It Ends With Us – Colleen Hoover / İnceleme


it-ends-with-us-cover

Kitabın Adı : It Ends With Us
Yazarın Adı : Colleen Hoover
Yayınevi : Atria Books
Basım : Ağustos, 2016
Sayfa Sayısı : 384
Tür : New Adult/ Romance/ Günümüz

Herkese merhaba!

Hazır okuma hızım artmışken ve yeni çıkan kitapların sayısı çoğalmışken ben de dayanamayıp yorum üstüne yorum yazasım geliyor. Haliyle ben de koşa koşa buraya geliyorum. Bugün inceleyeceğim kitap ise Colleen Hoover’ın yeni kitabı It Ends With Us. Yaklaşık 6 haftadır raflarda birinciliği hiçbir kitaba bırakmıyor kendileri. İlk çıktığı sıralarda ben de 1Q84 canavarını okuduğum için sadece Kindle’a indirmekle kaldım ve iki gün önce okumaya başladım. Yaklaşık 24 saat içerisinde de bitirdim, hem de boğazımda yutkunamadığım kocaman bir yumru ile…

Kitabı ilk okumaya başladığım anda çok heyecanlıydım. Çünkü aylardan sonra ilk defa CoHo kitabı okuyacaktım. bu yüzdendir ki kitaba bir açlıkla başladım. Hem de ne açlık, ilk bölümleri okurken gözlerim döndü resmen. It Ends With Us, klasik CoHo romanı şekilde başladı. Günümüzü yaşayan bir erkek ve bir kadının bir şekilde yolları kesişir ama bu iki gencin geçmişleri karanlıktır ve yavaş yavaş birbirlerini tanıdıkça bu karanlık geçmişleri bacalardan sıyrılan siyah dumanlar gibi sıyrılır gün yüzüne çıkar ve birbirlerine anlatmak durumunda kalırlar. Ve de anlatırlar… Anlattıktan sonra belki kısa bir ayrılık olur ya da uzun bir ayrılık. Ama bir şekilde birbirlerine kavuşurlar. Tabii kitapta bunlar işlenirken yavaş yavaş okuyucunun damarlarına kadar işlenir ve okuyucu birer kitap karakteri olur. Karakterle hangi duyguyu hissederse okuyucu da o duyguyu hisseder çünkü artık ortada bir adet okuyucu-karakter ikilisi vardır. İşte ben bu sebepten dolayı CoHo’nun kitaplarını okumayı çok seviyorum. Gerçekten ve gerçekten kaliteli kitaplar yazıyor.

Ama nedense bu kitabında o kaliteyi hissedemedim…

Neden mi? Aslında bir çok sebebi var ama öncelikli sebeplerden bir tanesi ise kitabın çok hızlı işlenmesi. Klasik bir CoHo kitabı gibi değildi. Karakterler tesadüf eseri tanıştı, tamam. Bir şekilde geçmişleri gün yüzüne çıktı, o da tamam. Ama bir an da nasıl sevgili olup nasıl bir an da evlendiler, nasıl bir anda geçmişlerinde yaşadıklarını hatırlayıp günümüzde geçmişlerinde yaşadıklarına bağlandılar veya geçmişlerinde söz verdikleri şeylere bağlandılar hiç bilmiyorum, işte cidden o kısım ben de yok. Üst paragrafta bahsetmeyi unutmuşum ama klasik bir CoHo kitabında bolca hüzün, dram ve de bol bol gözyaşı vardır. Bu kitabında ise bolca acı vardı. Belli bir kısımdan sonra her satırını okudukça içim dağlandı, karakterin yaşadığı acıları hissettim ama açıkçası bu sefer kendimi karakterin yerine koymak istemedim. Yapamadım… O acıyı kaldıramazdım. Zaten okurken yeterince acı çektim bir de kendimi o karakterin yerine koysaydım depresyona girebilirdim.  

Bana göre bu kitabın yazılmasının iki amacı var; bir yazarın bu kitabı yazmasında ki amaç (ki bu amaç cidden yürekleri paramparça ediyor), iki okuyucunun bu kitaptan çıkartması gereken dersler. İkinci amacı açacak olursak eğer, her kim olursa olsun ister doktor, ister işsiz, ister kral, ister vezir hiç fark etmez eğer ki o erkek şiddete eğilimliyse veya o erkek geçmişinde yaşadığı ağır şokların üstesinden gelememişse ve de bu ağır şokların etkisi ile şiddet gösteriyorsa ve bu şiddeti bir kez gösterdiyse emin olun devamı da geliyor. Yani bir kadın olarak boynu büküp davranıp affetmeyin onları. Kadınlar nasıl acı çekiyorsa onlarda çekmeli. Ama tabii bunu söylerken bazı kadınlar ne yazık ki mağdur. Aynı yazarımızın annesi gibi… Aynı kitabımızın karakteri Lily gibi… Evet kitabımız gerçek bir öyküye dayanıyor. Yazarımızın annesinin hayatına… Bir kadının nasıl geçmişinde eşinden şiddet gördüğünü, nasıl bunun üstesinden gelip kaçtığını, nasıl kendi ayaklarının üstünde durup önce kendine cesaret verip sonra çocuklarını cesaretlendirdiğini görüyoruz. Annesinin hikayesini yazması ilk amaca girdiği için şimdilik onu bir kenara alıyorum ve ikinci amacı açmaya devam ediyorum. Her kim olursa özellikle bir kız çocuğu bir şekilde dönüp dolaşıp babasına benzeyen bir erkeği ya sevgili olarak buluyor ya da bir koca… Yani bu gerçekten bir kaçışımızın olmadığını dolu dolu olarak gösteriyor sevgili yazar.

Yazarın ilk amacına dönecek olursak eğer ‘Yazarın Notu’na kadar kadar bu kitabın gerçek bir hayat hikayesine dayandığını anlamıyoruz ama kitabın konusunun her kadının başına gelebileceğini biliyoruz, hele ki bizim ülkemiz söz konusu olunca bu oran yükseliyor. Ama o son bölümü okuduğumuz zaman yazarın çocukken neler yaşadığını görüyoruz, gerçekten acı bir geçmişi var ama annesi bir şekilde cesaret bulup o hayattan sıyrılmış.

Kitabın karakterlerine ve konusuna kısacak değinecek olursak Lily, 23 yaşında bir şekilde ayaklarının üstünde durabilmek için babasından kaçmış ve üniversiteye gitmiştir. Çünkü annesini bir şekilde o adamı bırakmasını sağlayamamış ama kendisi o adamdan kaçmıştır. Annesi kadar o da babasından acılar çekmiştir. Özelli evsiz bir erkeğe aşık olunca bu şiddet daha da artmıştır. Bu evsiz kim mi? Masmavi gözleri olan yakışıklı erkeğimiz Atlas. Kitapta sevdiğim tek karakter diyebilirim. Tek başına ayaklarının üstünde durabilen, sözünün eri, istediğini başaran ve kararlı birisi… Her ne kadar Lily, Atlas’ın sözünü tutmadığını düşünse de gerçekleri acı bir şekilde öğrenmiştir. Kitabımızın diğer karakteri ise zengin, yakışıklı ve bir beyin cerrahı olan erkeğimiz Ryle’dir. Dış görünüşü mükemmel olsa da her insanın içi bambaşka olabilir ve de Ryle bu savı yüzde yüz kanıtlayan yürüyen canlımızdır. Lily ile birbirleri ile aşık olduktan sonra gerçek yüzü bir şekilde ortaya çıkmıştır ama tabii bu yaptıklarının dayandığı gerçek bir sebep vardır ki bu en acısıdır.

“He’s not like my father. He can’t be. He’s nothing like that uncaring bastard.”

Bana kalsa bu kitap Atlas ve Lily daha çok ön planda olarak yazılırdı ama yazarımız annesinin gerçek hikayesine dayanarak yazdığı için Lily ve Ryle ön planda olup Atlas, Lily için bir kaçış yoludur. Lily ve Ryle arasında ki aşk ne kadar tutkulu ise Lily ile Atlas arasındaki aşk bir o kadar ölümsüzdür. Ki bu hayatta hangi tarafın kazanacağını bir kez daha görmüş olduk.

“In the future… if by some miracle you ever find yourself in the position to fall in love again… fall in love with me.”

Yukarıdaki yazdıklarımla beraber kitaba karşı hissettiğim duyguları umarım bir şekilde size yansıtabilmişimdir. Veya kitabı kısaca anlatabilmişimdir. Nedense okuduğum kitaplar gerçek yaşam hikayelerine dayandığı zaman bir kat daha üzülüyorum ve hüzünleniyorum. Yazarın notunu okuduğum zaman içim bir kez daha buruldu ve bir kez daha üzüldüm. Umarım kadınların başına gelen bu tip olaylar bir an önce biter ve huzurlu bir şekilde yaşayabilirler.

Bu kitaba puanım ise 5 üzerinden 4.

4

damy (1)

Gölgeler – Paula Weston / İnceleme


unnamedKitabın Adı : Gölgeler
Orijinal Adı : Shadows
Serinin Adı : The Rephaim Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Paula Weston
Çevirmen : İnci Nazlı
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Ocak, 2015
Sayfa Sayısı : 334
Tür : New Adult / Paranormal / Melekler

Gölgeler bitti ama kafamda çok soru işaretleri bırakarak. Bir kere kitap resmen soru işaretleri üzerine kurulu. Zaman geçtikçe bu soru işaretleri gidiyor ama yerlerine yenisi geliyor. O bakımdan dolayı “Acaba bu nedir?” “Bundan sonra ne olacak?” “Ama ama ama neden?” ifadelerini veremeden duramadım. Bu zamana kadar çok meleklerle alakalı kitap okudum ama bu kitap kadar karışığını da görmedim arkadaş!

Kitap başlar başlamaz olaylar o kadar hızlı ilerledi ki dengem şaştı resmen. Sonra “Daha kitabın yarısında bile değilim bundan sonra kitap nasıl ilerleyecektim dostum?!” diyerek bir ara kitaba ara verdim. Ama daha sonra kitaba devam etme kararı alarak okumaya kaldığım yerden devam ettim. Peki, pişman mıyım? Hayır! Çünkü gerçekten kitap çok güzel ilerledi ama tatmin etmedi. Çünkü gerçekten kitabın çok arapsaçı bir konusu var. Bir kere içine girildiği anda çıkamıyorsunuz işin içinden.

Gaby Winters, yaklaşık bir yıl önce ikizi Jude Winters’ı trafik kazasında kaybettikten sonra ailesinden kopup bambaşka bir yerde yaşamaya başlıyor. Orada babasını yeni kaybetmiş ve evden uzaklaşıp tek başına yaşamak isteyen Maggie ile arkadaş olup aynı evde yaşamaya başlarlar. 1 yıl boyunca hayatı normal akışında giderken bir gün Gaby ormanda koşarken birisinin kendisini takip ettiğini düşünürken kendini kötü hissetmeye başlar. Ve aynı gün içerisinde iblislerle ilgili rüyalarda yanında gördüğü erkeği, ona verdiği ismi ile Mayk’ı kasabanın barında görür ve ne yapacağını şaşırır. Ama öpüşmekten de geri kalmaz o çocukla. Tabii oğlumuzun ismi Mayk değil Rafa’dır. Rafa’nın söylediklerine göre Gaby’nin o rüyaları eskiden yaşadıkları olayların bir yansımasıdır ve onlar Düşmüş Meleklerin çocuklarıdır. Onlardan yaklaşık yüzeliden fazlası vardır ve bir çoğu Tapınak dedikleri bir yerde yaşıyordur. Yaşlanmıyorlar, yaralanmıyorlar, üremiyorlar ve de ancak başları kesilerek ölebiliyorlardır. Ayrıca enselerinde hilal şeklinde bir yara izi vardır.

Yani üç aşağı beş yukarı diğer melek kitapları ile aynıdır. Ama bu kitabın farklı olmasının en büyük sebeplerinden bir tanesi geçmişte arapsaçına dönmüş hayat hikayeleridir. Hatta geçmişi bırakın gelecekte de birbirine girmiş çok fazla hayat hikayesi vardır. Özellikle Jude ve Gaby hakkında.

Örneğin düşmüş meleklerin trafik kazası geçirip ölmeleri imkansızdır. Hatta kaza geçirip geçmişi hatırlamamaları bile imkansızdır. Özellikle Gaby’nin kazadan sonra tüm geçmişinin değişmiş olması ile bambaşka bir gizemdir. Çünkü bambaşka insanların hayat hikayesi ile doludur beyni. Ama aslında o öyle bir geçmişe ait değildir.

Kitap genel olarak. Konusu olarak iyiydi özellikle karakterlerin hepsinin birbiri ile ilişkisine bayıldım. Ve yazar bu geçmiş hikayelerini o kadar güzel bir şekilde yavaş yavaş ortaya çıkardı ki bayıldım. Ama bu kitabın karmakarışık olaylara örülmediğini göstermez. Ve tabii ki kafamın da karışmamasını da. Kitabı sevdim mi? Sevdim ama çok fazla değil. Çünkü bundan daha iyi melek konulu kitap okuduğumu düşünüyorum. Belki ilk okuduğum melek kitaplardan birisi olsa kesin çok severdim ama geç kalınmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle daha önce yazmalıydı bu kitabı yazarımız. Ve son olarak yan karakterleri de ayrı ayrı sevdim çünkü hepsi birbirinden farklı. Bu kadar kapsamlı ve geniş düşündüğü için yazarı tebrik ediyorum.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 3.

3

damy (1)

Başka Dilde Aşk – Mia Sheridan / İnceleme


10998006_1014480271919578_26810054018711723_n

Kitabın Adı : Başka Dilde Aşk
Orijinal Adı : Archer’s Voice
Yazarın Adı : Mia Sheridan
Çevirmen : Hanife Albayrak
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Mayıs, 2015
Tür : New Adult / Romantik / Günümüz

“Sadece sen, Bree” dedim sessizce. “Yalnızca sen kasabanın yerli, dilsiz ve yalnız adamına aşık olabilirdin.”

Diyor sevgili baş kızımız. Bu kızımız ayrıca bir şeylerden kaçıp geliyor o dilsiz ve yalnız adamın bulunduğu kasabaya.

Altı ay öncesinde yaşadığı acı olaylarla birlikte bulunduğu yer onu bunaltıyor ve her şey üstüne üstüne geliyormuş gibi geliyor ve baskıdan, bunaltıcı yaşamdan kaçabilmek için yollara düşüyor Bree Prescott. Yanında da çok sevgili köpeği Phoebs var. Birbirlerinin yol arkadaşı olup kalacakları yeni yeri bulmaya çalışıyorlar. Ve sonunda bir tatil kasabasında karar kılıyorlar. Bree, burada çok kısa bir süre kalmayı düşünerek bir ev kiralıyor ama düşündüğü hiçbir zamanla gerçekleşmiyor ve yepyeni olaylar, fırsatlar ve durumlar ortaya çıkıyor.

Bu fırsatlardan bir tanesi de yerli kasaba lokantalarından bir tanesinde garson olarak çalışmaya başlıyor ve bir diğer olay ise kitabımızın yakışıklı kasaba yerlisi Archer Hale ile karşılaşıyor. Hem de Bree kendini rezil ederek. Hem de nasıl rezillik. :))

Sessizliği getirdin sen,
Duyduğum en güzel sesti,
Çünkü senin olduğun yerdi.
Şimdi bunu benden alıyorsun.
Ve artık dünyadaki tüm o sesler,
Kırık kalbimi tamir edebilecek kadar yüksek seste değil.
Sonsuz, uçsuz bucaksız yıldızlara bakıyor ve fısıldıyorum,
Bana geri dön,
Bana geri dön,
Bana geri dön.

Tabii sadece bir kez karşılaşıyor bu oğlumuzla ve kızımızın içi içini yiyordur. Bu oğlan kimdir, nasıl biridir, onunla konuştuğu halde ona neden cevap vermemiştir ve hatta neden ona bir gülümsemeyi bile bahşetmemiştir. Bu deli sorular kafasında dönüp dururken tanıştığı ve konuşmayı ilerlettiği kasaba yerlilerine bu sakallı, evsiz gibi görünene ama yakışıklı ve konuşmayan delikanlının kim olduğunu soruyordur.

Zaman içerisinde Archer’ın kim olduğunu, daha 7 yaşındayken neler yaşadığını öğreniyordur ama başkalarından duyduğu şeyler Bree’ye yetmiyordur ve direk yaşadığı olayları Archer’ın ağzından duymak istiyordur. Onu birebir tanımak istiyordur. Özellikle Archer’dan kaçan kasabalılara inat onunla zaman geçirmek ve arkadaş olmak istiyordur. Çünkü Archer, Bree için bir kapalı kutudur ve Bree o kapalı kutuyu açmak istiyordur.

Ben de gözlerimle yapılı çıplak göğsünü, pürüzsüz kaslarını, baklava şeklindeki karın kaslarını süzdüm. Daha önce sekiz tane karın kası görmemiştim ama işte tam karşımdaydı. Bunun biraz tuhaf olduğunu tahmin ettim. Sessiz münzeviler harika vücutlarıyla ünlü değillerdi. Aferin ona.

Ama kutuyu yavaş yavaş açarken karşılarına zamanla engeller çıkıyor. Örneğin kasabanın polisi ve Archer’ın kuzeni olan Travis Hale ile Travis’in annesi Victoria Hale gibi. Her iki insanda Archer’ı kasabada dışlamak için ellerinden geleni yapmış ve onu çocuk yaşlardan ezmeye, hor görmeye ve deli muamelesi yapmışlardır. Özellikle Travis, çocukluklarından beri kandırıp arkasından bıçaklamıştır.

Yeni bir kişinin özellikle Bree gibi farklı bir kızın kasabaya gelmesi ile beraber Travis, Bree’nin etrafında dönmeye başlamış ve onu etkilemek için elinden geleni yapmıştır. Dış görünüşünü, yakışıklılığını ve kıvrak bir zekası olduğunu düşündüğü ama bir gram aklı olmayan Traviscik bir koz olarak kullanmış ve Bree’yi kısa bir sürecik de olsa elde etmiş ama ne yazık ki kitabımızın baş oğluşu kızımızı bataklıktan kurtarmıştır.

Zaman su gibi akıp giderken Archer ile Bree zaman zaman göklerde uçarak zaman zaman ise önüne engeller çıkarak yerlerde yuvarlanmış ama her seferinde ayağa kalkarak hayatlarına devam etmiştir.

Senin için buradayım. Sen olduğun için buradayım. Buradayım çünkü beni sadece gözlerinle değil, aynı zamanda kalbinle gördün. Buradayım çünkü ne söylemem gerektiğini bilmek istedin çünkü haklıydın… Herkesin arkadaşa ihtiyacı var. Senin için buradayım ve her zaman senin için burada olacağım.

Kitap genel çerçevede güzeldi ama çıkış zamanı biraz geç kalınmıştı. Özellikle okuduğumuz o kadar çok New Adult kitabından sonra, Başka Dilde Aşk diğerlerinin yanında hem basit kaldı hem de diğer kitapları tekrar ediyormuş gibi oldu. Özellikle sonunu tahmin etmemek elde değildi. Tamam, kabul ediyorum sonunda yüreğim ağzıma geldi, gözlerim doldu ama bir sayfa çevirmem ile her şey açıklığa kavuştu. Ve sonu sanki aceleye getirilmiş gibiydi. Yazarımız az daha mesela 3-5 sayfa daha acı çektirebilirdi biz sevgili okuyucularına. Biz sevgili okuyucular olarak az daha gözyaşı dökebilirdik. Çünkü bu hali ile yazarımız 2 sayfada sonucu başlamış ve bir sayfa içerisinde hem hüznü hem acıyı hem de mutluluğu yaşattı bizi. Bildiğin duygu karmaşası… Yukarıda da dediğim gibi keşke ülkemizde çıkan ilk New Adult kitaplarından birisi olsaydı. Çünkü karakterleri kendine özgündü. Kız ne o kadar ön plandaydı ne de oğlumuz bir işadamıydı veya zengindi. Kendi halinde yaşayan küçük yaştan beri acı çekmiş yetim bir dilsizdi. Karakterlerin bu özelliklerini ne yazık ki çoğu kitapta göremiyoruz değil mi? İşte tüm bu özelliklerin bir arada toplanması ile kendine özgü bir kitap, Başka Dilde Aşk. Ama bunların dışında güzel kitaptı, kendini okuttu hatta su gibi akıp bitti. Farklı karakterler tanımak adına okuyun derim.

Puanım 5 üzerinden 4.

4

damy (1)

Kızıl Tepe – Jamie McGuire / İnceleme


unnamed

Kitabın Adı : Kızıl Tepe
Orijinal Adı : Red Hill
Serinin Adı : Red Hill Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Jamie McGuire
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Şubat 2015
Tür : Korku / Zombi / Romantik / New Adult

Jamie McGuire’nin bambaşka bir kurgu ile karşımıza çıkmasına hazır mısınız? Bol aksiyonun ve bol maceranın yanı sıra aile bağlarının ve aşkın ne kadar kuvvetli olduğunu anladığımız bir kitaba…

Kızıl Tepe, Jamie’nin klasik New Adult kitaplarından bağımsız, içerisinde bol bol zombinin, kanın, savaşın, aksiyonun ve maceranın olduğu bir kitap. Kitaba ilk başladığım da kesin Jamie’nin diğer kitaplarında olduğu gibi bol bol saf aşkın yer alacağını ya da paranormal bir öğe ile masum bir insanın saf aşkının yer aldığı diğer kitapları gibi olacağını düşünerek Kızıl Tepe’nin de bir azılı bir zombinin bir insana aşık olması ile ortaya çıkan bir kitap olduğunu düşünmüştüm ama Jamie beni çok yanılttı. Hem de öyle böyle değil! Kızıl Tepe kendine has konusu ile tek kitaplık bir kitap. Serinin devamını beklemek için tırnaklarını yemenize gerek kalmıyor. :) O bakımdan dolayı Jamie’nin bu kitabını diğer kitaplarına kıyasla daha da bir sevdim.

Kitabımızın baş kahramanlarından birisi olan Scarlet, otuzlu yaşlarının ortasında, eşinden yeni boşanmış iki çocuk annesini olmasının yanı sıra hastane de senelerdir bir röntgen teknisyeni olarak çalışıyordur. Felaketin patlak verdiği sabah kızlarını okula bırakmak için arabasını sürerken bir yandan kızlarının bir ağızdan konuşmalarını dinlemeye çalışıyor bir yandan da radyoda yayınlanan Almanya’da ortaya çıkan ölümcül virüs hakkındaki son dakika haberlerini dinlemeye çalışıyordur. Ama Almanya onun ülkesinden kilometrelerce uzakta olduğu için bu virüsün ülkesine gelemeyeceğini düşünmüştür. Okul çıkışında kızlarını babasının alması ile 2 gün göremeyeceğini düşünene Scarlet’ın aslında uzun bir süre göremeyeceğini nereden bilsin ki? Hele ki o cumanın, 13. Cuma olacağını nereden bilsin ki? Veya Almanya’da ortaya çıkan o ölümcül virüsün ülkesine kadar gelebileceğini nereden bilsin?

Korku o sinsi varlığını giderek artan şekilde hissettirdikçe ben de kendime, kızlarımın bana ihtiyaç duyduklarını daha sık hatırlatıyordum. Büyük ihtimalle ölesiye korkmuşlardı ve ne olmuş olursa olsun, ne durumda olurlarsa olsunlar onların yanında olmak istiyordum.

Çocuklarını okula bıraktıktan sonra işe giden Scarlet, bu kadar rahat, vurdumduymaz, haberlere kulak asman bir şekilde arkadaşlarına cevap veriyor ve aynı zamanda işini yapıyordur. Röntgenini çekeceği hastalardan birisi odaya girince kızın yürüyen bir ölüden farklı olmadığını düşünmüş ve ama ona bir virüsün bulaşabileceğini düşünememiştir. Dana, sevgilisinin askerden gelişini kutlamak için dışarı çıkan masum birisi olup, bar çıkışı psikopat birisi tarafından ısırılmış ve zararsız bir virüsün ona geçtiğini düşünmüştür ama hiçte öyle bir şey olmamıştır… Çünkü bir gün içerisinde tamı tamına 10 kilo kaybetmiştir. Ve Scarlet farkında olmasa dahi bu Avrupalı bilim adamlarının bahsettiği virüsün etkilerinden birisidir. Ama nereden bilsin ki? Sonuçta Scarlet hafta sonu babalarında kalacak kızlarını düşünmektedir.

Her zaman elimizin altında olacağını düşündüğümüz, varlıklarının farkına bile varmadığımız şeylerin artık olmaması. O gerçeğin farkına varmak, bir dehşet duygusuna kapılmama neden oldu.

Kitabımızın bir diğer kahramanı olan Nathan, lise aşkı ile evlenmiş ama mutsuz bir evliliği küçük, tatlı kızı ile devam ettirmeye çalışan otuzlu yaşlarındaki mutsuz bir ofiste unuttuğum bir departmanda masa başı bir işte çalışıyordur. Yani kısacası kızı Zoe dışında her şey Nathan için bomboktur. Eğer evden kaçmamasına bir engel vardı ise o ada kızının güzel olmaya yakın bir aile ortamında büyümesini istiyor ve kaltak karısına kıyasla elinden gelen her şeyi yapıyordur. Felaketin yaşandığı 13. Cuma’da işten çıkmış ve kızını almak için okuluna gitmiştir. Otoparka park ettiği anda diğer velilerin koşarak sınıflara daldığını ve çocuklarını alıp evlerine veya güvenli bir yere kaçtıklarını görmüştür. Virüsün ülkelerine kadar yayıldığı haberini çoğu aile ciddiye almıştır ve güvenli bir yere sığınmaya çalışıyorlardır. Nathan’da onlara katılarak Zoe’yi okuldan alarak eve gitmiş ve bencil kaltak karısının not ile karşılaşmış ve karısının erkek kardeşinin yanına gideceğini düşünerek kızını da alarak evden kaçmıştır. Yolda giderken bu yaşına kadar karşılaşmayacağı şeylerle karşılaşmış ve biricik kızını korumak için elinden gelen her şeyi yaparak karısının erkek kardeşinin evine ulaşmıştır.

Kitabın diğer anlatıcılarından birisi olan Miranda ise Scarlet’ın yanında çalıştığı doktorun kızlarından birisidir. Miranda ve ablası Ashley, hafta sonu için babalarını ziyarete Kızıl Tepe çiftliğine gidiyorlardır. Hem de yanlarında sevgilileri ile… Hem de hayatlarında görüp görebilecekleri bir yolculuk yaparak…

Her ne kadar ben burada kitabımızın anlatıcıları olan Scarlet, Nathan ve Miranda’dan bahsetsem de aslında Kızıl Tepe’de birbirleri ile bir şekilde bağlantı kurup çiftlik evinde buluşan 10 yakın bir insan grubu var. Ve bunlar Jamie’nin anlatımı ile mükemmel bir şekilde yolları birbirleri ile kesişmiş insanlar. Ve bu olay gerçekten kitabı mükemmel bir hava katmış. Kitabın başında bir karakterin diğer bir karakter ile karşılaşmasını görüyorsunuz ve o karşılaşılan karakterin çok zor bir zamanda olduğunu görüyor ve diğer karakterin ona yardım etmesi için çığlık atıyorsunuz ama diğer karakter zor durumdaki karakteri bir hiçe sayarak yoluna devam ederken sinirden saçınızı başınızı yolarsınız ya, ha işte bu kitapta böyle tonlarca sahne var! O yüzden başımda resmen saç kalmadı Jamie! Ve sana kızmaktan, küfretmekten kitabı nasıl bitirdiğimin farkında değilim. Ha bir de bölümden bölüme geçerken, sayfadan sayfaya geçerken yüreğimin ağzıma geldiği anları saymıyorum bile. Bir an manyak zombinin birisinin bir karakteri yiyecek diye kitabı gözlerimi kapatarak okudum. :P

Bunların dışında kitapta aile ilişkileri ile karakter arasındaki aşk duyguları, bağlantıları çok güzel bir şekilde anlatılmıştı. Hem de saf bir şekilde!

Ama kitabın öyle bir yeri geldi ki sinirden saçımı başımı daha da fazla yoldum. Scarlet’ın bencil bir pisliğe dönüştüğü ve Jamie McGuire’nin George R.R. Martin’e bağladığı an. Resmen kitabı bir kenara fırlatıp atasım geldi. (İmkansız, tabletimin geberip gitmesi kalbimin kaldırabileceği en son şey :D )

Son olarak ise kitabın bir sonunun olması ve bir sonraki kitapta acaba ne olacak diye tırnaklarımı yememe gerek kalmadan kitabı mükemmel bir son ile Jamie’nin bağlaması kitabı sevmemi sağlayan bir diğer özelliklerden bir tanesiydi.

Eğer ki zombileri seviyorsanız ve bir TWD hayranı iseniz bence hiç beklemeyin ve kitap çıktığı anda hemen gidin alın ve okuyun. Pişman olmayacaksınız.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4,5!

thz3y

damy (1)

 

Aska Var Mısın? – Natasha Boyd / Inceleme


10580245_834820583218882_1428413993979953632_n

 

Kitabın Adı : Aşka Var Mısın?
Orijinal Adı : Eversea
Serinin Adı : Eversea Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Natasha Boyd
Çevirmen : Filiz Tülek
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Ağustos, 2014
Sayfa Sayısı : 389
Tür : Günümüz – Yeni Yetişkin – Romantik

TANRIMMMM BU NASIL BİR SONDUUU??!!!

YA DA BİR SON MUYDU?!!!

Kesin çevirmen son sayfaları çevirmeyi unuttu. Veya sevgili yazar sonunu yazarken uyuyakaldı! Lanet SON!

BÖYLE SON MU OLUR OĞLUM?!!

Soruyorum sana eyyy Natasha Boyd? Hiç mi insanlığın yok senin? Hadi saf saf kitabın son sayfalarına bakan biz okuyucuları geçtim hiç mi cici kızımız Keri Ann’a acımadın? Hiç mi boynu bükük kızcağızımızın doğum günü mumlarını üflemesini istemedin? Lanet karı! Biç!

Sanırım bir kitaba daha doğrusu bir kitabın sonuna bu kadar sinirleneli baya uzun zaman oldu. Zaten bir kitaba veya sonuna sinirlendiğim nadirdir. Mesela Fırsatçı kitabı… Tanrım kitabın sayfalarını resmen parçalamak istemiştim. Veya Fallen Too Far… Resmen tableti kıracaktım o son yüzünden. Peki ya Colleen Hoover kitapları? Onlara söyleyecek sözlerim kifayetsiz kalıyor. O kitaplara küfür ede ede bir hal aldım ki sormayın. Ve evet bu listeye bir kitap daha katıldı! Eversea! Gözü kör olasıca yazar kitabı nasıl bitirdi! Aman tatlım siz zaten sevgili okuyucuları acı çektirmeyi çok seversiniz! Devam edin devam! Biz kuduralım yerimizde. Zaten kitaplarınızın arkası da yarın geliyor ya! Yine de Eversea için şanslı kişilerdenim. Serinin ikinci kitabı Forever Jack’i indirdim ve bu yorum bittikten sonra hemen başlayacağım. Yoksa saçımı başımı yolmaktan akıl sağlığımı kaybedeceğim yahu! Ve bu arada ikinci kitabı bekleyenleri düşünüyorum da… Düşünemedi! Oğlum şu an ki halim bile feci bir de işim gücüm yok onları mı düşüneceğim! Deli gibi ikinci kitabı okumayı düşünüyorum! Şu yorum bir an önce bitse de kitaba başlasam. Natasha gör bu hallerimi gör, beni ne durumlara soktun! Sen de artık kara listemdesin. Her kitabını okurken senin yüzünden tabletimi parçalayacağım biç karı!

Neyse bu kadar kendini kaybetme yeter. Şimdiiiii kitaba gelelimmm!

Keri Ann Butler, kahverengi saçlı, mavi gözlü, güzel mi güzel 22 yaşındaki kızımız. Okumuyor ama boş da durmayıp Snapper Grill’de garsonluk yapıp kasabanın gözde evi olan Butler malikânesinde yaşayıp gidiyordur. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybettikten sonra büyükannesinin yanına Butler Cove’a abisi Joey ile birlikte taşınmışlardır. Aradan çok az bir zaman geçtikten sonra büyükannelerini kaybeden iki gence belli bir miktar miras kalması ile aralarında bir anlaşma yapmışlar ve Joey üniversitede tıp okumaya giderken Keri Ann miras kalan nadide evi korumak ve ayakta tutabilmek için kasabada kalmıştır. Kalmasına ama ne özel bir hayatı vardır ne de geleceğe dönük planları. Çünkü onun düşüncelerine göre Butler Cove kök salmak istemiyordur. Tam hayatı bu planladığı rotada devam ederken bir akşam kırmızı şapkalı, uzun boyu bir delikanlının restoranın kapısından içeriye girmesi ile bütün planları rotasından sapmış, tepe taklak olmuş ve kalıplaştırdığı bu planın hiç olmaması için her gece gözyaşları eşliğinde dualar etmeye başlamıştır.

Peki kırmızı şapkalı bu yakışıklı kim mi? Tabisi Jack Eversea!

Ben, Keri Ann Butler, dokuz bin nüfuslu Butler cove’da Snapper Grill adını taşıyan bu restoranın önündeyim ve karşımda duran adam; olması beklenen yerden, Hollywood’dan binlerce kilometra uzakta benimle aynı restoranın önünde duran bu adam, Jack Eversea’den başkası değildi!

Nefeslerinizi ahenkle dışarıya verdiğinizi duyar gibiyim. Ama ne yazık ki fazla heyecanlanmayın kızlar çünkü ünlü oyuncumuz bir kaçak. ;) Evet, evet yanlış duymadınız kırmızı şapkalı yakışıklımız bir aktör. Hem de Hollywood aktörü! Dünyaca ünlü. Peki bu para içende yüzüp ben ünlüyüm havaları ile ülkeden ülkeye gezip boy boy fotoğraf çektiren, filmden filme koşan aktör neden mi kaçıyor? Veya neden mi saklıyor? Ya da şöyle mi sorsam: Kimden mi kaçıyor? Tabii dünyanın en büyük biçlerinden birisi olan ve bu yakışıklımızı aldatan Audrey Lane yüzünden! Tam bir evire çevirip dövülesi kadınlardan birisi. -.-

Kısacası aldatılan ve bundan dolayı boynu eğik olan Jack, birazcık popüler yaşamından uzaklaşmak birazcık kafasını dinlemek için Butler Cove kasabasına adım atmış ve hem kendi hayatını hem de bu zamana kadar saf bir şekilde yaşamını sürdüren Keri Ann’ın hayatını tepetaklak etmiştir.

Aman Tanrım! Ne yapacaktım şimdi ben? Bu noktaya nasıl gelmiştim? Kendi halimle yaşayıp gidiyordum, nasıl olmuş da birileri hayatıma Javk Eversea formunda bir bomba bırakıp ortadan kaybolmuştu?

Restorandan içeri adımı atmış, sipariş vermiş ve daha sonra Keri Ann’ın en yakın arkadaşı ve canı olan Jazz’ın kendisi hakkındaki haberi okuması ile bir hışımla restorandan kaçıp kendisine deli damgası yemesini sağlamıştır. Ama özünde bir beyefendi olan yakuşuklumuz restorana geri dönmüş, Keri Ann’dan özür dilemiş ve bir elinde süpürge diğer elinde faraş ile bularak bir güzel Snapper Grill’in yerlerini temizlerken bulmuştur. (Şaka değil gerçek! Okuyun görün o satıları ve gelin beraber kahkaha atalım!) Tabii bu sırada oğluşumuz ile kızımız daha fazla konuşmuşlar, oğluşumuzun kızımızı evine bırakması kadar ileri gitmişler ve daha sonrada 4 gün içerisinde hayatlarını tepe taklak etmişlerdir.

Ama ne aşktı beeee!

Aralarında o kadar saf, o kadar temiz, o kadar şahane bir aşk kıvılcımları başladı ki anlatamam. Her satırı okurken resmen içime işledi. Gerçekten çok güzeldi. Tabii ki bir yere kadar! O yerden sonra –sanırım son 100 sayfaya denk geliyor- resmen kitabı parçalamak istedim. Keri Ann üzüldü ben üzüldüm. Jack zırladı ben zırladım. Kuzucummm… Nasılda yüreği parçalandı! Aslında buna sebebiyet verenleri bir güzel benzeteceksin ya neyse… -.-

Tamam, bu kadar şiddet yeterli! Gelelim Keri Ann’ın biricik arkadaşı Jazz’a. Gerçek ismini hatırlamasam da bu lakabı Jazz türünü çok sevdiği için almış ve hayatınızda nadir bulunabilecek dostlar vardır ya işte Jazz, Keri Ann için öyle birisi. Jazz, Keri Ann’ın yeri geldi ailesi oluyor, yeri geliyor dostu, yeri geliyor kız kardeşi… Kısacası her şeyi…

Bazen çok şapşal olsa da, şu hayatta beni Jazz kadar önemseyen biri daha yoktu. Aynı anda hem kız kardeşim hem de çok sevdiğim çılgın teyzem hem de en yakın arkadaşımdı.

Joey ise tıp fakültesinde okuduğundan dolayı ne kız kardeşine ne de eve zaman ayırabiliyordur. Ama yine de elinden geldiğince sorumluluklarını üstlenmeye çalışıyordur. Ve Keri Ann’a karşı delicesine koruyucu bir yapıya sahiptir ve yeri geldiğinde erkekleri bir güzel uyarabilme yeteneği vardır. Yani Joey her ne kadar Keri Ann’ın hayatından uzakta olsa da sevdiğim karakter arasında yerini almış oldu.

Kitap mükemmel olarak New Adult türünün mihenk taşlarını başarılı bir şekilde okuyucuya sunuyor. Acılı ve hüzünlü birer geçmişe sahip olmanın yanı sıra başarılı gençlerin imkansız gözüken bir anda bir araya gelmeleri, aşık olmaları, mutlu olmaları veya hüzünlü olmaları, ayrılmaları, barışmaları ve mutlu son. Pardon pardon bu kitapta bir MUTLU SON YOK Kİ! Ama MUTSUZ SON DA YOK Kİ! YANİ KİTAPTA BİR SON YOK! Keşke yazarımız unuttu filan desek ama ne yazık ki diyemiyoruz. Ve şu an ikinci kitaba başlamak için içim içimi yiyor. Kendimi zor tutuyorum. Ve şu an saçma saçma bir son ile sonu gelmeyen bu yorumu sonlandırmak istiyorum. O yüzden kısa keseceğim cicişler. Alın şu lanet kitabı okuyun! Ve nasıl sonu olmayan kitap olurmuş görün. Ve bu arada kendini beğenmiş Jack’in sözlerine kahkaha atın, ayakları üzerinde mükemmel bir şekilde duran Keri Ann’ı sonuna kadar destekleyin ve tabii ki Keri Ann yeşil-gri gözlü über yakışıklımıza aşık olurken siz de olun, kendinizi kaybedin ve hayallere dalın! Öpüldünüz!

Kitaba puanım 5 üzerinden 5!

Ugly Love – Colleen Hoover / Inceleme


17788401

 

Kitabın Adı : Ugly Love
Yazarın Adı : Colleen Hoover
Yayınevi : Atria Books
Sayfa Sayısı : 320
Basım : Ağustos, 2014
Tür : Günümüz/ Genç Yetişkin / Romantik

Herkese merhabaaa!!!

Uzun zamandır yorum yazmamanın verdiği heyecan ile karşınızdayım efendim! Bir de son zamanın en güzel kitaplarından bir tanesini okumuşum ki sormayın gitsin. O kadar güzel, o kadar güzel ki anlatamam. Zaten kitabın yazarını taparcasına seviyorum. Kadın nasıl damardan dalmasını biliyor. Resmen damardan daldığı aşk hikâyeleri ile okuyucularını önce kıvrandırıyor sonra it gibi ağlatıyor, araya damardan bir geçmiş hikayesi sokuyor okuyucuyu tekrar ağlatıyor, sonra da mutlu son ile okuyucularını sevgi pıtırcığı yapıyor. Biç karı! Sinir oluyorum! Ama lanet olsun ki çok seviyorum! <3

Yorum yapacağım, daha doğrusu azıcık spoilerlı yorum yapacağım kitap olabülür?

Ağustos ayının bomba kitabı, Ugly Love – Colleen Hoover ! Tanrım ne KİTAPtı ama! Cidden o kadar güzeldi ki, anlatamam! Kitabı okurken o kadar inişli- çıkışlı duygular yaşadım ki sormayın gitsin. Hem ağladım hem güldüm. Hem duygulandım hem sevindim. Hem sinirlendim hem acıdım vs. vs. vs. Yani biç karı yine acımamış kelimeleri ile tüm duyguları ince ince işlemiş hikâyeye.  Ve tabi okuyucunun kalbine de!

Aşkın çirkin tarafları ile güzel tarafları arasındaki fark, güzel taraflarının daha parlak olmasıdır. Bu siz de yüzüyormuş gibi bir hissi uyandırır. Sizi yukarıya kaldırır. Sizi taşır.
Aşkın güzel tarafları sizi dünyanın geri kalan kısmının üzerinde tutar. Onlar, sizi kötü şeylerin çok ama çok üzerinde tutarak, her şeye  sadece yukarıdan bakmanızı ve de sadece “Wow, iyi ki buradayım” diye düşünmenizi sağlar.

Kitabımıza gelecek olursak, Tate Collins adında 23 yaşında, kahverengi saçlı, kahverengi gözlü taş bir hatun hafta içinde hemşirelik bölümünde yüksek lisansını yapıyorken, hafta sonu da hastanede çalışıyordur. Neredeyse nefes alacak zamanı yoktur kızcağızın. Bir de bunun üstüne okulu yaşadığı yere uzak olduğu için ondan sadece 2 yaş büyük olup babasından daha fazla koruyucu olan ve aynı zamanda dede ve baba mesleği pilotluğu devam ettiren Corbin’in yanına taşınmak zorunda kalmıştır. Tate aslında bir yandan bu duruma çok seviniyordur çünkü uzun bir süredir Corbin ile görüşmüyorlardır ve aradaki açığı kapatacak tek şeyde bu olaydır.

Tate, pılını pırtısını toplayıp abisinin evinin kapısından içeriye girene kadar bir sürü garip olay yaşamıştır. Önce apartmanda yaşayan pilotları ve onların ailelerini asansöre bindirmesinden dolayı kendisini pilot zanneden 80 yaşındaki Cap adındaki yaşlı bir tontanla tanışmıştır. Daha sonra asansöre binmiş ve Dillon adındaki sapığın göz tacizine maruz kalmıştır. Hem de uçkuru kaçık herif evlidir! Şerefsiz! -.-

Bunlar yetmiyormuş gibi Corbin’in kapısının önünde bir leş yığını gibi yıkılıp kalmış birisi vardır. O birisi çoook uzun boylu, yakışıklı, kumral saçlı, açık mavi gözlü, 24 yaşındaki başarılı mı başarılı bir pilot olan Miles Archer’dır. Kitabımızın yegane ve biricik yakuşuklusu! Sevdiceğim! Biriciğim! Kalbimin efendisi! (Tamam burada abartmış olabilirim, sonuçta harem geniş bende :D ) (Ama bu kitap için kalbimin efendisi cidden *.* )

Ha bu arada söyledim mi bilmem ama Miles’ın çenesinde geçmişinden kalma yara izleri vardır ve lanet olsun ki bu yara izleri onu daha seksi yapıyordurrrrrrrr! <3

Tamam bu kadar aşk itirafı yeter yoksa konuya geçemeyeceğim. :D

Şimdi efendim, kızımız Tate kapıya geliyor ve bu ayyaş ile ne yapacağını bilemiyordur. Sonuçta adam öküz gibi ağır bir de leş olmuş. Kapıyı azıcık da açabilmek için onu kenara çekiyor ama tam kapıdan girecekken ayyaş birden zombi edası ile uyanıp kızcağızın bileğini tutuyordur. Bu durumda ne yapacağını bilemeyen Tate, güç bela kapıyı kapatıp Corbin’i arıyor ve kapının önündeki leş ile ne yapacağını soruyordur. Abisi süper sonik bir teklif sunup yan komşusundan yardım istemesini söylemiştir ki yan komşusunu aradığı zaman o leşin aslında yan komşusu olduğunu öğrenmiştir. Tabii bunu Tate’e söyleyiş şekli vardır ki tadından yenmez. :D

Corbin’in hatırına Miles’ı içeri taşımış ve kendisini direk yatağa atmıştır. Ve sabah gözlerini açması ile tüm olaylar iplik söküğü gibi hızla gerçekleşmeye başlamıştır.

Gözleri hayatımda gördüğüm en açık mavi. Akşamdan kalma kanlı ve yarı açık gözler… Gözleri o kadar açık mavi ki neredeyse renksizler. Denizdeki dalgalara yaklaşır gibi o gözlere bakmaya devam ettim. Onların, Karayip Denizlerinin suları kadar berrak bir mavi olduğunu söyleyebilirim. Ve ben hiç Karayipler’e gitmediğim için bunun doğru olduğunu söyleyemem.

Öncelikle Tate’in Mile ile tanışmaları vardır ki tam bir olay. Geceki leşliğinden sonraki sabah Miles ile Tate’in adam akıllı tekrar tanışmaları var ki gerçekten eriyip bitilecek bir olay. Asansörde oldu oğlummm! (Ve okuyucunun ağzının suları akar, akar ve akar….) Sonuçta kızımız kalbini çoktan kaptırdı. Şıp sevdi pislik! O benim uzak dur -,-

Daha sonra Corbin’in evinde Ian, Dillon sapığı ve yakuşuklu Miles’ın geleneksel oyun gecesinde bulunmaları var ki sormayın. Yakuşuklumuz, kızımızı hemen evine göndermiş ve orada dersini çalışmasını istemiştir. Çok düşünceli yahu! Ama ipler ise Collins ailesinin evinde Şükran Günü yemeği yenmesi ve o gece orada kalınması ile kopmuştur. Her şey bir masum öpücük ile başladı gibi klasik bir deyiş var ya işte Tate ile Miles arasındaki her şey masum bir öpücük ile başlamış, aralarına sınır çekmek için Miles tarafından kurallar konulmuş ve Tate tarafından da bu kurallara uyulmuştur.

Sonuçta Miles içine kapanık, geçmişte yaşadığı ağır, üzücü ve yürek burkan olaylardan dolayı hem duygularına hem beynine bir zırh örmüş ve bu zırhı 6 yıl boyunca da güçlendirmiştir. Yaşadığı yürek burkan olaydan dolayı 6 yıl boyunca kadınlardan uzak durmuş ve önce kendisini pilotluk eğitimine adamış daha sonra da işine. Ama Tate’i ne zaman görmüştür işte o vakit o zırh kendisinin bile farkında olmadığı bir şekilde erimeye başlamıştır. Ama yakuşuklumuz aklınca o zırhı koyduğu iki kural ile sağlam tutmaya çalışmıştır. Ama hayat bu Miles’cığım ne olacağı bile belli olmaz. Bakarsın minik bir hemşire o zırhı delip geçer ve sen bunun farkında olmadığın için feleğin şaşar.

“Bu sadece senden hoşlanmamla alakalı bir şey değil, Tate.” Derince bir iç çekti ve ellerini saçlarından geçirerek sıkıca ensesini kavradı. “Sadece senden hoşlanmak istemiyorum. Hiç kimseden hoşlanmak istemiyorum. Hiç kimseyle çıkmak istemiyorum. Hiç kimseye aşık olmak istemiyorum. Ben sadece….” Kollarını göğsünde bağladı ve yere bakmaya başladı ve “Sana ilgi duyuyorum, Tate,” dedi fısıldayarak.

Kısacası hikayemizin arka planında Miles çok ama çok acı çekmiştir. O kadar acı bir hikayesi vardır ki anlatamam. Gözyaşlarıma tekrar yenilmek istemiyorum. :( İnsan 18 yaşında bu kadar ağır bir acıyı nasıl kaldırır? O acı ile nasıl yaşar diye kendinize soruyorsanız açın Ugly Love’ı okuyun. Gerçekten de Ugly Love! Birebir Miles’ın hikayesi… Yazık kuzum neler çekmiş! Kıyamam :(

Düşüncelerim artık birer düşünce değildi.
Düşüncelerim artık Rachel’dı.
Sana aşık olamam, Rachel.
Lavaboya baktım. Ama Rachel’a bakmak istiyorum.
Havayı derince içime çektim. Ama Rachel’ı içime çekmek istiyorum.
Gözlerimi kaptım. Ama sadece Rachel’ı görüyorum.
Ellerimi yıkadım. Ama Rachel’a dokunmak istiyorum.

Sonuç olarak ben kitaba bayıldım, karaktere aşık oldum, onların yerine kendimi koydum, önce Miles’ın Rachel’a aşkını yaşadım, daha sonra Tate’e olan duygularını nasıl saklamaya çalıştığını, zırhını indirmemek için neleri göze aldığını gördüm, en sonda ise artık tüm bunlara dayanamadığını anlayan Miles’ın pes edişini gördüm. Hem onun gözyaşları ile okudum o satırları hem de kendi gözyaşlarım ile…

Her ikimizde gözyaşlarımız akarken derin derin nefesler alıyorduk. Yoğun… Yürük burkucu… Ve yıkıcı bir şekilde…
Ve bu çok çirkindi.
Ama bitti.

Yukarıda da dediğim gibi Colleen’in kalemine bayılıyorum. Özellikle Umutsuz kitabından sonra (yorumum için tık-tık) kadının kalemine ve kurgusuna aşık oldum. Ugly Love’da en az Umutsuz kadar güzeldi, harikaydı, şahaneydi! Colleen nasıl yapıyor bilmiyorum ama kitaplarını okuyan okuyucularının resmen duygularını çok güzel bir şekilde çalkama ayran yapıp okuyucuya sunuyor. Resmen boşluğa düşürüyor bizi. Biç karı! Sinir oluyorum sanaaa! Ama çok da seviyorum! Lanet olsun! Ugly Love’ıda çok sevdim, Umutsuz’u da! Okuyun, okutun! Miles’ın acı hikayesi ile azıcık sizde gözyaşı dökün. Ben çok döktüm! Artı bir de Miles ile Tate aşkını yaşayın tatlı niyetine. Gerçekten bayılacaksınız. Ben çok sevdim siz de seveceksiniz. Kısacası okuyun işte deli etmeyin adamı! :D

Önce 5 yıldız resmini şuraya yapıştırayım. Ha bu arada yukarıda ki çeviriler bana ait hatam varsa affola! :)

5

 

damy (1)

Rush Too Far – Abbi Glines / Inceleme


8745789

 

Kitabın Adı : Rush Too Far
Serinin Adı : Too Far Series / Rosemary Beach Series
Serisi Sırası : 1.1
Yazarın Adı : Abbi Glines
Yayınevi : Atria Books
Basım : Mayıs, 2014
Sayfa Sayısı : 256
Tür : New Adult / Günümüz / Romantik

Çocukken meleklerin gerçek olup olmadığını düşünürdüm. Ama 10 yaşımda, onların gerçek olmadığına karar verdim. Hepsinin birer saçmalık olduğuna…  Ama  şu an hatalı olduğumu fark ettim.
Blaire, benim meleğim!

Öncelikle bu seriyi ne kadar çooook özlediğimin çığlıklarını atmak istiyorum, sevgili kitap kurtları! Özelliklede yürüyen seksi evladım Rush için. Rushhhhhhhhhhhh!!!

Ne çok özlemişim oğlum seni! Bir de yaklaşık olarak 2 ay önce Too Far Serisinin 3. Kitabı olan Forever Too Far ve artık Blaire ile Rush ikilisinin mutlu, huzurlu ve çocuklu gördükten sonra bir huzura erdim bi mutlu oldum anlatamam. Ama Too Far Serisinin de bağlantılı olan Rosemary Beach Serisinin 6. Kitabı ve Change Serisinin 1. Kitabı olan Take a Change için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kitabın esas karakterleri Rush’un üvey kardeşi Grant ve ilk defa Forever Too Far kitabında karşımıza çıkan Harlow arasındaki aşkı, hüznü ve mutluluğu anlatıyor ama nedendir bilinmez ben bu kitabı çook fazla sevemedim. Grant’ı çok karaktersiz gördüğümden dolayı olabilir. :( Bir dönüp Nan’a gitmesi, bir dönüp Harlow’a gelmesi, aşkına sadık kalmaması yeminle okurken bezdirdi beni. Bir de yazarın çok duygusal ve basit bir şekilde sonunu bağlaması şahsen gözümde sıradanlar listesine girdi. Ha peki bu kadar taşlamadan sonra seriye devam eder miyim? Kesinlikle! Abbi nokta yazsa utanmam gider onu da okurum. :D İşte Abbi konusunda bu kadar da yüzsüzüm. :D Peki bahsettiğim bu iki kitaba yorum gelir mi? Onu ben de bilmiyorum aaa dostlar! :D

Bu kadar çene düşüklüğü yeter. Gelelim Rush Too Far’a! Yeminle bu seriyi özlemişim. Cidden! Hatta şöyle söyleyeyim Rosemary Beach Serisinin ve Too Far serisinin ilk kitabı olan Fallen Too Far’ı özlemişim! Rush’u (<3 <3 <3 ) ayrı özlemişim, Blaire’yi ayrı özlemişim, Woods’u (<3 <3 <3 ) ayrı özlemişim. Hatta abartıp Nan’ı bile özledim diyeceğim şu an :D Yok yok o kaltağı özlemedim! Bu kitapta da Nan, yine kaltak Nan’dı! -.-

Rush Too Far, Fallen Too Far’da olan olayların benim biricik gözdem, yürüyen seksi kovboyum, bir o kadar düşünceli ve bir o kadar da aşk adamı olan Rush’un gözünden yazılması ile ortaya çıkan bir kitap, daha doğrusu bir novella. Fallen Too Far kitabında hangi olaylar olduysa, onların aynısını, benim bakış açımdan daha romantik, daha duygusal, daha içten bir anlatım ile Rush’un bakış açısı ile okuyoruz.

Fallen Too Far kitabının konusunu merak ediyorsanız sizi şöyle yorumuma alayım. (Tık-Tık!!!)

Ama şimdi kısaca bahsetmezsem de olmaz değil mi? :)

Blaire, kitabımızın esas kızı. İkizini, babasının kullandığı arabanın kaza geçirmesi sonucu kaybetmiş, aradan çok az bir zaman geçtikten sonra babası evi terk etmiş ve 2 yıl sonrada kanser olan annesini kaybetmiştir. Kısacası Blaire yaklaşık olarak 3 yıl içerisinde tüm destekçilerini, ailesini, varını yoğunu kaybetmiştir ve cebinde beş kuruş olmadan yola çıkmıştır. Kime mi? Babasının evi diye gözüken ama aslında Rush’un evine. Kızımız bir o kadar kızgın, bir o kadar üzgün, bir o kadar sinirli, bir o kadar da son umuduna tutunan bir insanın çaresizliği ile Rush’un evine cebinde sadece 20 dolar ile sürüyordur. Tabii elinde ki silahı unutmayalım lütfen. Bu silahtan ilk nasibini alan Grant’ı ise hiç unutmayalım. :)

Yaz günlerini evinde olan partilere adayan, işi gücü kızlarla gönül eğlendirmek olan bir o kadar seksi ve bir o kadarda zengin olan esas oğlanımız Rush, gerçek yüzünün arkasında neler neler saklayan birisidir. Yine günlerinden birisini evindeki partilerin birisinde harcayan yürüyen seksimizin, tüm hayatı Blaire’nin evine adım atmasından sonra tepe taklak olmuş ve gerçeklerle yüzleşmeye başlamıştır. Hem de ne yüzleşme! O yüzleşme peşi sıra ne duygular getirecektir.

Ama o sıradan bir kız değildi. O bir melekti. Benim meleğim. Kamyoneti ve elinde taşıdığı silahı ile hayatıma giren güzel, güçlü, ateşli ve sadık melek.

İşte o Melek’in Rush’un evine ve hayatına girdikten sonra onun karabasanı olmuştur. İlk başta yaşanan tüm olayları Blaire’nin üstüne atsa da yavaş yavaş onu tanımaya başlamış ve olayların gerçek yüzünü gördükçe bu olaylarda her kim suçlu ise onların cezasını kendisi kesmek istemiş ve hatta hayatlarını zindan etmek istemiştir. Ve hayal ettiği kadar ağır olmasa da bir şekilde bunları gerçekleştirmiştir. Acısıyla, tatlısıyla…

İlk başta da dediğim gibi bu seriyi özlediğimden dolayı bir anda okuyup bitirdim ve Rush aşkım kabardı da kabardı. Ama tabii bu kadar sevmeme rağmen gereksiz bir kitap olduğunu da düşünmüyor değilim. Eğer ki Fallen Too Far, Blaire’nin ağzından değil de Rush’un ağzından yazılsaymış işte o zaman bu kitap 5 değil milyon yıldızı hak ediyordu. Tekrar tekrar aynı hikayeyi farklı bir karakterin gözünden okumak güzel olsa da bir yerden sonra insanı sıkıyor. Ama işte işin ucunda Rush olunca 4 yıldızın altında da bir puanı hak etmiyor. O karşı konulamaz aşkına veririm uleyn 4 yıldızı! Rush’u getirin bana, aşkımızı yaşayacağız!

Pegasus Yayınları bu kitabı çevirir mi bilemem ama dili gerçekten çok kolay bence okuyun! Kesinlikle okuyun! Okuyun ama Rush benim, bunu bilerek okuyun! :P

Puanım ise 5 üzerinden 4 gibi görünen 5! :D

4

damy (1)