Blog Tur: Kan Sarkısı – Anthony Ryan / Inceleme


1922441_733519056668914_8956575448288883183_n

 

Kitabın Adı : Kan Şarkısı
Orijinal Adı : Blood Song
Serinin Adı : Kuzgunun Gölgesi Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Anthony Ryan
Çevirmen : Barış Tanyeri
Yayınevi : İthaki
Sayfa Sayısı : 664
Basım : 16 Mayıs, 2014
Tür : Epik Fantastik

“Vaelin,” dedi kalın, bir savaşçıya ait sesiyle. “Sana öğrettiğim vecizeyi hatırlıyor musun? Aile düsturumuz.”
“Evet lordum.”
“Söyle.”
“Gücümüz sadakatimizdir.”
“Evet. Gücümüz sadakatimizdir. Bunu hatırla. Oğlum olduğunu ve senin burada kalmanı istediğimi hatırla. Burada pek çok şey öğreneceksin ve Altıncı Nişan’ın kardeşlerinden birisi olacaksın. Ama hep benim oğlum olacaksın ve arzularımı onurlandıracaksın.”

Vaelin Al Sorna, Diyar’ın ilk kılıcı olan Kralyk Al Sorna’nın oğlu, annesini yeni kaybetmiş 10 yaşında daha kendini bilmeyen bir çocuk iken babası tarafından İtikad’ın Altıncı Nişanına eğitilmek üzere gönderilmiştir. Altıncı Nişanın kapısından girmeden önce Diyar’ın ilk kılıcının oğluna söylediği son sözleri yukarıdaki gibi olmuş ve oğlunu kapıda bırakarak atını mahmuzlayıp gitmiştir.

Orada nasıl bir yaşam süreceğini, nelere yapacağını veya neler yapmayacağını bilemeyen Vaelin, kendisini tamamen ortada kalmış bir öksüz olarak kabul etmektedir. Çünkü Nişanın kapısından içeriye adım attığından itibaren artık bir ailesi yoktur ama Nişanda yer alan oğlan çocukları artık onun kardeşidir, ailesidir.

İlk günlerde hiçbir çocuk ailesinin artık olmadığını kabul etmese de zamanla bu duruma alışmış ve oda arkadaşlarını kardeşleri hatta ailesi olarak kabul etmeye başlamıştır. Her ne kadar zor bir durum olsa da…

Zaten zamanla tabii tutuldukları çok zor görevlerden ve Usta Sollis’den yedikleri değnek cezalarından dolayı düşündükleri en son şey bu konu olmuştur. Zor derslerin ve değnek cezalarının yanında bir de bunlardan daha zor olan Nişan sınavları vardır ki kardeşleri gerçek dünyaya hazırlayan asıl zorlu görevler dizisi işte bunlardır. Ve nedense her bir sınavda Vaelin, ölümden son anda kurtuluyor yada başına bir şey geliyordur. Bunun sebebini her ne kadar bilemese de başından geçenleri Usta Sollis’e ve Nişanın başı kabul edilen Suret’e anlattığı zaman belirsiz cevaplar almış ve onu başlarından savmışlardır.

bloodsong_big

Pek çok adı vardı. Daha otuz yaşına gelmemiş olmasına rağmen, tarih ona bol unvan ihsan edilmesini layık görmüştü: Onu bize eziyet etsin diye gönderen deli kralın karşısında Diyar’ın Kılıcı, savaşlar boyunca onu izleyen adamların yanında Genç Atmaca, Cumbraelli düşmanlarına karşı Karanlıkkılıç ve sonradan öğrendiğime göre Büyük Kuzey Ormanı’nda yaşayan esrarengiz kabileler arasında da Beral Shak ur adıyla anılırdı yani; Kuzgun Gölgesi.

Kitabımızı bu sözlerle açarken acaba bu Vaelin nedir ki bu kadar unvan almış acaba diye kara kara düşünürken, sayfaları çevirdikçe onun kim olduğunu anlıyor ve yaşadığı her acı ile acı duyuyor, her başarı ile mutlu oluyor, her yeni bilgi öğrendiğinde bizde bir o kadar şaşırıyor, hatta o savaşırken biz de savaşıyoruz.

O tüm bu yeri geldiğinde hakkıyla almış yeri gelmiş talihsiz olaylardan dolayı almıştır. Ama her halükarda yaşadığı tüm diyarlarda onu tanıyan birisi çıkıyor ve önünde saygıyla eğiliyorlardır. Her ne kadar bu duruma Vaelin karşı çıksa da…

Zorlu sınavları, zorlu dersleri, Usta Sollis’in değneğinden yediği sopalar ile eğitilmiş, eğilmiş, bükülmüş ve tam bir Nişan Kardeşi olduğu zaman artık görev başına geçme zamanı gelmiştir. İtikad’ı yayma görevi. Ama iyi bir kılıç kullanıcısı daha doğrusu kılıç ile dans eden birisi olduğundan dolayı ve aynı zamanda Diyar’ın İlk Kılıcı’nın oğlu olmasından dolayı daha göreve gelmeden Diyar onu tanıyor, biliyor ve çok az da korkuyordur. Ve tabii bunların hiçbirisi Kral Janus’un gözünden kaçmamış ve onu yanına çağırarak görev üstüne görev vermiştir. Hem de Vaelin’in hiç hoşuna gitmeyen, gitmeyecek görevler.

Peki Vaelin bu görevlere karşı çıkabili miydi? Hem de kılıcının tek bir darbesi ile. Peki neden mi karşı çıkmadı? Sapkın, salak, elinde ölümüne koz olan, bir kaşık suda boğulmasını isteyeceğim Kral Janus, Vaelin’e karşı tonla koz tutuyordur elinde ve bunları her bir görev için Vaelin’e karşı kullanmaktan da çekinmiyordur. Yüzsüz herif! Kitabın sonunda adalet yerini buldu da gördü gününü! İçimin yağları erimedi desem yanlan söylerim. :P

İster konusu olsun, ister işlenen tema, ister kurgu ve isterse kapak ile Goodreads’de ki puanını katbekat hak eden bir kitap Kan Şarkısı. Genel olarak bu türe bayılan birisi olarak bu kitaba da bayıldım ama ne yazık ki bu tarz kitapların seri olmasından dolayı sinir oluyorum. Kan Şarkısı her ne kadar belirli bir şekilde bitse de kafamda soru işaretleri bırakmadı desem yeri. Özellikle son kısımda “Ama ama böyle son mu olur?” , “Böyle bitemezzzz!!!”, “Neden böyle bitti ki?!” gibi sorular kafamda uçuşmuyor değildi. Dediğim gibi her ne kadar belirli bir şekilde bitse de belirsiz bir sondu benim için ve İthaki’nin devam kitaplarını çıkartmasını dört gözle bekliyorummmm!!!!

Ve şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Eğer ki bir Taht Oyunları okuyucusu ve o seriye ister kitabı olsun ister dizisi olsun deli oluyorsanız kesinlikle alın kitabı okuyun, pişman olmayacaksınız!

Puanım 5 üzerinden 5!

5

damy (1)

 

Reklamlar

Kitap Dostları #7 Blog Tur 3. Gün / Korkak ve Canavar – Barış Müstecaplıoğlu / İnceleme


korkak-ve-canavar1

 

Kitabın Adı : Korkak ve Canavar
Serinin Adı : Perg Efsanesi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Barış Müstecaplıoğlu
Yayınevi : İthaki
Sayfa Sayısı : 307
Basım Tarihi : 2013
Tür : Türk Edebiyatı / Fantastik

Hepimiz bir gün öleceğiz. Belki genç belki yaşlı. Belki acıyla belki de huzurlu. Ama bir gün mutlaka yokluğa karışacağız. Bundan kaçamayız. Bununla savaşamayız. Fakat tümden çaresiz de değiliz. Onurumuzu koruyarak ölmek elimizde.

perg-haritasi

Küçük yaşta kısa yol olarak tünele girip bir daha oradan çıkamayan ailesi sonucunda güçlü, kuvvetli, yakışıklı ve savaşçı olan Leofold öksüz kalır ve Miryatek’in babasının onu bulması ile yaşamını onların yanında devam eder. Ta ki Kadi’de Kozan ile Asuber’in savaşı patlak verene kadar. Miryatek’in Kozan’ın tarafını tutmasından dolayı hiçbir savaşa katılmak istemeyen güçlü ve yakışıklı askerimiz Leofold da zorunlu olarak Kozan’ın safhasında savaşmaya başlar.

“Aziz dostum!” diye kükredi genç şövalye. “Sensiz başlamak üzereydik! Beni gerçekten meraklandırdın… Sözünün eri olduğunu biliyorum; bu kadar gecikince başına bir iş gelmiş olmasından korktum.”
Leofold ona uzanan elleri sevgiyle yakaladı. Gülümseyerek, “Beni hoş gör,” dedi. “Bu savaş katılma iznini alana dek neler çektiğimi bir ben bir Tanrı bilir. İnan ki Ermira’yı razı etmek savaşın en zor kıskmıydı!”

Her şey onların kazanmasının tarafında takır takır işlerken bir gün savaşta Asuber’in tarafında yer alan, türü çözülemeyen siyah cübbeleri ve başlıkları olup öldürülemeyen askerler ortaya çıkar. İşte o gün her olay tersine döner ve Kozan’ın tarafı güçsüzleşmeye başlayarak tek tek askerleri ölmeye başlar. Ve bu askerlerinden birisi ise Misyatek’tir.

Kardeşinin ölümünün yükünü kaldıramayan ve kan gölünün içerinde daha fazla kalmaya cesaret edemeyen Leofold kaçmaya başlar. Hem de yıllar önce annesi ile babasının öldüğü tünele kadar atını dört nala sürer. Kötü hatıralar zihnini doldursa da lanetli tünele yine girerek kısa yoldan evine ulaşmak ister genç savaşçı. Ama başına geleceklerden habersiz bir şekilde…

Dört nala hiç durmadan devam ederken birden toprak ayağının altından kayar ve bir çukura düşer. O çukura düşüp, iğrenç yaratık Asherta ile karşılaşmasından sonra tüm yaşamı tepe taklak olur. Asherta’nın bekçiliğinden kurtulduktan sonra artık eski güçlü, kuvvetli ve yakışıklı bir savaşçı değildir Leofold. O artık bambaşka türe ait birisi olmuştur.

Karşısında duran şey ne bir insandı ne de bir hayvan. İki metreden uzundu. Geyfor ayısını kıskandıracak irilikteki vücudu, onu tamamen saran ağaç kabuğuna benzer katman ve el yerine taşıdığı dev pençeler dışında  bir insan vücudunun çizgilerine sahipti. Bu vücudun üzerinde ufacık kalan yüzü tarif edilemeyecek kadar çirkin ve ürkütücüydü. Ama en dayanılmazı, bu yüzün içinde eğreti duran gözlerin hiç kuşkusuz insan gözleri olmasıydı.

Yakışıklı ve kuvvetli savaşçımız bir insandan yarı insan-yarı hayvan konumundaki bir canlıya dönüştükten sonra belli bir süre Asherta’nın bekçiliğini yapmış ve ona insan avlayarak karnının doymasını sağlamıştır. Ta ki bir gün insan çocuklarla karşılaşana kadar… O çocuklarla karşılaşınca efendisine karşı damarlarında dolaşan itaat duygusu ölmüş, öfkeye dönüşmüştür ve o hırsı ile sahibi Asherta’yı öldürerek onun bedduasını almıştır.

“İhanet ettin…” diye inledi. Sesi her kelime de biraz daha zayıflıyordu. “Ama sen de öleceksin… Damarlarındaki kanım intikamımı alacak… Günbegün seni zehirleyecek… Gün gelecek bir şeytana dönüşeceksin… Çevrendeki herkese ölüm kustuktan sonra kendi kendini de yok edeceksin…”

Efendisinin son nefesini harcadığı bu sözler kulaklarında çınlaya çınlaya kaçarak ormana saklanmıştır. Ve romanımızın Canavar’ı da bu sayede ortaya çıkmıştır.

Diğer yanda ise romanımızın Korkak’ı ise sırf savaştan kaçmak için sakat rolü yapıp savaşa gitmemiş, köyün yaşlıları ve hamile karısı ile köyde kalmıştır. Aslında yüreğinde kocaman bir kahraman taşıyan Guorin, karısının ve doğmamış bebeğinin gözü dönmüş bir komutan tarafından öldürmesinden sonra hiçbir şey yapmamasının hatta bunun üstüne köyden koşa koşa ormana dalması ile kendi kendisine ‘korkak’ unvanı takarak, gece gündüz hiç durmadan karanlık ormanlarda koşmuştur, koşmuştur… Hem de hiç durmadan… Ta ki bir gün bir Geyfor ayısı onu saldırana kadar… Onu bu saldıran kurtaran Leofold ‘Bekçi’ ile karşılaşana kadar. İşte o andan sonra Guorin ve Leofold beraber hareket etmeye başlamışlardır.

Bir gün yeniden savaş başladığı haberini alan Leofold, savaşçı kanının kabarması ile Guorin’a savaşa katılacağını söylemiştir. Ve Guorin de onu yalnız bırakmayarak onunla beraber gelmişti.

İşte o savaşa katılmaları ise Asuber’in gerçek yüzünü görmüş, şeytanla nasıl anlaşma yapıp hangi canavarlarla işbirliği yaptığını görmüşlerdir. Ve Leofold’un Kozan’ı yutan büyük kuşu öldürmesin sonra peşlerine bir büyücü katılmıştır, isminin ise Geryan olduğunu söyleyerek, neden peşlerine katıldığını geçmişinden başlayarak anlatmıştır. Ve Tshermon’un Kitabı adında şeytanın bir kitabı olduğunu söylemiştir.

Elinde tuttuğu eski, kalın bir kitabı göstererek “Tshermon’un Kitabı!” diye haykırmış. Öte Diyarlar’ın bu korkunç savaş tanrısının kitabını kullanarak tüm diyarları ele geçireceğini, Perg’in hakimi olacağını onu engellemeye kalkarsa kendisini yok etmekten çekinmeyeceğini söylemiş.

Büyücü bu kadim kitabın peşine düşülmesi ve yok edilmesini gerektiğini, o kitabı yok edecek kişilerinde ancak Leofold ile Guorin olduğunu defalarca dile getirerek, onunla beraber Kruzeron’a gelmelerini ikna etmiştir.

Kruzeron’a doğru yola çıktıklarından sonra bu iki dostun başına gelmeyen kalmamıştır ve o zararlardan aynı derecede Büyücü de yararlanmıştır. Gözlerinin önünde korsan gemisi mi batmamıştır, değişik değişik Asuber’in oluşturduğu canavarlara karşı mı savaşmamıştır, yoksa bir zamanlar iyi geçinemedikleri Promlar ile dost mu olmamışlardır, bunlar yetmezmiş gibi Tshermon’un Kitabı’nı yok etmek için Merhamet Tanrısını mı aramaya kalkmamışlardır ve sırf o Tanrıyı bulmak için ayrı mı düşmemişlerdir, Leofold bu ayrı düşmelerinden sonra lanetlenen insanlarla tanışıp, tatlı mı tatlı aynı bir kediye benzeyen Liddek ile mi tanışmamıştır. Bunların haricinde ise Leofold hayatında hiç mi hiç karşılaşmayacağını düşündüğü, sadece bir efsane olan Göklerin Kralı Srenah ile bile karşılaşmış ve hayatı pahasına ondan söz almıştır.

Kitabımız hiçbir şekilde aksiyon seviyesini düşürmeden devam ettiğinden dolayı çok sevdim. Özellikle ‘İşte bak şu, şunu yapacak” dediğim an da o kişini, onu yapmaması beni hayal kırıklığına değil, kitaba daha da fazla elle sarılmama neden oldu ve soluksuz bir şekilde okumamı sağladı. Özellikle kahramanlarımızın Öte Diyarlara geçtikleri anda heyecan ve aksiyon seviyesinin bir tık daha arttırması kitabı elimden bırakamama sebebim oldu.

Kitapta diğer fantastik kitapta da olduğu gibi bu kitapta da değişik isimlerde tonlarca karakter vardı. ilk okuduğum zaman “Bu kimdi ya?” gibi tepkiler versem de zamanla bu duruma alıştım ve kitabın su gibi akıp gittiğini gördüm.

Dediğim gibi kitapta bir çok karakter vardı ama bir karakteri o kadar çok sevdim ki size o karakteri tanıtmadan edemeyeceğim. Adı Liddek. Yukarıda da dediğim gibi minnacık bir şey ve aynı kediye benziyor. Kitaptan onunla ilgili en sevdiğim alıntıyı paylaşarak sizin onun daha iyi tanımanızı sağlayacağım. :)

Emin'in çizimi ile Liddek :))

“Meyve!” diye zorlanarak bağırdı Liddek. “Bebekler! Yesin! Acele!”
“Sen muhteşemsin Liddek. O küçücük gövdede böyle büyük bir kalbi nasıl taşıdığını aklım almıyor.”

En iğrendiğim ve sevmediğim ve hatta bir kaşık suda boğmak istediğim karakterler ise: birisi tabii ki Asuber, diğeri ise Gerf Kediler idi. Ben hiçbir kitapta bir karakterden veya karakterden bu kadar nefret ettiğimi bilmem. Neredeyse kitabın içerisine girip boğasım geldi. O derece sinirlendim bu karakterlere!

Tamam sakinim. :))

Kitabın dili konusuna gelecek olursak eğer; kitabın dili sade ve saf idi ama yer yer ağırlaştığı da oldu tabii ki. Konusuna gelecek olursak eğer; bu benim okuduğum ilk Türk Fantastiği edebiyatına ait bir kitaptı ve size şu kadar söyleyebilirim ki okuduğum yabancı fantastik edebiyatı kitapları kadar güzel hatta taş çıkartacak kadar güzel bir konuya sahip bir kitaptı. Zaten de bu yüzden kitabımız yurt dışında da tanınıyor ya! :)

Kitaba ilk başladığım anda 5 puan vermeyi düşündüm ama zamanla çok fazla yabancı kelimenin bulunmasından (cidden çok fazlaydı) ve kitabının sonunun bu kitabın ilk baştaki sayfalara yakışmadığından daha doğrusunu yakışmadığını düşündüğümden (belki de öyle bitmesini kendime yediremediğimden ve çıldırdığımdan) kitaba 5 üzerinden 4.5 verdim! Her fantastik okuyucusunun bu kitabı beğeneceğini hatta bayılacağını düşünüyorum. Çünkü ben devamını okumak için sabırsızlanıyorum!!!

 thz3y

scrollWithLineCFG_31

th4sf

V0ZpRkE

Konuşan Kitaplar #16 Blog Tur 4. Gün / Fosforlu Cevriye – Suat Derviş / İnceleme


599776_183912268461786_1593216571_n

Konuşan Kitaplar’ın 16. Blog Turunun 4. ve son gününden herkese merhabalar!!!

Fosforlu Cevriye turumuzun ilk gününden bugüne kadar kitabımızı ve yazarımızı tanımış, Atilla Dorsay’ın Suat Derviş ve Fosforlu Cevriye hakkındaki düşüncelerini okumuş, alıntılar yayınlamış, önokumayı okuyarak kitabımızdan tadımlık olarak tanımış ve o günden bugüne kadar devam eden bir çekilişimiz vardı.

Bugün yani turumuzun son gününde ise Tuğçe’nin Kitaplığı Selim İleri Suat Derviş söyleşi yapacak, Kördüğüm Hayaller kitabımızdan alıntılar paylaşacak, Yorum Durağım -yani bendeniz- ve Kitapların Tatlı Cadısı kitap hakkındaki düşüncelerimizi yazacağız.

Yarışmamıza katılmak için Tık-Tık!!!

Yarışmaya da katıldıysanız hadi kitap hakkında neler demişim bir bakalım. :)

divider

Kitabın Adı : Fosforlu Cevriye
Yazarın Adı : Suat Derviş
Yayınevi : İthaki
Sayfa Sayısı : 272
Basım : Eylül, 2013
Tür : Türk Edebiyatı, Dram, Romantik

Atilla Dorsay’ın sunuşu ile başlayan Fosforlu Cevriye, 1944-45 yıllarının Türk Edebiyatı’nın usta yazarlarından birisi olan Suat Derviş tarafından sokak yaşamını ince ince satırlara işleyerek, 21. ve daha sonraki nesillerde sokak çocuklarının, kabadayıların, aynasız lakabı taktıkları polislerin ve hayat kadınlarının nasıl bir yaşama sahip olduklarını daha yakından görüyoruz.

Atilla Dorsay’ın sunuşunda anlatıldığı üzere Fosforlu Cevriye hem edebiyat dünyamızda hem de film sektörümüzde önemli bir yere sahip. Özellikle de fil sektörümüzde. Sayısızca filmi çekilmiş. Ve tek değişen ise isimleri olmuş.

Edebiyat dünyasında da büyük bir yere sahip olan bu eserimiz yeni basımını İthaki Yayınevi tarafından yaptı. Hem de muhteşem bir kapak ile!

Kitaba başlamadan önce kapaktaki kadının yüzünün, aynanın ve demir parmaklıkların ne ifade ettiğini düşünüp durdum. Ama kitabın ilk sayfasından itibaren kapağın neden öyle yapıldığını da buldum. Hepsi bir nesnenin bir manası var. Kadın, Fosforlu Cevriye. Parmaklıklar, onların yüzyılında kodes, bizim zamanımız ile hapishane. Peki ayna ne mi? “Karakolda Ayna Var!” bölümünü ve oynanın karakolda ne işi olduğunu çok güzel anlatan bölümü anlatan bir simge.

Karakolda ayna vardı.
Güzelliklerini burada seyrediyorlar, çirkinliklerini bu aynada tashih ediyorlardı.

Peki kitabımızın ismine gelecek olursak neden mi Fosforlu Cevriye? Çünkü o ne annesini ne de babasını tanımış bir öksüz. O, İstanbul’un sokaklarını ev olarak kabul etmiş birisi. Orada büyümüş, serpilmiş ve o arşınladığı sokağın kadını olmuş birisi. Çoğu beyefendinin ve hanımefendinin çirkin gözü ile bakacağı sigarakolik ve içkolik birisi. İçip içip ortalığı dağıtan, çektiği hayata lanet eden ama yine de kendisini her durumda dört ayağı üzerine düşürdüğü için Allah’a dua eden birisi. O Cevriye! O saçlarının ve yüzünün parlaklığı ile sokaklarda ve erkeklerin arasında nam salmış Fosforlu Cevriye!

Köşede epey uzakta bir sokak lambası vardı.
İşte, bu ışık saçlarına vurmuş ve saçlarının üzerindeki toz halindeki ıslaklıkta binlerce minik yıldızcık yaratmıştı.
Polisler onu bundan fark etmişlerdi. Zaten ilk defa polise düşüşü de aynı şekilde olmuştu.
Yine kaçıp saklanmış, fakat saçlarının üstündeki yıldızcıklar onu ele vermişti.
Onu ilk yakalayan şişman ve yaşlı bir komiserdi.
O gece ona doğru çevirdiği elektrik ışığı saçlarına çarpıp böyle bin bir ışık yaratınca, “Burada bir fosforlu var,” demişti. “Kalk bakayım oradan Fosforlu!” İşte, o gün bugün ismi Fosforlu Cevriye’ydi.

Aslında kitabın isminin böyle bir yerden geleceğini hiç düşünmemiştim. Daha gizemli bir şeyler bekliyordum ama daha ilk sayfalardan ‘Fosforlu Cevriye’nin ne olduğunu öğrendim ve azıcık da olsa bir hayal kırıklığına yaşadım. Dedim ya azıcık birazcık gizem bekliyordum işin içinden. :)

Şakayı bir kenara bırakırsak bu bizim eli ile, yüzü ile, davranışları ile ve tabii ki sonsuz bir güzelliği ile erkeklerin gönüllerini fethetmiş bir sokak kadını. Daha doğrusu o hem sokak çocuğu, hem kızı, hem de kadını… Çünkü o sokakların insanı. İstanbul’un taşını toprağını bilen birisi.

Aslında benim deyimim ile çok fazla acılar çekmiş birisi. Annesini bilmeyen birisi o. Babasını ise yarım yamalak tanıyor. Daha doğrusu gözlerinin önüne gelen adam siluetinin gerçek bir adama mı yoksa hayal bir adama mı ait olduğunu bilemiyor. Ama gerçekte olsa hayal de olsa Cevriye onu kalbinin sonsuz sevgisi ile seviyor. Yıllarca…. Ve kimseyi yıllarca öyle sevemiyor.

“O zayıf ve hasta adam herhalde benim babamdı ben bunun için hala onu hatırladıkça seviyorum. bir gün o köprü altında öldü. O adam babam olmasaydı, beni o kadar sevmez, bana o kadar iyi bakmazdı. Sultan gibiydim o varken. Bana sıcak sıcak kestaneler alırdı. Kendi yemez, bana yedirirdi. Yattığımız zaman göğsünü açar, üşüyen ayaklarımı göğsüne sokar, bütün ceketi, paltosu, nesi varsa, hepsini üstüme örterdi. Soğuğa karşı beni kendi vücuduyla muhafaza ederdi.”

Ta ki bir kişi karşısına çıkana kadar. Bir beyefendi. Ona “siz” diye hitap ederek göklere çıkartan, onu sokak kadınlığından bir bayan yapan, onu göklere çıkartıp hiç indirmeyen, ona kendisini aşık eden ama daha ismini bile bilmeden bulup kaybeden birisi…

Cevriye’nin bütün hayatı esasen tanınmayan, uzak, yabancı ve meçhul insanların, hüviyetleri bilinmeyen kimselerin arasında geçmişti.
Onun ismi daha bilinmeyen, hayatı tanınmayan bir adam olmasının hiç önemi yoktu.
O bu koskoca İstanbul’da kimin hayatını, mazisini, ismini tanırdı. Yolunun üstüne çıkanlar sadece insanlardı.
Ve insan olmaları Cevriye için yeterliydi.

Kendi sözleri ile onun kimliğinin belli olmaması, yani o bir katil dahi olsa onun için bir önemi olmadığını Cevriye kendi sözleri ile dile getiriyor. İnsan olması onun için yeterince artan bir özellikti çünkü. Ama aşkı… Ahh işe o aşkı yok mu? O kör topal dahi olsa ona karşı aşkı ne bir gram azalırdı ne bir gram artardı… Çünkü onu ölesiye seviyordu. Yanına giderken akı ak, pakı pak bir şekilde gidiyor, kimliğini geriye bırakarak bambaşka bir Cevriye ile çıkıyordu.

Evet, kendisini verdiği erkeklerin isimlerini, sayısını, yüzlerini bilmeyen bu sokak kızı, “Fosforlu Cevriye” şüphesiz ki kendisine bir tek gün bir sokak kadınına bakar gibi bakmamış veya baktığını göstermemiş olan bu adamın karşısında, eline erkek eli, yüzüne erkek gözü değmemiş bir bakire kadar mahcup ve temiz oluyordu.

Peki dünyaları birbirinden bu kadar farklı iki insan nasıl mı birbirlerini buldular? Hani tesadüf diye şahane bir şey var ya şu hayatta, hah işte onun sayesinde buldu dünyaları birbirinden farklı bu iki insan birbirini.

Fosforlu Cevriye, kürtaj olduktan sonra hastaneden kovulmuş ama bünyesi zayıf olduğu için kalacak bir yer bulamamış ve en yakında ki bir kayığa girerek uzanmıştı. Güneş batıp, gece karanlığı göğe yükselirken kayığın sahibi uzun mu uzun boylu, yakışıklı mı yakışıklı, bir İstanbul beyefendisi gelir ve Cevriye’yi kayıkta yarı baygın yarı ayık halde görünce telaşlanır ve hemen yardım elini uzatır. Hem de yıldızların altında. Aslında ikisi de normal insan olsa ne kadar romantik bir karşılaşma değil mi? Ama her ne kadar Cevriye uçuk birisi, normal bir kadın olmasa dahi, erkeğimiz de Cevriye gibi saklanan, sırları olan, hatta ondan daha karanlık birisi… Ama o sırlarını İstanbul beyefendi kişiliğinin arkasına gizleyerek Cevriye’ye aşık etmiştir. Ama son dakikaya, o olay yaşanana kadar Cevriye’nin aşkını bilmiyor, onu arkadaşı olarak kabul ediyordur. Can yoldaşı… Çünkü Cevriye, kayıkta uyandıktan sonra tekrar bayılıp ateşler içinde yattığı ve gideceği bir yeri olmadığını ona söylediği zaman, o alıp Cevriye’yi herkesten sakladığı karanlık odasına götürüp ona elleri ile bakmış, çorba ve çay içirmiş ve onu sağlığına tekrar kovuşturduğu eve sadece ama sadece, tabii kapıcı dışında, sadece Cevriye geliyordur. O da geceleri. Sokakta bekçi ve aynasızların dışında kimselerin olmadığı zamanlarda… Ki hem bekçi hem de polis dahi olsa Cevriye onlardan nasıl kaçılacağını ve hedefine nasıl gidileceğini çok iyi biliyordur. İşte bunu ilk başta bilemeyen o yakışıklı İstanbul beyefendisi ona karşı çıkmış, evine gelmemesini istemiştir. Ama daha sonra bunun önüne geçemeyeceğini görerek onu evine davet etmiş, onu sanki kızkardeşi gibi ağırlamaya devam etmiştir. Her ne kadar bu durumdan Cevriye hoşlanmasa dahi… Ama hiç yoktan iyidir diyerek bulduğu halata yapışmıştır ve neredeyse her ay birkaç kez kapısını çalıyordur onu.

Ama duygularını hiçbir zaman su yüzüne çıkartamıyordur. Tek bir sefer su yüzüne çıkartmıştır Cevriye… İşte o zaman da mecburiyetten ayrılmaları gerekiyordur. Kitapta yüreğim burkularak okuduğum nadir yerlerden birisidir o satılar… Aşkını itiraf ederken döktüğü göz yaşları, itiraf etmeden çektiği aşk acısı… Bütün kitap boyunca kalbinizi burkacak satırlar.

Ki bununla yarışacak birkaç satır daha var… Cevriye’nin kendini bir hiç sanarak onun bir karısı, bir sevdiği olduğu halde hatta olmadığı halde kendisine bakmayacağını düşünerek girdiği sinir krizleri vardır. Ve bu sinir krizleri ile kendini yiyip bitiriyordur.

Onun kendisini sevmediğini bildiğini, sevmeyeceğini anladığı halde, onun hayatında bir başka kadının bulunmasını ihtimalini en kötü bir felaket olarak karşılıyordu.
Bunu öğrenmek istiyordu. Var mıydı? Yok muydu?

Onu kıskanmaya hakkı yoktu.
Onu böyle ölesiye, böyle köpek gibi sevdiği halde, onun tarafından sevilmeyi istemeye ve sevilmediğini anladığı zaman, kıskanmaya hakkı olmadığını biliyordu. Bu acı bir şeydi.
Şimdiye kadar bilmediği böyle bir ıstırabı öğrenmekte de bir lezzet vardı.
Ondan gelen her şeyi seviyordu. Bu ıstırabı bile…

Bu ve buna benzer ıstırapları kendine çektirmeye devam ederken aşkını itiraf etmiş ama o arada onun geçmişi peşine takılarak Cevriye’yi yanından uzaklaştırmış. Ve onun oradan ayrılmasından sonra, tam birleşecekleri zamanda başlarına gelmeyen kalmamıştır. Hem Cevriye hem de isimsiz kahramanımız acılar çekmiştir. Ve sonunda da benim hiç beğenmediğim, şok yaşadığım, kitabı parçalayasım geldiği sonla karşılaşmış bulunmaktayız.

Tam kavuşacakları dediğim zaman önlerine yine bir engel çıkmıştır ve bu engelde bu ölümsüz aşkın sonu olmuştur. Daha doğrusu kara sevdanın…

Kitabımız geçmiş anıların ve günümüz anıların karışımı ile karşımıza çıkıyor. Araya serpiştirilen diğer medeniyetlerin ve eski Türkçe ile harmanlanmış bir çeşni sunuyor önümüze. Kelimelerin anlamanı bilmediğimiz anda kitabın en arkasında ki sözlüğe bakarak o kelimenin ne anlama geldiğini öğreniyorum. Bir nevi 1944-45 yılları arasında İstanbul’da medeniyetlerin nasıl bir araya geldiğini ve birbirleri ile nasıl anlaştıklarını görüyoruz. Ve bunların dışında tabii ki o zamanın kültürünü, geleneğini ve göreneklerini de öğreniyoruz. Kitabın dili okuduğum diğer kitaplara göre ağır olduğu ve bu yüzden kaynaklanan kafa karşılığından ama daha da önemlisi bu kitaba hiç ama hiç yakıştıramadığım sondan dolayı kitaba puanım 5 üzerinden 4!

4

dividerV0ZpRkE

Konuşan Kitaplar #16 Blog Tur / Fosforlu Cevriye – Suat Derviş


599776_183912268461786_1593216571_n

Konuşan Kitaplar 16. Blog Turundan herkese merhaba!!!!

İthaki Yayınevi imzasını taşıyan ve Suat Derviş‘in kaleminden çıkan Fosforlu Cevriye turu bizim ve sizin için sürprizlerle dolu bir tur olacak. 

Konuşan Kitaplar bu ve bundan sonraki turlarda artık 15 kişiyiz!!!

Evet evet, şaka yapmıyoruz! Konuşan Kitaplar büyüdü, gelişti ve kocamannnn oldu!!!

Peki Konuşan Kitaplarda artık kimler mi var? Kimler mi geldi? Hangi Blog Tur’u ile birleşti? Bu ve buna benzer soruları merak mı ediyorsunuz?

Ee hadi daha fazla merak etmenize gerek yok! Hemen açıklıyorum! :))

Fehiman, Emin ve Eren ile beraber kurduğumuz ve Blog Turlarına farklı bir bakış açısı getirip ismini Kitap Dostları ile Kitap Turları yaptığımız biricik yavrucağımız, sevdiceğimiz; bir diğer üyesi olduğum Konuşan Kitaplar ile birleşti!!!

Yeri gelecek iki turda birbirinden bağımsız olarak ilerleyecek ama yeri de gelecek beraber tur yapacak. Bir nevi bağımsız kardeşler olacağız.

t6n45

Peki Konuşan Kitaplar‘a katılan diğer 2 kişi kim mi?

Aslında iki blogu ve bloglarının sahibini çoook yakından tanıyoruz. :)

Birisi kendisini blogu ile birlikte cadı ilan etmiş sevgili Kitapların Tatlı Cadısıbir diğeri ise hem sahibini hem de blogunu çok sevdiğim birisi. Kim mi? Tabii ki Anime ve Kitap Sever blogunun sahibi sevgili Ebru!!!

Konuşan Kitaplar ailesi olarak artık kocaman bir aileyiz!!!!

Peki cümbür cemaat katıldığımız ilk tur hangisi mi? :D

Tabii ki bizim için ayrı bir yere sahip Suat Derviş‘in kaleminden çıkan ve sokak kadınları usta diliyle kaleme aldığı Fosforlu Cevriye kitabı. 

Bu turda bir sürü ek çalışmanın yanında kitap hakkında düşüncelerimizin yer alacağı yorumlarımız yer alacak. Ama bunun dışında en güzeli ise tam 2 kişiye Fosforlu Cevriye hediye ediyoruz!!!

Peki bugünkü tur programımızda ne mi var? Hadi bakalım neler varmış!

Kitap TanıtımıMaria Puder Ölmedi
Yazar Tanıtımı Yorum Cadısı 
Atilla Dorsay’dan Suat DervişKitap Telvesi 
Çekiliş
 
Sihirbazın Güncesi

V0ZpRkE

Kitap Dostları #6 Kitap Tur 3. Gün / Anansi Çocukları – Neil Gaiman / İnceleme


1011965_491883960888809_1441914562_n

Kitap Dostları ile 6. turumuzun 3.günüde yani son gününden herkese merhaba!!!

Neil Gaiman‘ı inceleyip, kitaplarını tanıttığımız, Anansi Çocukları‘nın kahramanları ile eğlenceli bir söyleşi yapıp, minik minik alıntılar ve önokuma ile şekillendirdiğimiz turumuzda yorumlarla son noktaları koyduk.

Bugün ise;

Tuğçe’nin Kitaplığı, Yorum Durağım ve Sihirbazın Güncesi yorum yaparken;

SaklamaKabı Anansi Çocukları‘nın yurt dışı kapaklarını inceliyor.

Bugün turumuzun son günü olduğu için katılımlarından dolayı Tuğçe’nin Kitaplığı‘na ve Mai Kalem‘e çok teşekkür ederim! Bir daha ki turlarda görüşmek üzere! :)

Ayrıca devam eden çekilişimize katılmayı unutmayınız! :)

scrollWithLineCFG_31

954707_590576990963122_570893257_n

Kitabın Adı : Anansi Çocukları
Orijinal Adı : Anansi Boys
Yazarın Adı : Neil Gaiman
Çevirmen : Murat Özbank
Yayınevi : İthaki Yayınevi
Sayfa Sayısı : 383
Basım Yılı : Temmuz, 2013

Sizin hiç Örümcek adında bir tanıdığınız oldu mu?

Anansi soyunda gelen birisi. Soylu yani.

Hiç mi?!

Kardeşiniz, arkadaşınız veya komşunuz…

Hadi ama azıcık gözünüzü açın ve yaşadığınız dünyayı soyutlayıp çevrenize daha dikkatli bakın!

Hala mı yok?!

Ehh hadi bari o zaman kemerlerinizi bağlayın da Şişko Charlie’nin yolculuğuna çıkalım. Bakalım kimmiş bu Örümcek, neymiş bu Anansi!

944292_597342736953214_1081534159_n

Bütün olaylar yaşamının bütün evrelerinde dalga geçen –kendi çapında-, bol bol dans etmekten ve şarkı söylemekten hoşlanan –her ne kadar beceremese de- ve sırlarla örülü bir yaşam süren Charlie’nin babasının ölmesi ile başlıyor.

Charlie’ye göre o hayatının büyük bölümünü karartı. Herkese rezil etti bunu. Hem de buna küçükten tombul halinden yola çıkarak ona Şişko Charlie lakabını takmıştır. Bu lakap büyüdüğünde bile, hatta Amerika’dan Londra’ya gittiğinde bile peşini bırakmamıştır.

Rosie ile düğün hazırlıkları yapan muhasebeci Şişko Charlie, bir gün bir bar taburesinde nişanlısı ile babasının düğüne çağırıp çağırmayacağı hakkında hararetli bir konuşmaya girmiştir. Bu konuşmanın galibi ise Rosie çıkmıştır ve Şişko Charlie babasına ulaşarak, düğününe çağıracaktık.

Eski komşusuna telefon etmesiyle bütün olaylar birden bire oluşmaya başlamıştır.

Babasının öldüğünü, hatta yaşamının bütün evresinde peşini bırakmayan utanç duygusu ile öldüğünü öğrendiği zaman Charlie yerin dibine girmiştir ve ondan itibaren bütün salaklıkları boy göstermiştir.

Önce babasının cenazesi yerine yanlış bir cenazeye gitmiştir ve babası gömülürken yanında olamamıştır ama komşusu onun için bir toprak parçası ayırarak onun son görevini yapmak istemiştir. Tabii komşunun bütün iyilikleri bununla sınırlı değil! Bütün cenaze olayları bittikten sonra, Şişko Charlie’ye bir kardeşi olduğunu söylemiş ve bununla da yetinmeyip kardeşini bulmak için bir örümceğe kardeşi ile konuşmak istediğini söylemesinin yeterli olacağını belirtmiştir. İşte bu kitaptaki en az çılgınca şeydi. Örümcekle mi konuşmak? Hem de bir örümcek vasıtasıyla kardeşini bulmak mı? Kamon! Bu daha ne ki! Neil baba bizi bambaşka bir dünyanın derinlerine sürüklüyor. Bayılacağınız bir dünyanın derinliklerine!

2dc66e783d96de7c9b73c4efb584aa75

Şişko Charlie bir anlık tereddüdün ardından evinde gezinen bir örümceğe kardeşi ile konuşmak istediğini söylüyor. Söylüyor söylemesine ama bununda salakça ve utanç verici bir durum olduğunu bilerek kahkaha atarak vazgeçiyor ve normal hayatına geri dönüyor. Peki Charlie’nin normal hayatı nasıl mı? Hemen anlatıyorum. Çünkü feci derecede sıradan. Gerizekalı, müşterilerinden para kaçıran, paranoyak, şizofren, iftiracı, kendini bir halt zanneden bir patronu olan bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordur. Aşık olduğu kızla evlenmek isteyen ama Rosie’nin annesinin hiç rızası olmayan bu evliliğe direnen bir genç adamın yaşamı. Normal ve sıradan değil mi? Ama sıkı durun bütün her şey o örümcekle konuşmasından sonra tepe taklak oluyor!

Örümcekle konuşmasından sonra kardeşi çat kapı çıkageliyor. Hem de bitmek tükenmez bir özgüven, sarsılmaz bir karizma, her şeyi ben yaparım havaları ile… Yani Şişko Charlie ile birbirine hem karakter hem de görünüş olarak tamamen zıtlar. Ak ile kara gibi… Gece ve gündüz gibi…

Peki bu kardeşin ismi ne mi? Durun durun şaşırmayın ama şahane bir ismi var bu kardeşin. :) Örümcek. Evet evet şaka yapmıyorum Şişko Charlie’nin kardeşinin ismi ÖRÜMCEK! Ve bir Tanrı. Ne isterse yapabiliyor. Mesela bir mekanın resmine bakıp , konsantre olarak, oraya ışınlanabiliyor. Veya mesela Şişko Charlie’nin evinde ardiye olarak kullandığı bir minik, karanlık ve basık bir odayı, camları muhteşem ve gözünüzü alamayacağınız bir şelaleye bakan, içinde dört direkli dev bir yatağın, jakuzinin, şöminenin, hatta envayı çeşit aklınızı başınızda alıp götürebilecek eşyaların olduğu kocaman bir odaya çeviriyor. Ehh artık söylememe gerek yok değil mi? Örümcek, Şişko Charlie’nin yanına taşınıyor.

images

Taşınmakla kalsa neyse, Charlie’nin bütün hayatını elinden alıyor. İşini olsun -ki afiyetle elini yüzüne bulaştırıyor-, arkadaşlarını olsun –pardon bu bölümü es geçiyorum çünkü Charlie’nin nişanlısından başka arkadaşı yok-, evi olsun, hatta nişanlısı dahi olsa elinden alıyor!

Bu duruma feci şekilde içerlenen, sinirlenen, köpüren ve bu duygular sebebi ile kendi gibi davranamayan Charlie, bir hafta içerisinde tekrardan kıta değiştirerek yan komşusuna (hani kardeşini görebilmesi için bir örümcekle konuşmasını söyleyen komşusu) geliyor ve bütün hıncını onun üstüne kusarak anlatıyor. Yetmiyor ondan çözüm yolarlı istiyor. Peki çözüm yolu buluyorlar mı? Evet hem de en çılgınından bir tane! Mahallenin bütün kocakarıları –ki zaten bunlar 4 tane- toplanarak, bir masanın etrafına oturup, Şişko Charlie’yi de aralarına alarak büyü yapmaya başlıyor. Neden mi? Şişko Charlie’ye göre dünyanın sonu, Örümcek’e göre dünyanın başlangıcı olan yere gönderebilmek için. Peki gidiyor mu Charlie? Evet ve gitmekle kalmayıp Anansi’nin ne olduğunu, Anansi hikayelerinin ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, hayvanların nasıl babalarına düşman olduklarını, kardeşini hayatından göndermek için kimlerle ve nasıl bir anlaşma yaptıklarını tek tek öğreniyor ve bundan sonra da ipler kopuyor! İşte en heyecanlı, tırnaklarınızı yiyeceğiniz azıcık polisiyeli, azıcık gizemli, birazcık göz yaşlı, bolca mutluluk içeren, bolca küfür edeceğiniz, yetmeyip bir daha küfür edeceğiniz, bazı kişileri boğazlamak isteyeceğiniz, bazı kişilere el uzatıp kurtarmak isteyeceğiniz bölümler sizi bekliyor…

anansi_boys_grey

Neil Gaiman’ın kitaplarında ki dünya bambaşka bir dünya. Okuduğunuz satırlara sizi hapseden, içine çeken, inandıran ve sanki aslında o dünyada yaşıyormuşsunuz gibi bir his bırakan dünya/dünyalar. Kitapta Tanrı mı var? Siz Tanrı’nın olduğu satırları okuduğunuz zaman, o kısımları öyle bir benimsiyorsunuz ki aslında siz o dünyada yaşıyor ve çevreniz de bir Tanrı var. Veya bir örümcek ile konuşup kardeşinizi çağırabiliyorsunuz. Yetmedi mi? Kitabın satırlarındaki aksiyonu bile siz yaşıyorsunuz. İşte bu yüzden ilk Neil kitabım olmasına rağmen yazarın şahane anlatımında ve dünyasında kayboldum ve çıkamadım.

Yer yer Şişko Charlie’nin başını okşamak istedim ama yer yer de onu boğazlamak, yok etmek, ayağına taş bağlayıp denize atmak istedim. Yer yer Örümcek’i evire çevire dövdüm, yetmedim karşısına geçip hakaretler ettim ama yeri geldi yaralarına merhem sürmek, aşkını taze tutabilmek içinde nasihat vermek istedim. Rosie mi? Kitap boyunca aşkına inanmadım. Hissettiği duygular yavan geldi bana. Her seferinde saçından tutup yerlere sürükleyip pas pas yapmak istediğim. Annesi mi? Ona kıl oldum. Hem de ilk satırdan. Hangi insan su ve kraker ile beslenir Allah aşkına?! Kafan mu güzel hatun? Ve Charlie’ye davranışları bir kaşık suda boğ ve yanında Charlie’nin patronu da eşlik etsin. Gerçi o boğulmaktan daha acımasız bir ölümü hak ediyor ya neyseee… Ve son olarak tonton teyzeler ile Charlie’nin babası. Önce babadan başlıyorum. Hangi baba çocuğu ile dalga geçer ki? Bu dalga geçmeler yüzünden çocuğuna kıta değiştirmek zorunda bırakır? Ya da hayatı hiçe sayarak ben her istediğimi yaparım diye ortalıklarda dolanır. Tamam hakkını yemeyim iyilikleri var ama ne yazık ki bu kötülüklerini bastırmıyor ki. Sen de bir güzel geber be babalık! Tonton teyzeler. Ah o tonton teyzeler! Ortalığı birbirine karıştıran tonton teyzeler! Ama sevdim yahu! Çok şekerler. Kitap boyunca yaptıkları yemekler, içtikleri kahveleri ve içkileri veya iyilikleri unutmayacağım. Bağrıma basarım yahu onları!

Artık yorumumda son noktayı koyacak olursam –ki artık zamanı geldi fazlasıyla uzattım yorumu :)- kitabın dili mükemmel. Yazarın dili zaten bir harika. Özellikle betimlemeler beni benden aldı ama kitabın çevirisinin de hakkını yemeyelim ince espriler bile çok güzel çevrilmiş dilimize. Teşekkürler çevirmen! :) Ve kapağa gelecek olursak, kitabın içinde ki en önemli sahnelerin bir somut çalışması o kapak. İçeriğini o kadar güzel yansıtıyor ki, aslında kapağa bakarak tahminler yürütebilirsiniz.

Bu da herkesin alıp okumasını, çevresindeki insanlara okutmasını isteyeceğim kitaplardan birisi ve en iyi listeme ilk satırlarından girdi. O yüzden puanım 10 numara 5 yıldız! :))

5

scrollWithLineCFG_31

Katkılarından dolayı İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz!!!

damy (1)