailesini ne de ilk aşkını unutturuyor… 6 ay önceki yazın yaşadığı her bir olaylar hiçbir zaman peşini bırakmıyor.

Ta ki abisi ona acı bir olay için telefonla arayana kadar kendini soyutladığı yaşamına devam ediyor. Abisi, teyzesinin çok hasta olduğunu, ölüm döşeğinde olduğunu, son kez canından çok teyzesini görmek istiyorsa ailesinin evine gelmesini istiyor. Bu tür bir acıya kalbi dayanamayan William, yeni yaşamını arkasında bırakarak evine doğru yola çıkıyor. Eve her yaklaştığı kilometre boyunca eski William’da bedenine geri dönüyor ve o yaz yaşadıklarını tek tek hatırlamaya başlıyor.

Her anı mutluluğu, sevgiyi, saygıyı, huzuru, acıyı, hüznü, ilkleri beraberinde getiriyor. Hem aynı anda onu mutlu ediyor, hem de gözyaşlarına boğuluyor. Çünkü o yaz yaşadıkları bir ömre sığdırılacak kadar önemli şeyler…

Evine vardığı zaman teyzesinin son nefeslerini verdiğini görerek 6 yıl sonra bir kez daha kalbi paramparça oluyor… Ve bu kalp kırıklığı ile eski acıları canlanıyor… Hem de acıların baş karakteri karşısında dururken… Hem de bir erkek çocuğun elini tutarak… Hem de sol elinin bir parmağında yüzüğü ile…

İşte bu acı tüm acıların üstüne çıkıyor… Çünkü o evlenmiş, çocuk sahibi olmuş ve hala acı çekerken ki yüz ifadesi ile karşısında dururken o hiçbir yapmadan 6 yıl önce kaçıp yeni bir yaşam kurarken bunları düşünmüyor, düşünemiyor… Ve işte onu gördükten sonra kendi acısının üstüne onun acısı ekleniyor…

Tam William bu acılarla boğuşurken abisi ona bir teklifle geliyor. Onun yılları boyu ailesinden uzak kaldığını ve artık bir yere kaçmasını istemiyor ve ailesi ile birlikte yaşamasını istiyor. Hem de evinin misafir kulübesinde kalmasını teklif ediyor. İlk başta geçici olarak kalayım gibisinden sallama bir cevap verse de Maggie’nin kız kardeşinin evin karşıda oturduğunu öğrendiği zaman fikrini değiştirerek bir süre daha –uzun bir süre daha- kalmaya karar vermiştir. Tabii yengesi bu sürenin uzunluğunu anlamış, hatta daha başka bir takım şeyleri de anlamıştır. Mesela Maggie ile William’ın ölmeyen ve ölmeyecek aşkı gibi… O ikisinin neden bu kadar acı çektiğini, neden William’ın 6 yıl önce kaçtığını, o yaz iki gencin neler yaşadığını, hangi acıları, hangi mutlulukları tattıklarını tek tek öğrenmiştir.

William’ın yıllar sonra Maggie ve hatta oğlu için uğraştığı çabalar, Troy’u öldürmemek için elinden gelen sabrı sonuna kadar kullanmaya çalışması, ailesinin yavaş yavaş o yaz neler yaşadığını öğrenmesi, William’ın yeni yaşamını arkada bırakıp eski yaşamına yeniden bir sayfa açıp kaldığı yerden devam etmesi, yeni bir yaşam, yeni insanlar, yeni duygular, yeni suçlamalar, yeni aşklar ve bitmek bilmez karmakarışık duygular….

Yazarımız sağlam kalemi ile her iki baş karakterimizin ağzından yazılan bölümler ile tüm duyguların karışması ve karamsarlığında eklenmesi ile gerçekçi bir roman ortaya çıkartmış. Aslında tüm bu olayları diğer kitaplarda bulabiliriz ama hem yazarın kalemini kullanma şekli ile hem de karakterin hikayeye tam uymasından ve rayından çıkmadan kitabın sonuna kadar kararlarından sapmadan sarsılmaz olmalarından dolayı bu kitapta bambaşka durmuş. Kitapta özellikle bir geçmişe gidip bir günümüze gelinmesi hem de her iki karakterinde ağzından yazılması beni mest etti. Sırf sağlam kurgusu ve bu şekilde anlatılmasından dolayı kitabımız 5 puanı hak ediyor ve açıkça söylemek gerekirse bu kitaba 5 puan vermek istedim, cidden istedim. Ama veremedim… Çünkü kitabın karamsarlığı, Maggie’nin çektiği acılar beni bitirdi. Resmen ruhumu daralttı. Boğdu. Hatta kitabı okurken bir ara, ara verip okumadım. Ama yine de sonunda çifte ne olacağını merak ettiğim için dayanamadım kitabın kapağını tekrardan açtım ve okumaya başladım. Ve o açışımda bir daha kapatmayacağıma söz vererek kitabın sonuna geldim. Hem de gözyaşlarım gözlerimden akmaya direnerek… Çünkü Maggie daha sonra o kadar çok acı çekti ki acımasız bir insanın bile kalbinin dayanabileceğini zannetmiyorum. William onun yaşamının her evresinde bir kurtarıcısı oldu ve olmaya da devam edecekte… Kitapta ki nefret ettiğim, elimden gelse boğmak istediğim o kendini çok beğenmiş, çevresindeki insanlara çektirmediğini bırakmamış o pislik kişi en sonunda hak ettiğini buldu ya içim gam yemeden kitabın kapağını kapattım ya resmen içim huzurla doldu. İşte sırf bu yüzden, ayrıca kitabın çevirisinden, ayrıca yazarın sağlam kaleminden kitaba çok çok düşük puan veremeyeceğimi ama çok çok yüksek bir puan da veremeyeceğimi biliyorum.

O yüzden ben de en az puan ile en yüksek puanım ortalamasını alarak kitaba 3 puan verdim. Ama bu sizin okumanıza sakın engel olmasın. Çünkü gerçek bir aşkı bir de William ve Maggie’nin aşkı ile tadın. Birazcık bitter bir aşk ama olsun tadın yinede…

 3

V0ZpRkE

Konuşan Kitaplar 17. Blog Tur 3. Gün / Kır Çiçeği Tepesi – Kimberley Freeman / İnceleme


1238037_554550897945319_1120482378_n

Kitabın Adı : Kır Çiçeği Tepesi
Orijinal Adı : Wildflower Hill
Yazarın Adı : Kimberley Freeman
Çevirmen : Duygu Parsadan
Yayınevi : Arkadya
Sayfa Sayısı : 534
Basım Tarihi : Ekim, 2013
Tür : Geçmiş-Günümüz / Aşk / Duygusal / Hüzünlü / Aile İlişkileri

Sanki ben doğduğumda, sen gökyüzünde beni sabırla bekleyen bir yıldızdın…

Bir anne, bir kız çocuğun ve bir kız torunun hayattaki zorluklara nasıl göğüs gerdikleri, yaşamak için nasıl ayakları üstünde durdukları, nasıl bir zor yaşamla mücadele ettiklerini anlatıp yer yer sizi güldürüp, yer yer ağlatan ve yeri geldiğinde feministlik duygularınızı şahlandıran kitabımız Kır Çiçeği Tepesi ile karşı karşıyayız…

Yaşamının belli bir süresince zengin yaşayıp daha sonra babasının işsiz kalıp yoksuzlaşıp çalışmak zorunda kalan ve hayatının zorlukları ile karşı karşıya kalan kızımız Beattie’nin, bir gün evli ama karısından nefret eden Henry MacConell’a aşık olması ile tüm yaşamı sarsılmıştır ve her aksilikler üst üste gelerek onların üstesinden gelmeye çalışmıştır 19 yaşında ki kızımız.

İlk aksiliği olan hamileliği yüzünden annesi Beattie’yi kapı dışarı ederek, eve adımını dahi atmamasını nereye giderse gitsin umurunda olmadığını, yeter ki ailesinin yanına dönmemesini söylemiştir.

“Hayır,” diye yanıt verdi annesi merhametsizce. “Değilsin. Artık bir kızımız yok.”

Ailesinden aldığı bu ilk darbe ile Henry’e giderek bir şeyler yapmasını söylemiştir. Ve mümkünse ona sahip çıkmasını istemiştir. Ama Henry ona hemen sahip çıkmazdır çünkü onun hala boşanmadığı bir karısı vardır. İşte bu yüzden ona beklemesini söyleyerek ortadan kaybolmuştur. Bu durumu gururuna yediremeyen Beattie, arkadaşı Cora’nın yanına giderek yardım istemiştir ve onu bir öğüt vererek teyzesinin yanına göndermiştir. Orada Beattie çocuğunu doğuracak ve bir aileye evlatlık verecektir.

İki çeşit kadın… Bir şeyler yapanlar ve kendisine bir şeyler yapılanlar…

Beattie bu sözü aklına kazıyarak Cora’nın teyzesinin yanına gitmiş ve tıpki onun gibi olan kadınlarla yaşamaya başlamıştır. Ta kii Henry gelip, hadi Avustralya’ya gidelim diye aklını çelene çalarak… Beattie ona evet diyerek iki çeşit kadından kendisine bir şeyler yapılanlar grubunu seçmiştir ve ister Avustralya’ya kadar olan yolculukları olsun, isterse Lucy’i doğurduktan sonra olan eziyetleri olsun, Beattie kendi kuyusunu kendisi kazmıştır.

Tabii bu eziyetleri kumarcı ve ayyaş Henry’den kaçıp kızı ile Tazmanya’ya yerleşene kadar sürmüştür. Ondan sonra çalışıp kendi parasını kazandıktan sonra bir şey yapan kadınlar kısmına girmiştir.

Çalışma hayatı düşündüğü kadar kolay geçmemiştir çünkü çalıştığı Kır Çiçeği Tepesi çiftliği kasabada hiç hoş olmayan sohbetlere yer verilen bir yerdir ve orada çalışan kişiler hakkında da hiç hoş olmayan dedikodular ortaya çıkıyordur. Orada çalışmaya başlayan Beattie’nin başına da aynısı gelmiştir ve yanında kaldığı ve o çalıştığı zaman Lucy’e bakan Margaret Day Henry’nin pişmanlıkla süslenmiş sözlüklerine inanarak eve çağırmış ve o dedikodulardan daha beteri başına gelerek kızı elden gidiyordur. Beattie’nin bu durumu durdurmaya gücü yetmiyordur çünkü kızı babasını çok seviyordur ve bu yüzden Henry’den gelen teklife karşı çıkamamıştır. Kızı artık her ay bir hafta boyunca babası ve boşanmadığı karısı Molly ile beraber kalacaktır. Zaten Henry’i bir kaşık suda boğacağım yetmiyormuş gibi bir de ortaya Molly gibi cadaloz, kendini beğenmiş, her şey benim olsun havasında gezen, gıcık olduğum, öldüresiye dövmek istediğim bir kadın ortaya çıktı. Ki o kadının ileri ki zamanlarda yapmayacağı şey kalmayacaktır. Mesela anne kızı ayırmak için elinden geleni ardına koymayacaktır.

Kızının babası ile daha fazla yaşamaya başladığında Beattie artık düzenli bir yaşama geçmeyi ve kesin bir işinin olmasını düşünüyordur. Bu iş içinde durumu kötü olan ve bu durumdan sahibinin hiç umurunda olmamasından dolayı ortaya çıkan fikri ile yola koyulmuştur ve hayatta yapmayacağım dediği bir şeyi yaparak, beş parası dahi olmadan bir kumar oyunu ile çiftliği almak için oranın sahibi ile iddiaya girmiştir. Ve eğer kaybederse o kadar kötü bir duruma düşecektir ki bir daha kızını dahi alamayacağı bir durumdur. Çünkü ismi kötüye çıkacaktır.

“Ne istiyorsun?” diye soruverdi Raphael aniden. “Herhangi bir şey.”
“Bu evi istiyorum. Hayvanlarla ve araziyle birlikte.”
“Sen çıldırmışsın. Böyle bir şeyi asla-”
“Armağan olarak değil. Bahis olarak. Benim bedenime karşılık.”

Böyle bir iddiaya girip kazanamayıp kaybedeceğini düşünen herkesi şoka uğratan Beattie bir kuruş dahi harcamadan bir borç batağı ile birlikte çiftliği almıştır. Almasına ama ne Raphael’in işçileri onunla kalmıştır ne de eşyaları. Bomboş bir evde sadece bir şoför ile yaşamına devam ettiren Beattie, Tazmanya’ya gelirken nehre düşen Lucy’i kurtaran Charlie Harris’i bulur ve çiftliğe çağrılır. Ama kasaba Aborjin kanına sahip yani siyahi olan Charlie hoş karşılanmaz ve bu sefer de Beattie ile ikisi arasında dedikodu çıkartırlar.

Ve bu ortaya çıkan dedikodularda yalan değil gerçektir. Çünkü ufaktan başlayarak büyüyen bir ateş vardır aralarında. Ve en sonunda aşklarını birbirlerine itiraf ederek mutlu sona ulaşmışlardır. Mi acaba? Bilemeyeceğim artık okuyup öğrenin gerçekten mutlu sona mı ulaşmışlar. :)

1375929_562139733853102_1072990653_n

Kitabımız geçmiş ile geleceğin harmanlanarak anlatıldığı için iki bölümden oluşuyor. Geçmişi acılarla dolu bir yaşamı olan ve her bir olayda acı çeken Beattie anlatırken, geleceği mesleğinin doruğunda olan ama önce sevgilisinden ayrılıp daha sonra merdivenlerden düşerek dans hayatının bitmesine neden olan kazanın başına gelmesi ile Londra’dan Avustralya’ya taşınan balerin Emma’nın hayatını anlatıyor.

Dans konusuna gelince… Bu bir daha mümkün olmayacaktı.
Ve bu benim dünyamın sonuydu.

Kaza geçirdikten sonra bir daha dans edemeyeceğini öğrenen Emma kalbi kırık bir şekilde Avustralya’ya döner ve bir sürpriz ile karşılaşır. Büyükannesi çektiği acılardan sonra zenginliğine zenginlik katarak yaşamına gözlerini yummuştur ama ne çocuklarına ne de başka birisine miras bırakmıştır. Hepsini hayır kuruluşlarına vermiştir. Ama tek bir şeyi sadece tek bir şeyi bağışlayamamış veya satamamıştır. Kır Çiçeği Tepesini…

Kır Çiçeği Tepesini, Emma’ya miras bırakmıştır ve 6 aydan önce oraya satamayacağı ile ilgili de bir kural koymuştur. Çünkü orada Beattie geçmişini saklıyordur ve bu geçmişini de canından çok sevdiği, kendisine çok benzeyen Emma’ya miras bırakmıştır.

Emma annesinin evinden Tazmanya’ya giderek Kır Çiçeği Tepesinde bulanan eve taşınır ve her odasında ağzına kadar dolu kolileri boşaltarak bir sırrı çözmeye çalışır. Bu sırrı çözerken yanında kasabada yaşayan Monica’yı alır. Monica bir yandan ona yardım ederken bir yandan abisi Patrick’in Emma’ya karşı aşkının kıvılcımlanmasını sağlar. Ee Emma da bu durumda boş değil, Patrick Emma’ya ne kadar aşıksa, Emma’da Patrick’e aşıktır.

Ona inanmıyordum, ama yine de gidecektim. Mina’ya gittikçe bağlanıyordum. Patrick’e ise gittikçe daha çok bağlanıyordum.

Onlar birbirlerine bağlana dursun yavaş yavaş sırrı çözüyorlar ve benim hiç mi hiç beğenmediğim, nefret ettiğim, hiç ama hiç sevmediğim, sanki yarın görüşürüz diyen 3.sınıf günlük diziler gibi bir mutlu son ile bitiyor. Sevgili yazarım o sevgili karakterinin 25 yıl hatta daha fazla süresince hiç mi içinde bir şeyler birikmedi? Hiç mi içerisinde bir nefret biriktirmedi içinde? Hiç mi özlemedi onu? Hiç mi karşı çıkmadı ona bakan insanlara? Hiç mi aramadı o kişiyi? Hiç mi ha hiç mi?! Çok sinirliyim. Bu kadar güzel bir kitabın böyle saçma sapan bir son ile bittiği için. Kendimi kitaba o kadar kaptırmışım ki kitabın bittiğini bile anlamadım. Boş sayfaları bile çevirdim acaba bir şeyler yazıyor mu diye. Ama yazmıyordu! Neden yazmıyordu ey sevgili yazarım? Neden böyle saçma sapan bir yerde bitirdin?! Hadi hazır içimi dökmüşken biraz daha dökeyim! O adamdan ne istedin de öldürdün? Eline en geçti sevgili yazar? Farkında mısın bilmem ama bu davranışın ile aynı George R.R.Martin ile yarışırsın. En sevilen karakterleri öldürmekte üstünüze tanımıyorum resmen!

Ohh be içimi döktüm resmen! :)

Kitap hakkında diğer şeylere değinecek olursam eğer bir kere kitabın konusu MUHTEŞEMDİ!!! Bayıldım, bayıldım! Sayfaları birbiri arkasına çevirdim resmen ve sona yaklaştıkça bitmemesi için dua ettim. Yazara o kadar sitem etmeme rağmen böyle şahane bir konu yazdığı için teşekkür ediyorum.

Ayrıca yurtdışı kapaklarının 5 katı hatta milyon katı kadar daha şahane bir kapak yaptığı için ise Arkadya Yayınlarına ayrı bir teşekkür ediyorum. Zevkle kitap okumama ekstralar katıyorsunuz bu kapaklarla. <3

Kitaba puanım ise o acı olay yüzünden ve saçma sapan son yüzünden 5 üzerinden 4.5!

thz3y

Dengesiz Bir Aşkın Anatomisi – Duygu Özlem Yücel / İnceleme


Kitabın Adı : Dengesiz Bir Aşkın Anatomisi
Yazarın Adı : Duygu Özlem Yücel
Yayınevi : Destek Roman
Sayfa Sayısı : 270
Tür : Duygusal / Hüzünlü / Aşk / Türk Edebiyatı
Basım : Ağustos,2013 / 9.Basım

“Hani şu, filmlerdeki, bir anda insanların başına gelen şeyler gibi mi?” dedim konuyu dağıtmaya çalışırcasına.

Güldü ve “Evet” dedi, akıl almaz gülümsemesi yanağındaki gamzeleri ortaya çıkarırken.

“Hani şu, sen işyerinde odama daldığın gün başımıza gelen şey gibi!…”

Hani bazı kitaplar vardır ya o saf aşkı, mutluluğu, sevgisi ve karakterlerine olan aşkımızdan dolayı kitap kendine aşık eder ve 5 yıldızında ilerisini vermek isteriz. Yere göğe sığdıramayız hani. Anlat anlat bitiremeyiz. Herkes okusun isteriz. Ama bazı kitaplar vardır ki yine aynı şekilde o saf aşkı, mutluluğu sevgisi, karakterlerine olan aşkımızın had safhada olması ama ‘Lanet olsun böyle kitaba’ diyerek kapattığımız o mutsuz sonlu kitaplar vardır ve bizi üzdüğünden, canımızı yaktığından 1 puan vermek isteriz ama kitap hak etmez o puanı. Çünkü mükemmeldir. Vicdanınız el vermez o kitabı yerden yere vurmaya. Belki yaşanmış belki yaşanmamış bir hikayenin kaleme alındığı bir aşk hikayesini gerçekmiş gibi kelimeleri içinize çeker, yalar yutar ezberlersiniz ve içinizden o ayrılıklarından sonra keşke barışsalar diye çırpınarak kitabın sayfalarını tek tek çevirip kitabın sonunu beklersiz. Ama sonuna geldiğiniz zaman da ise öyle bir yıkılırsınız ki gerçek acının tadını kelimeler ile alırsınız.

Dengesiz Bir Aşkın Anatomisi işte tam anlattığım gibi bir kitap. 1 yıldızı da hak ediyor ama 5 yıldızı da. Göklere de çıkartılacak bir kitap… ama o sonu ile yerlere çarpılacak da bir kitap!

Ben nadir bu tarz kitapları okurum. Sayılıdır. Çünkü bu tarz kitapları okuduğum zaman uzun bir süre kendime gelemem içten içe parçalar beni. Her ne kadar sıksam da göz yaşları tek tek yanağıma düşer. Durduramam… Ve bu duygudan da nefret ederim. Sevmiyorum daha doğrusu sevemiyorum mutsuz olmayı. Her daim gülmek, gülümsemek isteyen bir insanım ben. Ama yeri gelir içi basık, karanlık kitaplarda okurum ama mutsuz sonla biten aşk hikayeleri kadar etkilemez beni. Bunlar sanki benim için bambaşka bir dünya. Nefes alamayacak konuma getirttirir beni. Sevemiyorum bu duyguyu! Sanki ben yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Abartıyorum düşlerimde, yerden yere vuruyorum kendimi… Ve daha sonra çekiyorum acısını. Atlatmak istiyorum. Çalışıyorum ve çabalıyorum. Ve daha aşıyorum hepsini kazanan ben oluyorum. Ama unutuyor muyum? Tabii ki hayır! Nasıl unutabilirim ki?! O sahneler benim beynime kazındı bir kere çıkabilir mi artık?! Çıkamaz!

Dedim ya sayılıdır bu türü okuduğum. İlk mutsuz sonla biten ve yıllar geçse dahi unutamadığım bir kitaptır Canan Tan’ın Piraye’si! Yıllardır döner döner düşünürüm. Çoğunuz kitabı okumuştur ve biliyordur kitabın nasıl bittiğini. “O çocukla kadın ne yapacak?” “Hiç o çocuğun yüzüne baktığında sevdiği adamı görmeyecek mi o kadın?” “Her kucağında tutuşunda kocası aklına gelip kafayı yemeyecek mi bu kadın?” gibi sonu gelmeyen, kitabın geleceğine ışık tutamayan hatta karanlık köşelerinde kalmış cevapları olmayan sorular… Piraye’den sonra uzun bir süre mutsuz sonlu, içimi kanatacak kitap okumadım. Daha doğrusu okuyamadım elim gitmedi. Ama 3 yıl sonra dayanamadım ve Güneş Demirel’in Şimdi Benimsin’i okudum. O satırlara ince ince işlenmiş mutsuzluk! Aman Allah’ım kahretti beni! Yeri geldi devam edemedim kapattım kitabı. Ama dayanamadım bir solukta okuyacağım, bitireceğim bu kitabı dedim. Bitirdim bitirmesine! Ama ne oldu sonra? Aklıma direk Piraye geldi! Yine elim ayağıma dolaştı, gözlerim doldu. Ve bu sefer aklımda iki kitabın mutsuzluğu vardı. Tam kaldıramayacağım bir yük, ömür boyu bu iki kitabı hatırlayacağım derken karşıma bu kitap çıktı!

Sevgili blog kardeşim Tuğçe’nin Kitaplığı, son zamanlarda beni kitap önerilerine boğuyor ve önerdiği kitaplar dili ne olursa olsun o kadar güzel oluyor ki elimden bırakamıyorum! Son önerdiği kitap ise Dengesiz Bir Aşkın Anatomisi! Daha dün önerdi. Dayanamadım gittim aldım. Zaten D&R’da indirimde. Haberiniz olsun. Aldım elime direk okumaya başladım. Yaklaşık 5 saat içerisinde bitirdim kitabı, bitirmesine ama kitabın kapağını kapattıktan sonra üzerimde bıraktığı etkiyi silmek kaç yıl sürecek? Can’ın aşkını, Aslı’nın delidoluluğunu veya o sonu ben nasıl unutacağım? Nasıl silip atacağım zihnimden?

Biraz küstah, biraz kendini beğenmiş, egosu hafifçe tavanda, kendine fazlasıyla güvenen ve oyun oynanmayacak kadar akıllı birisi olarak tanıtıyor Aslı onu. Ama ben bunlara bir o kadar duygusal, gamzelerinden tutunda yüreğinde bir bebek gibi narin kollarında besleyip büyüttüğü kalbine aşık olunabilecek, yanınızdan ayırmak istemediğiniz birisi o. O kim mi? Can. Aslı’nın can’ı kanı!

Karşısına çıkıp duran çılgın, sempatik, her yana enerji saçan, biraz asabi biraz da deli dolu kız diye tanıtıyor Can onu. Ama ben yine bunların yanına bir o kadar deli bir aşık, aşkına tutunabilmek için hayatından her şeyi silip atmış, sadece aşkını düşünebilen ve sadece tek bir kişiye aşık birisi. Can’ına! Can’ın ufaklığı o!

“Burası kimin odası?”
“Konu neydi? Ben yardımcı olabilirim.”
“Burası kimin odası diyorum. Yardımcı olabilir misin demedim!”
“Patronlardan birisinin odası ufaklık. Şimdi sorun neyse söyle de çözmeye çalışalım.”
“Ufaklık!!!!”

Kızımız 23 yaşında, üniversiteden yeni mezun olmuş, deli dolu kabına sığamayan birisi. Her dakika hatta her saniye bir şey yapabilir. Uzun iş başvurularından sonra son durağı malum kişi ile tanışacağı bir şirket. Ve toplantı odasında tam 1 saattir bekliyor. Ee dedik ya deli duramıyor yerinde, hemen görüşmek istiyor birileri ile, işe alınmak istiyor veya görüşme yapmak istiyor. Ama ne gelen var ne giden. Deli kız kalkıyor ayağa yürümeye başlıyor büyük patron kapılarına. Çalmadan dalıyor içeriye. Şirketin en kadar berbat bir yer olduğu hakkında sayıyor, döküyor. Ama karşısındaki de o kadar güzel bir tepki veriyor ki hayatı boyunca unutamıyor ve bir ömür kendisi ile saklıyor bunu.

“Bu arada tanışmadık değil mi? Ben Can.” Elini toklaşmak için emin bir tavırla bana doğru uzattı.
“Can Sipahioğlu…” ve devam etti…
“Şu meşhur patron!”

Siz böyle bir tepki alsanız ne yaparsanız? Arkanıza bakmadan kaçarsınız değil mi? Kızımızda öyle yaptı! Ama kader bu illa sizi yan yana getirecek! Arkadaşı Aylin ve sevgilisi ile gittiği, hayatını komple değiştireceği, bir daha eski Aslı olmayacağı tatilde imkansız diye bir şey gerçekleşiyor ve bir mektup eline düşüyor. Kimden mi? Hadi ama kim bu gizemli adam tahmine demiyor musunuz? Meşhur patronumuz Can tabii ki! :)

Dün gibi hatırlıyorum diyorum ya… aslında o tatile ve tatilden sonrasına dair her anıyı dün gibi hatırlıyorum ben. Çünkü beynimden silemiyorum., çünkü silinsin istemiyorum., çünkü bir anını bile kaybetmek istemiyorum. Giydiğim, yediğim, içtiğim, söylediğim, duyduğum ve yaşadığım hiçbir şey beynimden uçup gitsin istemiyorum.

 

Selam Ufaklık,
Şimdi beni nerden buldun diyeceksin ama ben seni değil, sen yine beni buldun.
……..
Merhaba demeden geçmek olmazdı, değil mi?
Kendine iyi bak!
Can S.

Hele tatilde ilk bir araya gelip de Aslı’nın dışarıya vuramadığı tepkileri!

Kalp atışları…
Kontrol kaybı…
Düşünce bulanıklığı…
Heyecan….
Kahvaltı? Yarın?
Sizce?

İlk buluşmalarından sonra Aslı’nın biten tatilinin hüznü üstüne çöreklenirken Can’dan öyle bir mükemmel bir teklif gelmiştir ki Aslı’nın gözü ne ailesini, ne yanında getirdiği arkadaşları ne de bir başka kişiyi görmüştür ve Can’ın teklifine balıklama atlayarak hayatında bambaşka bir evreye geçmiş ve ilk sırada kendisi olması ile beraber her şeyi değiştirmiştir.

Onlar bilmiyordu ama “eski ben”in kuralları bir bir bozuluyor, kaleleri bir bir yıkılıyordu
“Peki,” dedim ve kapıya doğru yönelen çiftle beraber birkaç adım attım.

“Eski ben” ayakta kalabilmek için son kez direndi.
Derken adımlarım yavaşladı…

“Eski ben” can çekişti.
Elimdeki bavulu çekmeyi bıraktım.

“Eski ben” son kez cılız bir nefes aldı.
Ve aniden durdum…

“Ben gelmiyorum!”
“Eski ben” işte o an öldü!

İşte Aslı’nın bu değişimlerinden sonra yaşamı da değişti. O artık aşık bir Aslı idi. O artık ağlayan bir Aslı idi. O artık sevgilisini kaybetmek istemeyen, mutlu mesut yaşamak isteyen bir Aslı idi. Sevgisi ve aşkı uğruna yapmayacağı şey kalmayan Aslı idi. O büyümüştü. O artık bir ufaklık değildi! O artık bütün acıları tam tattım derken son dakika Can’dan beklenmeyecek bir davranışla son darbeyi aldı ve kendini kaybetti!

Can’dan bahsetmiyorum bile yüreğimi yıktı geçti o artık. Onun son dakika vuruşu bitirdi beni. Kelimeleri kifayetsiz bıraktı. Yapmayacaktı bunu. Savaşacaktı. Sırrını ilk baştan söyleyecek ve Aslı’ya böyle acı çektirtmeyecekti. Hatalı çok hatalı. Ama hepsi bitmek bilmez sevgisi ve ölümsüz aşkı yüzünden. Hep Aslı’yı rahat ettirmesi yüzünden. Ama olmadı be Can! Saklamayacaktın o sırrını. Olmadı cidden!

İki ne yaptığını bilmeyen insan, iki acemi aşık ve iki sersem dansçı… Hepsiydik! Hiçbiriydik! Birbirimizin her şeyiydik ve hiçbir şeyiydik.

Bunların haricinden yazarın dilini merak ediyorsanız eğer, yazarımız bambaşka bir dil ile karşımızı çıkıyor. Daha doğrusu bambaşka bir anlatım ile. Benim sevdiğim ve bayıldığım bir anlatım şekli ile. Sanki yaşadığı veya yaşanmış bir olayı anlatırken nasıl kelimelere dökeriz işte öyle kitabımızın anlatım şekli. Dili sade ve yalın. Hiçbir takılma veya pürüz yok. Sayfaları çevirdikçe çeviriyorsunuz. Okudukça heyecanlanıyor, mutlu oluyor, hüzünleniyor ve en sonunda gözyaşlarınızı akıtarak kapatıyorsunuz kitabı.

Bir hocam zamanında gerçek bir aşk kitabı okumak istiyorsam mutsuz sonla biten bir kitap okumamı ve ben de daha çok etki bırakacağını söylemişti. Haklı, hem de fazlasıyla. Yine ve yeniden benim üzerimde iz bıraktı bu kitap. Okuyun ve okutun!

Kitaba puanım 5 üzerinden 5. Ne üstü ne altı!

5

damy (1)

Mahmud ile Yezida – Murathan Mungan / İnceleme


 

Kitabın Adı : Mahmud ile Yezida

Serinin Adı : Mezopotamya Üçlemesi

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Murathan Mungan

Yayınevi : METİS

Sanki at sırtındaymış gibi ve sanki at kendileriymiş gibi ve sanki atlar koşuyormuş da, koşarken koştukları yerlere bir top kıvılcım bırakıyorlarmış gibi,  bir ellerinde tüfekleri ve bir ellerinde meşaleleri, ve en önde ucuna alçılı koca bir bez çaput bağlanmış uzun bir sırıkla köyün çevresini daireleyerek geçerler, geçerler, geçerler…

 

Mahmud ile Yezida.  Birisi Yezidi kızı birisi Müslüman oğlu. İkisinin aileleri de, akrabaları da, komşuları da birbirine düşman. Ellerinden gelse birbirlerini öldürecekler, ama elleri mahkum, devlet baba buna izin vermiyor. Geçersiz hüküm. İki taraftan her hangi birisi, birine laf atarsa olaya ölüm girer, kan girer, kan davası başlar. Birisine laf atan birbirlerine düşman bu iki köyün, birbirlerine sevdalı gençleri olursa ne olur peki? Babası veya erkek kardeşleri gözü kapalı oğlunu veya kızını, kız kardeşini veya erkek kardeşini öldürür. Kurallar böyledir. Kan davasıdır. Ne aileye ne köye yakışır bu yakışıksız hareket.

İşte bunlardan birisinin kurbanı da, bu kara düşmanın, kan davasının iki mahkumu da Mahmud ile Yezida’dır. Sevdalarına söz geçiremezler. Mahmud, azgın sulara sahip, gireni yutan, bir daha geri yaşama döndürmeyen, en dibine çeken nehri gözü kapalı atlayıp, aşar… Aynı Ferhat’ın dağları deldiği gibi kulaçları ile suyu yararak Yezidası’na, sevdiceğine ulaşır Mahmud. Yezida karşı kıyıda bekle bu gözü dönmüş, deli, cesur delikanlıyı. Saçlarını açar. 40 gün 40 örgü yapsın, 40. gün evlensinler ve 40. günün gecesinde, düğün gecesinde açsın diye Mahmud.

Ama evren bu iki sevdalının aşkını yaşamasına izin vermez…

Dibi kuruyasıca bir bataklık sokar araya. Sırf toprak yüzünden gözü dönmüş Müslüman köyünün ağasının pirinç ekebilmesi için. Ama nerede mi bu bataklık? Yezidi köyünün yakınlarında. Hemen dibinde. Nasıl mı geçecekler? Yezidilerin kuralları ile. Canlı bedenlerden çember yaparak. Çember bozulmadıkça dışarı çıkartmayarak. Çemberin içine hapsederek.

Müslüman delikanlılarının, eli silah tutan gençlerin oluşturduğu çemberde tek bir kişi yoktur. Mahmud! Sevdiceğine gider. Ama nereden bilebilir, her seferinde yari ile buluştuğu dilek ağacının yakınlarında düşman köyün, Yezidilerin gençleri olduğunu. Önce eli sonra da başı kesilir. Cansız bedeni yüreği karalar bağlamış annesine gönderilir. Kara toprağa emanet eder yüreği dağılan anne.

Yezida ise dilek ağacına doğru yola çıkar ve ne görsün! Mahmud’unun elini. Hem de bir direğe saplanmış, cümle aleme duyurur bir şekilde, örnek alsınlar diye. Gözyaşları sel gibi dökülür Yezida’nın. Dilek ağacına gider. Çıkarır tebeşirini çizer etrafına çemberini. Girer içerisine birisi, ne çıkar o içerisinden. 40 gün. 40 örgü. Çözülmesini bekler. Tek tek. Her güne ayrı bir örgü. İçmeden, yemeden. Yezidi halkının yalvarmaları, ağlamaları eşliğinde. Bir faydası dokunmayan annesinin gözyaşı eşliğinde.

CÜMLE KÖTÜLÜKLE BU DAİREYE HAPSOLSUN!

CÜMLE KÖTÜLÜKLER BU ATEŞTE YANSIN,YOK OLSUN!

40.gün Yezida Mahmud’una kavuşur. Yan yana yatar ölü bedenleri. Sonsuza kadar…

Murathan Mungan’ın yine o duygusal-hüzünlü dilinde kaybolup, yüzeye çıkmak istemiyorsanız ve tiyatro eseri bir kitap okumak istiyorsanız, buyurun hiç durmayın, gidin alın ve Murathan Mungan’ın tiyatro dili ile tanışın.

385472_10151433582022360_1769049046_n