Kitap Dostları #6 Kitap Tur 3. Gün / Anansi Çocukları – Neil Gaiman / İnceleme


1011965_491883960888809_1441914562_n

Kitap Dostları ile 6. turumuzun 3.günüde yani son gününden herkese merhaba!!!

Neil Gaiman‘ı inceleyip, kitaplarını tanıttığımız, Anansi Çocukları‘nın kahramanları ile eğlenceli bir söyleşi yapıp, minik minik alıntılar ve önokuma ile şekillendirdiğimiz turumuzda yorumlarla son noktaları koyduk.

Bugün ise;

Tuğçe’nin Kitaplığı, Yorum Durağım ve Sihirbazın Güncesi yorum yaparken;

SaklamaKabı Anansi Çocukları‘nın yurt dışı kapaklarını inceliyor.

Bugün turumuzun son günü olduğu için katılımlarından dolayı Tuğçe’nin Kitaplığı‘na ve Mai Kalem‘e çok teşekkür ederim! Bir daha ki turlarda görüşmek üzere! :)

Ayrıca devam eden çekilişimize katılmayı unutmayınız! :)

scrollWithLineCFG_31

954707_590576990963122_570893257_n

Kitabın Adı : Anansi Çocukları
Orijinal Adı : Anansi Boys
Yazarın Adı : Neil Gaiman
Çevirmen : Murat Özbank
Yayınevi : İthaki Yayınevi
Sayfa Sayısı : 383
Basım Yılı : Temmuz, 2013

Sizin hiç Örümcek adında bir tanıdığınız oldu mu?

Anansi soyunda gelen birisi. Soylu yani.

Hiç mi?!

Kardeşiniz, arkadaşınız veya komşunuz…

Hadi ama azıcık gözünüzü açın ve yaşadığınız dünyayı soyutlayıp çevrenize daha dikkatli bakın!

Hala mı yok?!

Ehh hadi bari o zaman kemerlerinizi bağlayın da Şişko Charlie’nin yolculuğuna çıkalım. Bakalım kimmiş bu Örümcek, neymiş bu Anansi!

944292_597342736953214_1081534159_n

Bütün olaylar yaşamının bütün evrelerinde dalga geçen –kendi çapında-, bol bol dans etmekten ve şarkı söylemekten hoşlanan –her ne kadar beceremese de- ve sırlarla örülü bir yaşam süren Charlie’nin babasının ölmesi ile başlıyor.

Charlie’ye göre o hayatının büyük bölümünü karartı. Herkese rezil etti bunu. Hem de buna küçükten tombul halinden yola çıkarak ona Şişko Charlie lakabını takmıştır. Bu lakap büyüdüğünde bile, hatta Amerika’dan Londra’ya gittiğinde bile peşini bırakmamıştır.

Rosie ile düğün hazırlıkları yapan muhasebeci Şişko Charlie, bir gün bir bar taburesinde nişanlısı ile babasının düğüne çağırıp çağırmayacağı hakkında hararetli bir konuşmaya girmiştir. Bu konuşmanın galibi ise Rosie çıkmıştır ve Şişko Charlie babasına ulaşarak, düğününe çağıracaktık.

Eski komşusuna telefon etmesiyle bütün olaylar birden bire oluşmaya başlamıştır.

Babasının öldüğünü, hatta yaşamının bütün evresinde peşini bırakmayan utanç duygusu ile öldüğünü öğrendiği zaman Charlie yerin dibine girmiştir ve ondan itibaren bütün salaklıkları boy göstermiştir.

Önce babasının cenazesi yerine yanlış bir cenazeye gitmiştir ve babası gömülürken yanında olamamıştır ama komşusu onun için bir toprak parçası ayırarak onun son görevini yapmak istemiştir. Tabii komşunun bütün iyilikleri bununla sınırlı değil! Bütün cenaze olayları bittikten sonra, Şişko Charlie’ye bir kardeşi olduğunu söylemiş ve bununla da yetinmeyip kardeşini bulmak için bir örümceğe kardeşi ile konuşmak istediğini söylemesinin yeterli olacağını belirtmiştir. İşte bu kitaptaki en az çılgınca şeydi. Örümcekle mi konuşmak? Hem de bir örümcek vasıtasıyla kardeşini bulmak mı? Kamon! Bu daha ne ki! Neil baba bizi bambaşka bir dünyanın derinlerine sürüklüyor. Bayılacağınız bir dünyanın derinliklerine!

2dc66e783d96de7c9b73c4efb584aa75

Şişko Charlie bir anlık tereddüdün ardından evinde gezinen bir örümceğe kardeşi ile konuşmak istediğini söylüyor. Söylüyor söylemesine ama bununda salakça ve utanç verici bir durum olduğunu bilerek kahkaha atarak vazgeçiyor ve normal hayatına geri dönüyor. Peki Charlie’nin normal hayatı nasıl mı? Hemen anlatıyorum. Çünkü feci derecede sıradan. Gerizekalı, müşterilerinden para kaçıran, paranoyak, şizofren, iftiracı, kendini bir halt zanneden bir patronu olan bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordur. Aşık olduğu kızla evlenmek isteyen ama Rosie’nin annesinin hiç rızası olmayan bu evliliğe direnen bir genç adamın yaşamı. Normal ve sıradan değil mi? Ama sıkı durun bütün her şey o örümcekle konuşmasından sonra tepe taklak oluyor!

Örümcekle konuşmasından sonra kardeşi çat kapı çıkageliyor. Hem de bitmek tükenmez bir özgüven, sarsılmaz bir karizma, her şeyi ben yaparım havaları ile… Yani Şişko Charlie ile birbirine hem karakter hem de görünüş olarak tamamen zıtlar. Ak ile kara gibi… Gece ve gündüz gibi…

Peki bu kardeşin ismi ne mi? Durun durun şaşırmayın ama şahane bir ismi var bu kardeşin. :) Örümcek. Evet evet şaka yapmıyorum Şişko Charlie’nin kardeşinin ismi ÖRÜMCEK! Ve bir Tanrı. Ne isterse yapabiliyor. Mesela bir mekanın resmine bakıp , konsantre olarak, oraya ışınlanabiliyor. Veya mesela Şişko Charlie’nin evinde ardiye olarak kullandığı bir minik, karanlık ve basık bir odayı, camları muhteşem ve gözünüzü alamayacağınız bir şelaleye bakan, içinde dört direkli dev bir yatağın, jakuzinin, şöminenin, hatta envayı çeşit aklınızı başınızda alıp götürebilecek eşyaların olduğu kocaman bir odaya çeviriyor. Ehh artık söylememe gerek yok değil mi? Örümcek, Şişko Charlie’nin yanına taşınıyor.

images

Taşınmakla kalsa neyse, Charlie’nin bütün hayatını elinden alıyor. İşini olsun -ki afiyetle elini yüzüne bulaştırıyor-, arkadaşlarını olsun –pardon bu bölümü es geçiyorum çünkü Charlie’nin nişanlısından başka arkadaşı yok-, evi olsun, hatta nişanlısı dahi olsa elinden alıyor!

Bu duruma feci şekilde içerlenen, sinirlenen, köpüren ve bu duygular sebebi ile kendi gibi davranamayan Charlie, bir hafta içerisinde tekrardan kıta değiştirerek yan komşusuna (hani kardeşini görebilmesi için bir örümcekle konuşmasını söyleyen komşusu) geliyor ve bütün hıncını onun üstüne kusarak anlatıyor. Yetmiyor ondan çözüm yolarlı istiyor. Peki çözüm yolu buluyorlar mı? Evet hem de en çılgınından bir tane! Mahallenin bütün kocakarıları –ki zaten bunlar 4 tane- toplanarak, bir masanın etrafına oturup, Şişko Charlie’yi de aralarına alarak büyü yapmaya başlıyor. Neden mi? Şişko Charlie’ye göre dünyanın sonu, Örümcek’e göre dünyanın başlangıcı olan yere gönderebilmek için. Peki gidiyor mu Charlie? Evet ve gitmekle kalmayıp Anansi’nin ne olduğunu, Anansi hikayelerinin ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, hayvanların nasıl babalarına düşman olduklarını, kardeşini hayatından göndermek için kimlerle ve nasıl bir anlaşma yaptıklarını tek tek öğreniyor ve bundan sonra da ipler kopuyor! İşte en heyecanlı, tırnaklarınızı yiyeceğiniz azıcık polisiyeli, azıcık gizemli, birazcık göz yaşlı, bolca mutluluk içeren, bolca küfür edeceğiniz, yetmeyip bir daha küfür edeceğiniz, bazı kişileri boğazlamak isteyeceğiniz, bazı kişilere el uzatıp kurtarmak isteyeceğiniz bölümler sizi bekliyor…

anansi_boys_grey

Neil Gaiman’ın kitaplarında ki dünya bambaşka bir dünya. Okuduğunuz satırlara sizi hapseden, içine çeken, inandıran ve sanki aslında o dünyada yaşıyormuşsunuz gibi bir his bırakan dünya/dünyalar. Kitapta Tanrı mı var? Siz Tanrı’nın olduğu satırları okuduğunuz zaman, o kısımları öyle bir benimsiyorsunuz ki aslında siz o dünyada yaşıyor ve çevreniz de bir Tanrı var. Veya bir örümcek ile konuşup kardeşinizi çağırabiliyorsunuz. Yetmedi mi? Kitabın satırlarındaki aksiyonu bile siz yaşıyorsunuz. İşte bu yüzden ilk Neil kitabım olmasına rağmen yazarın şahane anlatımında ve dünyasında kayboldum ve çıkamadım.

Yer yer Şişko Charlie’nin başını okşamak istedim ama yer yer de onu boğazlamak, yok etmek, ayağına taş bağlayıp denize atmak istedim. Yer yer Örümcek’i evire çevire dövdüm, yetmedim karşısına geçip hakaretler ettim ama yeri geldi yaralarına merhem sürmek, aşkını taze tutabilmek içinde nasihat vermek istedim. Rosie mi? Kitap boyunca aşkına inanmadım. Hissettiği duygular yavan geldi bana. Her seferinde saçından tutup yerlere sürükleyip pas pas yapmak istediğim. Annesi mi? Ona kıl oldum. Hem de ilk satırdan. Hangi insan su ve kraker ile beslenir Allah aşkına?! Kafan mu güzel hatun? Ve Charlie’ye davranışları bir kaşık suda boğ ve yanında Charlie’nin patronu da eşlik etsin. Gerçi o boğulmaktan daha acımasız bir ölümü hak ediyor ya neyseee… Ve son olarak tonton teyzeler ile Charlie’nin babası. Önce babadan başlıyorum. Hangi baba çocuğu ile dalga geçer ki? Bu dalga geçmeler yüzünden çocuğuna kıta değiştirmek zorunda bırakır? Ya da hayatı hiçe sayarak ben her istediğimi yaparım diye ortalıklarda dolanır. Tamam hakkını yemeyim iyilikleri var ama ne yazık ki bu kötülüklerini bastırmıyor ki. Sen de bir güzel geber be babalık! Tonton teyzeler. Ah o tonton teyzeler! Ortalığı birbirine karıştıran tonton teyzeler! Ama sevdim yahu! Çok şekerler. Kitap boyunca yaptıkları yemekler, içtikleri kahveleri ve içkileri veya iyilikleri unutmayacağım. Bağrıma basarım yahu onları!

Artık yorumumda son noktayı koyacak olursam –ki artık zamanı geldi fazlasıyla uzattım yorumu :)- kitabın dili mükemmel. Yazarın dili zaten bir harika. Özellikle betimlemeler beni benden aldı ama kitabın çevirisinin de hakkını yemeyelim ince espriler bile çok güzel çevrilmiş dilimize. Teşekkürler çevirmen! :) Ve kapağa gelecek olursak, kitabın içinde ki en önemli sahnelerin bir somut çalışması o kapak. İçeriğini o kadar güzel yansıtıyor ki, aslında kapağa bakarak tahminler yürütebilirsiniz.

Bu da herkesin alıp okumasını, çevresindeki insanlara okutmasını isteyeceğim kitaplardan birisi ve en iyi listeme ilk satırlarından girdi. O yüzden puanım 10 numara 5 yıldız! :))

5

scrollWithLineCFG_31

Katkılarından dolayı İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz!!!

damy (1)

Reklamlar

Yürüyen Kentler – Philip Reeve / İnceleme


Kitabın Adı : Yürüyen Kentler

Orijinal Adı : Mortal Engines

Serinin Adı : Yürüyen Kentler Serisi

Serinin Orijinal Adı : The Hungry City Chronicles

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Philip Reeve

Çevirmenler: Müren Beykan /Fulya Yavuz

Yayınevi : ON8 Kitap

Sayfa Sayısı : 352

Basım Yılı : Mayıs, 2013

Sen bir kahraman değilsin, ben de güzel değilim ve büyük olasılıkla, sonsuza kadar mutlu yaşayamayacağız.

Hani bazı kitaplar vardır ya sizi yazarın kurguladığı dünyanın kapısından içeri alır, muhteşem bir yolculuğa çıkartır, diyar diyar dolaştırır, aklınızı başınızdan alır, yolculuk bittikten belli bir süre sonra kendinize gelemezsiniz işte Yürüyen Kentler kitabı bu tür kitaplardan birisi.

Ben bu duyguları çok az kitaplarda yaşarım. Özellikle seri kitaplarında. Belli başlıdır ve peşini hiç bırakmam. Örneğin Harry Potter Serisi ve Ateş ve Buz’un Serisi başı çekmekte. Bunlarla ilgili en küçük bir yazıyı bile ayıla bayıla okurum. Bir serinin dizisini, diğer serinin filmlerini milyon kez izlemişimdir. Hiç bıkmadan, usanmadan. Kitaplarına değinmiyorum bile. Okuya okuya yıprandı yavrucuklarım. :))

Ve işte artık o kategoriye yeni bir seri daha katıldı. Yürüyen Kentler Serisi. Defalarca dönüp dönüp okuyacağım, çevremde okumayan kalmasın diye herkese göndereceğim bir seri. Ve zaten birinci kitap olan Yürüyen Kentler canım ciğerim bir arkadaşım okusun diye yola çıktı bile. Düşünün kitabı daha yeni bitirdim ve hemen herkes okusun diye elimden geleni yapıyorum. Çünkü kitapla ilgili o kadar konuşulacak şey var ki anlatamam. İçimde patlar yoksa. :))

Kitabımıza gelecek olursak yazar bambaşka bir dünya kurmuş. Kitap bir distopya, post apocalyptic ve bilim-kurgu. Türlerin en temelini kitabın zemine oturtmuş sevgili yazar ve binanın katlarını çıkmaya başlamış ve önümüze sunmuş. Her bir katta da ağzım açık, hayranlık duyarak okumamı sağlayan türden. Kitabımızın dünyasında kast sistemi var. Ütopyalarda veya distopyalarda bu sisteme bayılıyorum ben. Öyle böyle değil. Neden mi? Bir kere aşırı derece isim oluyor, sınıf oluyor, sınıflara ait özel diller oluyor, kıyafetler oluyor, meslekler oluyor vs. vs. vs. Böylece ilk 100 sayfa veya kitabın kalınlığına göre yarısına kadar kim kimin nesi, kim ne yapar, ne eder bilemeyiz. Kitap ne zaman yarısına gelir veya olaylar oturmaya başlar işte o zaman kitap tadından yenmez. Çünkü artık karmaşık olan bulmacayı büyük bir zevkle çözmüş oluruz. Ve bu sayede artık hayaller kafamızda şekillenmeye başlar. İşte şöyle bir dünya var, şu sınıf şöyle giyiniyor ve bir asil, ama böyle giyinenler ve konuşanlar şu sınıfa ait diye kurmaya başlarız. İşte ben buna bayılıyorum! Hem de ne bayılma!

Kitabımız Loncalar ve Sınıflar grubundan oluşuyor. Aslında şöyle söyleyeyim sınıflarda bir nevi Loncaların mekanı. 5 tane Lonca var. Tarihçiler Loncası (alınlarında mavi göz var ve siyah cübbe giyiyorlar)(Baştarihçi Valentine hariç diğerleri bağrıma basacağım birer ninelerim birer dedelerim ve Val ben seni öldürmeden sen kendi kendini boğazla lütfen), Seyrüseferciler Loncası (mor cübbe giyiyorlar), Mühendisler Loncası (alınlarında kızıl çark var ve beyaz naylondan –diye düşünüyorum çünkü hışır hışır ses çıkartıyorlar :))- cübbe giyiyorlar ve de arada gogginling denilen gözlüklerden takıyorlar –merak edenler için kitap kapağında kızın gözündeki gözlük- ) (Ve benim en sinir olduğum ve başında Başmühendis ve ayrıca Londra’nın Belediye Başkanı kendini bir halt zanneden, geleceği ben bulacağım havalarında gezen mühendis topluluğu eski-tekno parçalarını Dış Topraklardan çıkaracağım diye kafayı bozmuş insanların topluluğu. Mümkünse bunlarda Val ile birlikte ölüp gitsinler.)

“Mühendisler Loncası sandığından çok daha ilerisi için planlar yapıyor. Londra hareket etmeye asla son vermeyecek. Hareket yaşamdır. Son gezgin kenti yiyip, son sabit yerleşmeyi de silip süpürdükten sonra, kazmaya başlayacağız. Yeryüzü çekirdeğinin ısısıyla çalışan dev makineler inşa edecek ve gezegenimizi yörüngesinden çıkartacağız. Mars’ı, Venüs’ü, asteroitleri tüketeceğiz. Güneş’i de yiyip bitirecek, sonra da uzay boşluğunda yol alacağız. Kentimiz bundan bir milyon yıl sonra, yiyebileceği kasabaları değil, yepyeni dünyaları avlamak üzere yolculuk ediyor olacak!”

Tüccarlar Loncası (yeşil cübbe giyiyorlar) ve sonuncu ise ve benim çözemediğim tek grup Birleşmiş Ayrıştırma İşletmecileri Loncasıdır. Loncalarda da bir çok kademe var ama o kadarını çözemeden kitap bitti açıkçası o yüzden es geçiyorum o kısımları. :))

Sınıflarımız ise 1. , 2., 3. (çıraklar sınıfı) ve Hurdacılardır. 1. ve 2. sınıflarda tahmin ettiğiniz gibi Lonca üyeleri var. Kendini beğenmişler!

Evet şimdi asıl yere gelmeden. Şahsen ben yazarın o kurgusuna bayıldım. Hiç akla gelmeyecek bir kurgunun üstüne ağlarını örmüş. Ne mi yapmış? Yürüyen kentler. Uçan kentler. Ayakları yere değmeyen kentler. Değenlerin, sabitlenenlerin öldüğü kentler. Evet kitabımızda Londra hareket ediyor! Hem de alt zemininde –Derin Ayrıştırma bölümünde yakıt ihtiyacı giderilirken, üst katta –Tepe Katta Magnus Crome, Londra’sının dümenini eline almış onu hareket ettiriyor. Canice. Önüne çıkan büyük küçük kent demeden yiyerek.

Kentlerin kasabaları yemesi, kasabaların daha küçük kasabaları yemesi, hatta daha küçük kasabaların sabit yerleşim yerlerini yutuvermesi doğaldı. Buna Kentsel Darvincilik deniyordu. Büyük mühendis Nikolas Quirke, bin yıl önce Londra’yı ilk Mobil Kent’e dönüştürdüğünden bu yana dünyanın düzeni böyleydi.

Katherine ürperdi. “Başka bir çözüm yolu olmalı mutlaka,” diye karşı çıktı. “Diğer kentlerin belediye başkanlarıyla konuşarak bir yol bulunama mı?”

Valentine usulca güldü.”Ne yazık ki, Kentsel Darvincilik böyle işlemiyor, Kate. Kentin kenti yediği bir dünyada yaşıyoruz. Ama endişelenme; Crome büyük adamdır, mutlaka bir yol bulacaktır.”

Kitap inanılmaz bir kurguya sahip sırf bunları anlatarak bile yorumuma noktayı koyup 10 numara 5 yıldızlık bir kitap diyebilirim. Ama azıcık da karakterlerden ve ilişkilerine değinmek istiyorum. Açıkçası benim için buraya kadar bir başkası anlatsa yerimde durmam koşa koşa gider kitabı alırım. :)

Kitabımızın baş karakterinden birisi olan annesini ve babasını bir kentin yendiği zaman enkaz altına kalıp öksüz kalan ve Eser Sahteciliği hakkındaki makalesi ile Baştarihçi Thaddeus Valentine’dan ödülünü alıp alt tabakadan 3.Sınıf bir çırak olarak müzede Tarihçiler Loncasının Asbaşkanı Chudleigh Pomeroy’un yardımcısı olan Tom Nartworsthy, ne zaman Valentine ile kızı Katherine ile karşılaşır ve birlikte bir iş yapmaya başlarlar ve bu işin ortasında Valentine’ı öldürmek isteyen daha doğrusu annesinin kanını yerde bırakmayan Hester Shaw sahneye çıktıktan sonra bütün işler sarpa sarmıştır. Hester Shaw, Val’i öldürememiş (ahh keşke öldürüp delik deşik etseydi!), intihar edip Dış Topraklar’a düşmüştür, bazı kan davasından dolayı bu olayı Tom’un gördüğünden dolayı, Val’in Tom’u dış topraklara atması, her iki gencinde Dış Topraklar’ın çamuruna düşmesinden dolayı her ne kadar yaralıda olsalar hayatta kalmaları ile aksiyon, bilim-kurgu ve bol bol savaş sahnelerine start verilmiş oluyor. Ama en çok Shirk’in ortaya çıkması ve benim işte ikisi de ölecek diye damara bağlamam ama kör talih şansları ile bu olaydan da paçayı kurtarmaları ama meğersem yaşayacakları en küçük dehşet ve savaş sahnesinin bu olduğunu öğrenmem ile kitabın sonunu nasıl getirdiğimi bilmemem arasında bir kara boşluk var. Dediğim gibi birkaç gün kendime gelemedim. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum ama Philip yazarın dibi. Kitap boyunca ayakta alkışladım resmen.

Ayrıca çeviri ise mükemmelin ötesiydi. Tek bir hata bulmak bile o kadar zor ki şaşırırsınız. Ne kadar özenildiğini kitabın kapağından (ki ben ilk kitap kapağından daha çok sevdim hatta bayıldım diyebilirim, resmen özel bir hava katmış kitaba ve kitaplara diğer serilerinde kapakları mükemmel, resmen özel koleksiyonluk) tutunda çevirisine kadar her şeyde görebiliyorsunuz. Keşke kitabı okuyan kişiler olsanız da oturup uzun uzun kitap hakkında doyasıya konuşsak. Ama bu satırlarım sizi kitaba almaya iter de okuyanlarla uzun uzun bu serinin kitaplarını konuşuruz.

Kitaba puanım 10 numara 5 yıldız!!!

5

scrollWithLineCFG_31

Ve On8 Kitap’ı daha yakından tanımak için:

On8 Kitap İnternet Sitesi

On8 Kitap Facebook Sayfası

tıklamanız yeterlidir. Benden söylemesi çok cana yakın insanlar. Bence hemen tanışın :)

damy (1)

Göçebe – Stephenie Meyer / İnceleme


Kitabın Adı : Göçebe

Orijinal Adı : The Host

Yazarın Adı : Stephenie Meyer

Çevirmen : Mine Atafırat

Yayınevi : Epsilon

Sayfa Sayısı : 680

Basım Yılı : Mart, 2009 (2.baskı)

Ya bedeniniz bir parazit tarafından yönetiliyorsa…

Ya bu parazit bir ruhsa…

Ve bu parazit görünümlü ruh ensende açılan küçük bir delikten girip vücudunu ele geçiriyorsa…

Ve vücuduna girdiği anda vücuduna olan tüm kontrolünü kaybediyorsan…

Ve artık beyninin, kalbinin, kolunun, bacağının, kısacası tüm uzuvlarının kontrolünü artık o ruh yapıyorsa…

Ve sen iradeni zorlayıp düşünmeye veya bir uzvunu hareket ettirmeye dahi kalktığın anda seni geri püskürtmek için sana bütün acıları çektiriyorsa…

Veya sen bu tip davranışlara devam etmeye kalkarsan senin vücudundan çıkıp seni ölüme mahkum ediyorsa.

Yani ölüm ile yaşamak arasında –ki bu duruma ne kadar yaşamak denirse- ince bir çizgi varsa…

Yeni dünyanın böyle olduğunu düşünün. Origin gezeninde dünyaya gelmiş yeni bir ırkın bütün gezegenleri ele geçirdiğini ve neredeyse tüm gezegenlere, ki bizim bildiğimiz veya bilmediğimiz bütün gezegenleri ele geçirdiklerini düşünün. Bu gezenler Çiçek, Ayı, Örümcek, Yosun, Yarasa ve Ejderha gibi gezegenler olduğunu düşünür. Ama tabii ki bu gezegenler arasında bizim gezegenimizde. Sonuçta türler arasında günümüzde bile çözülememiş spesifik canlılarız. Düşünün o zaman dilimi daha ileriyi bile anlatsa dahi insan türü daha çözülememiş ve bu konuda çözdük gibi iddialara girip kendilerini ön plana çıkartmaya çalışıyorlar. Nelerle mi? İlaçları ile. Zekaları ile. Baskıcı rejimleri ile. Ölüm tehditleri ile. Veya kendilerini iyi gösterip, dünyayı kurtaracağız, bizler merhametli şeyleriz diyerek tüm zihinleri yıkayarak.

 

Kim bu dünyada yaşamak ister ki? Ama ya zorlanırsan? Ya tekrardan merhametli dillerini kullanırlarsa?

 

İşte böyle bir istilanın ortasında bütün insanların içinde ruh denilen parazitlerin olmadığını görürseniz ya da içinize giren parazitin aslında seni kontrol edemediğini sen onu kontrol ettiğini anladığında ve bu durumu Şifacı denilen doktorların anlayıp yetişkin bedeni yerine küçük çocuk bedenleri kullanıp öyle yaşamaya devam ettirirlerse. Ve aslında onların polisi olan Avcılar ve Şifacılar biliyorsa.

 

İşte bu ve bunun karmaşık bir dünyada mı yaşamak istersin? Yoksa kaçıp bir yerlerde saklanıp insanların seni bulmasını mı istersin?

 

Ne kadar zor bir olasılık bariz bir şekilde meydan da ama sonuçta ağlamayan bebeğe süt vermezler diye bu duruma cuk oturan bir atasözümüz var. Eğer ki bu mevcut duruma isyan edersen yiyeceğini, içeceğini, barınacağın yeri, kendini veya başkalarını koruyacak silahlara veya türevlerine, eğer ki hasta olursan veya yaşlanırsan – ki bu iki durumda kaçınılmaz bir gerçektir – ilaç veya tedavi yapabilecek araç-gereçleri sahip olmak zorundasın ya da bulmalısındır. İşte kaçmanın en zor kısımlarından birisi de budur. Zorluklar… Zorluklar… Ve zorluklar…

Melanie işte bu zorluklara yıllarca katlanmış bir genç kız. Ve tek başına değil. Önceleri yanında Jamie varken sonradan Jared katılıyor. Melanie anne, Jared baba olmuşken Jamie ailenin çocuğu olarak hayatlarına mutlu, mesut yaşayarak devam ederken ki neredeyse bütün zorlukların üstesinden gelirlerken bir gün Melanie, halasının kızı olan Sharon’u bulabilmek güvenli sığınıklarından çıkar ve hazin sonla karşılaşır. Avcılar. Ama onlara yakalanacağıma ölürüm daha iyi diye Melanie, bulunduğu binanın asansör boşluğuna bırakarak kendini ölümün kucağına atmıştır. Ama vücudu nasıl bir dinçliğe sahipse o kadar hasara rağmen kurtulur ve parazit ruh ensesinden vücuduna girerek yerleşir. Yerleşir yerleşmesine ama Melanie’nin vücudunu ele geçiremez çünkü Melanie hem bir yetişkindir hem de bu uğurda yıllarca savaştığı için ruhun vücuduna girdi anda direnç göstermeye başlamıştır. Önce ve en kolay yapabildiği yapmaya başlamıştır. Yani ruhun ki artık onun bir adı vardır Göçebe’nin zihninde konuşmaya başlar. İlk başlarda Göçebe bu durumda ne yapacağını şaşırır. Çünkü bir önce gezegenlerinde ister ayı olsun ister ejderha bedene ve zihne tamamen hakim olmuştur ve orada ki ömrünü tamamladıktan sonra başka bir gezegene geçmiştir. Ama Melanie’de bu durum öyle değildir. Zihninde konuşan birisi vardır ve sağlıklı düşünmesini engelliyordur. Bu durumu ilk başlarda Avcı’ya (kısaca ben ona cadaloz ve sürtük diyorum) anlatmıştır ama kardeşinin anılarına gelince Melanie ona bu konuda durması için yalvarmıştır ve bilinmeyen bir sebepten Göçebe onu dinlemiştir.

 

Bir gün Göçebe bu durum için Şifacı ile görüşmek istediğini dile getirerek yola düşmüştür ama asıl amacı Melanie’nin aklından çıkmayan Jeb amcasının çizdiği çizgilerdir. Ve bu çizgiler yolda devam ederken çölün ortasında yer alan dağların çizimidir. Ve her ikisi de düşünmeden bu yolculuğun içine dalarlar. Günlerce yürürler, aç kalırlar, susuz kalırlar ama pes etmezler. Çünkü bir şekilde Jeb amcasının onları bulacağını düşünür Melanie. Ve bulurda. İşte bundan sonra olaylarımız yavaş yavaş başlar. Orada buluna 50 yakın insan onun bir hain olduğunu ve bu yüzden aralarına almak istemezler. İşte bu durumda zor durumda kalan Melanie’ye sadece Jeb, önce kötü ama daha sonra ondan zarar gelmeyeceğini anlayan Ian ve onun değişik birisi ama özünde ablası olarak gören Jamie inanmış ve yanında kalmıştır. Melanie güçlüklerle savaşarak zorlukları asmıştır ve en büyük zorlukta Avcı’dır. Çünkü bir türlü Göçebe’nin peşini bırakmamıştır.

 

Kitabımız genel çerçeve bir aksiyonun azaldığı bir çoğaldı yani Jeb’in çizdiği çizgiler gibi bir alçalıp bir çoğalıyordur. Ve bana göre o alçalmalar o kadar fazladır ki bir an kitap hiç bitmeyecek zannettim ve hatta 100 sayfadan sonra kitabı bırakmayı düşündüm. Bu kitabı okuyan arkadaşlarımın söyledikleri cesaret verici sözler olmasa anında bırakırdım ama sırf devamında olacak aksiyonlar için devam ettim. Ama pişman mıyım? Azıcık çünkü kitap elimde resmen süründü. O sıkıcı iç konuşmalar yüzünden bir sayfa okuyup okuyup bıraktım ve resmen rezil ettim kitabı. Yazık oldu resmen. Ama iyi ki okumuş muyum? Evet iyi ki okumuşum çünkü yeni bir fantastik dünya ile tanıştım. Ruhların gelerek, özellikle kullandıkları farklı araçlarla beğenimi kazandı. Ama bir daha okur muyum? Tabii ki de hayır! Özellikle o 100 sayfa için bile elime almam o kitabı elime. Eziyet çekerim yoksa :)) Peki size tavsiye eder miyim? Kesinlikle! Hemen alın okuyun diyemem ama mümkünse boş vaktinizde -özellikle ilk 100 sayfa için inanılmaz bir boşluk yaratın- alın okuyun. İnanın kurguyu beğeneceksiniz. Ayrıca çeviride güzel. Hiç takılmadan okuyup bitirirsiniz :)

 

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 (1 puan iç bayıltıcı baştan gitti, kusura bakma Stephenie! :D )

579570_10151433581942360_1260439767_n

 

divider

183726_10151600166207360_1907285830_n

Kendi türüme has en doğal içgüdülerle, bu bedenin düşünce merkezine yerleştim. Her nefesine, her tepkisine hakim oldum. Öyle ki, o artık başka bir varlık değildi. O ben’di. 

11

Sıcacık gülümsüyor. Çatılan kaşlarımın ortasını öpüyor. “Üzülme Mel. Mucize diye bir şey vardır. Seni asla kaybetmeyeceğim. Benden uzaklaşmana asla izin vermeyeceğim.”

11

“Evet, ama bu benim ne olduğumu değiştirmez, Jamie. Ben de ruhların yaptığını yaptım. Melanie’den önce bir çok sahibim oldu. Hiçbir şey… tekrar tekrar hayatlara kastetmemi engelleyemedi. Bu benim hayatım.”

“Melanie senden nefret ediyor mu?”

Bir an düşündüm. “Eskisi kadar değil.”

Hayır. Senden hiç nefret etmiyorum. Artık değil.

“Artık benden hiç nefret etmediğini söylüyor,” diye mırıldandım. 

11

Kımıldadığını hissettim. Şiltenin üstünde kayarak yanıma geldi. Melanie’nin de istediği buydu. Çok yakındık. Doğru düşünmek, doğru nefes almak mümkün değildi. Ama ondan uzaklaşamıyordum. Melanie, Jared ile yakınlaşmamdan birden rahatsız oldu. Oysa bunu kendisi istiyordu. 

11

Jared birden öne doğru bir hamle yapıp benden uzaklaştı. Aynı anda, yumruğu güm diye, Kyle’ın suratına indi.

Kyle’ın gözleri kaydı ve ağzı gevşeyip çarpıldı.

Odada birkaç saniye süren derin sessizlik oldu.

Doktor alçak sesle, “Tıbbi açıdan konuşmak gerekirse, şu anda bunun Kyle’ı ayıltmak konusunda pek yararlı olduğunu söyleyemem.”

Jared ciddiydi. “Ama ben kendimi daha iyi hissediyorum.” dedi. 

11

Melanie, yaptığın doğruydu, diye onayladı. O hatalı. Domuzluk ediyor.

Teşekkür ederim.

Biz kızlar, birbirimize destek olmalıyız.

11

 

Maggie, “Katil göreceli bir terimdir,” dedi öfkeyle. “Ben, sadece bir insanı öldüren birini katil sayarım.”

Jared öfke saçan bakışlarla ona bakarak, “İnsan da göreceli bir terimdir, Magnolia,” dedi. “Bu terimin biraz merhamet, biraz da şefkat içerdiğini sanıyordum.”

11

 

Kyle’ın, “İyi oyun çıkardık,” dediğini duydum.

Ian, “Sen ne salaksın,” diye cevap verdi.

“Senin beynin, benim yakışıklılığım var. Adaletli bir dağılım.”

11

 

Ian fısıltıdan biraz daha yüksek bir sesle, “ Ama ya Göçer’in yerinde olsaydın,” dedi. “Bir insan bedenine yerleştirilip bu gezegene bırakılsaydın, kendini kendi türüne yabancı hissetseydin, yerine geçtiğin canı kurtarmaya çalışacak kadar iyi bir insan olsaydın, onu ailesine kavuşturmak için hayatını tehlikeye atsaydın ve birdenbire kendini senden nefret eden ve sana zarar veren, seni tekrar tekrar öldürmeye çalışan vahşi yabancıların arasında bulsaydın…” durakladı ve bir an sesi duyulmadı. Sonra, “Buna rağmen bu insanları kurtarmak ve iyileştirmek için elinden geleni yapsaydın, sen de kendine özgü bir yaşamı hak etmiş olmaz mıydın? Bu kadar bir hakkın bile olmaz mıydı?” diye ekledi. 

11

 

“Buna ne diyorsun, Göçer? Yine aynı odayı paylaşacağız.”

“Ama Jamie, Jared nerede kalacak?”

Ian, “Dur tahmin edeyim,” diye sözümü kesti. “O odanın üç kişiye yetecek kadar geniş olduğunu söylemiştir. Yanılıyor muyum?”

“Evet. Nereden biliyorsun?”

“Tahmin ettim, doğru çıktı.”

11

 

“Sen bir şey istiyor musun, Ian?”

“Evet, Jared’a utanmazın biri olduğunu söylemeni istiyorum, evlat.”

“Ne?”

“Boş ver. Git de Göçer’e yiyecek bir şeyler getir.”

11

 

“Jared benim geçmişim. O, başka bir hayat. Sen benim bugünümsün.”

Bir an konuşmadı. Konuştuğunda, sesinden duygulandığı belli oluyordu. “Ve eğer istersen, geleceğin de olurum.”

“Evet, lütfen.”

481078_10151509026752360_1011133331_n

Konuşan Kitaplar #9 Blog Tur 5. Gün / Gölgelerin Yolu – Brent Weeks / İnceleme


Kitabın Adı : Gölgelerin Yolu

Orijinal Adı : The Way of Shadows

Serinin Adı : Night Angel Trilogy /Gece Meleği Üçlemesi

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Brent Weeks

Çevirmen : Uğur Mehter

Yayınevi : ARTEMİS

Sayfa Sayısı : 589

Basım Yılı : Mart,2013

Orijinal Dili : İngilizce

10 numara 5 yıldızlık kitap mı istiyorsun?

Şu an işte öyle bir kitabın incelemesini okuyacaksın sıkı dur!

Ama tabii ki no spoilersız bir şekilde :))

Kitabımız azıcık büyü, çokça entrika, savaş, ihanet ve karakteri barındırıyor. Ve bu çokça karaktere az az olsa da değinmeye çalışacağım ve kitabı okurken kafanızın karışmaması –ki anlatırken de karışmaması için elimden geleni yapacağım. :) Taht oyunlarından veya buna benzer kitaplarda bildiğiniz üzere bir çok karakter karakterin olması ve bu karakterlerin birden fazla isim alması kafamızı karıştırıyor ve sanki Rus edebiyatına ait bir kitap okuyormuşuz gibi hissediyoruz. Şahsen ben öyle hissediyorum. :) Ve bunun tür kitaplar ve seriler için okurken bir karakter listesi tutuyorum. :)

Gece Meleği Üçlemesi’nin ilk kitabı olan Gölgelerin Yolu kitabı Azoth adında ki Cenaria’nın çocuk esirgeme kurumu olan çocuk kamplarında veya diğer bir adıyla çocuk genelevlerinde yaşayan çocuğun 10 yaşındaki hayatından başlayarak 20 yaşına kadar ki hayatını anlatıyor ve bu geçen 10 senede nasıl Kylar Stern adında ki gözden düşmüş bir soylunun evladının ismini ve unvanını alarak yeni yaşamını ve Durzo Blint’in yeminini bozarak nasıl onun çırağı olarak bir suikastçıya dönüştüğünü anlatıyor.

Azoth, çocuk kampında ki yaşamında bir yanına en yakın arkadaşı Jarl’ı bir yanına gözü gibi sakındığı ve kollayıp kolladığı ve kardeşi gibi baktığı Taşbebek’i alarak yaşamına devam etmektedir ve hem kendisini hem de arkadaşlarını kampın bir nevi kaptanı olan Sıçan’dan korumaktadır. Tabii bu ne kadar etkilidir orası tartışılır. Çünkü Jarl, Sıçan’a her hafta kira yerine geçen parayı vermemektedir ve dayak yemektedir ve Azoth bunu engelleyemiyordur ki zaten kendi parasını bile zor bulurken onun parasını nasıl versin ki zavallıcık. Allahtan küçük çocuklardan kira alınmıyordur ve bir şekilde Taşbebek bu konuda paçasını sıyırıyordur. Konumuza geri dönecek olursak Jarl dayak yerken bir yandan da Sıçan tarafından eziyet ediliyordur ve bu da sırf Sıçan’ın sapkın düşünceleri yüzünden ve de Azoth’un baş kaldırmasına olan sinirindendir. Azoth bu tür olaylara engel olamadığı için Cenaria’nın ölüm makinesi, ünlü suikastçı Durza Blint’e  onu çırağı olarak almasını ve onu bir insanı nasıl öldürüleceğini öğretmesini için yalvarmıştır. Ama ruhsuz, gamsız, kendini beğenmiş, ölüm makinesi ve sarımsak dişlemekten başka bir şey yapmayan Blint için bu imkansız bir olaydır ve onu reddetmiştir tabii ilk başta. Ama Taşbebek’in ölesiye dövülmesinden sonra Blint onun eğer Sıçan’ı öldürürse çırağı olacağı hakkında bir seçenek sunmuştur ve Azoth’un bu konu hakkında yapabileceği bir seçenek yoktur ve sırf Taşbebek ve Jarl’ın çektiği acılar için Sıçan’ı öldürecekti ve sözünde durarak öldürmüştür de.

Rövanş, adalet aşkından ve hataları düzeltme arzusundan ibarettir. Ama intikam, lanetlenmektir. İntikam Kılıcı’nın avatarı Gece Meleği’nin üç yüzü vardır: Rövanş, Adalet, Merhamet.

Azoth artık Dunzo Blint’in çırağı olmuştur ve eğitimine başlanmıştır tabii bunun öncesinde herkesin Azoth’un ölmesine inanması lazımdır ve ona bambaşka bir kimlik lazımdır. İşte burada devreye Blint’in arkadaşı, babacan, tatlı mı tatlı, bir baba gibi bağrına basılacak ve bir dede gibi yanakları sıkılası,(evet bu karakteri çoook sevdim, şahsen kendileri kitaptaki favori karakterlerimden birisidir :)) karanlık geçmişi ile hayatına devam eden ve köleliğe karşı örgütlenmiş ve bu konuda kral ile münakaşa içinde olan Kont Rimbald Drake girmektedir. Uzaktan akrabası olan Kylar Stern’in kimliğini Azoth’a vermiştir ve onu baştan yaratarak evine almıştır. Kylar’ın yeni kimliğini benimsemesi için hem Blint hem Drake hem de genelevlerin kraliçesi, Sa’kage’nin dokuzlarından, Cenaria’nın en zenginlerinden Gwinvere Kirena nam-ı diğer Mama K canla başla çalışarak Kylar’ı gündüzleri bir beyefendi geceleri ise bir suikastçı yapmışlardır ve Kylar bu çift karakterleri kimliğine 10 yıl içerisinde benimsemiş ve mükemmel birisi haline gelerek boynuz kulağı geçer tabiri ile Blint’i solda sıfır bırakarak hayatına devam etmiştir.

Tabii bu on yıl içerisinde neler neler olmamıştır ki. Kylar, Cenaria krallığının ileri gelen bir ailenin çocuğu olan ve Kont Drake’in büyük kızı olan Serah’a deliler gibi aşık olan Lord Logan Gyre ile yakın arkadaş olmuştur ve Gyre’nin haberi olmasa da Kylar onu her türlü beladan uzak tutmuştur ve başı bir belaya batsa özel suikastçısı olarak görevini yerine getirmiştir. Bunun haricinde Taşbebek yediği ölümcül dayaktan sonra yüzü ve vücudu mahvolmuştur  ama hem Blint’in hem Kylar’ın haftalık Blint’den aldığı haftalık paralar sayesinde, hem de Logan’ın hayatını koruyacak olan uzak diyarlardan gelmiş büyücü Solon sayesinde hayatta kalmış ve gözlerini Elene Cromwyll olarak açmıştır ve güzel bir çocukluk ve gençlik geçirerek devam etmiş ve üvey babası öldükten sonra kraliyet ailelerinden birisinin evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlamıştır. Ve bu yıllarda Kylar onu gözetlemiş ve içinde ki aşkı yıllarca içinde büyütmüştür. Tabii bu aşkı karşılıksız zannederek ve Blint onun aşık olmasını yasaklamıştır çünkü ona göre aşk bir suikastçının engelidir. Ruhsuz işte ne olacak -.-

“Hissettiğin şey, acı,” dedi Efendi Blint, neredeyse nezaketle. “Sanrıları terk etmenin getirdiği acı. Sanrılar anlamlıdır Kylar. Aslında daha yüce bir amaç yok. Tanrılar yok. Doğru ya da yanlışın bir hakemi yok. Senden gerçekleri sevmeni istemiyorum. Sadece gerçeklerle yüz yüze gelecek kadar güçlü olmanı istiyorum. Bunların ardında hiç kimse yok. Sadece bir kılıç kadar güçlü ve acımasız bir silaha dönüşmemizdeki mükemmeliyet var. Yaşamanın hiç güzel bir yanı yok. Hayatın kendisi bir hiçlikten ibaret. Bu sadece kimin kazandığını kanıtlayan bir dikili taş ve kazananlar bizleriz. Biz hep kazanırız.  Ama kazanmanın bile bir anlamı yok. Kazanıyoruz çünkü kaybetmeyi küçük düşürüyoruz. Sonuçlar anlamları farklı çıkartmıyor. Bunu haklı çıkartabilecek kimse yok. Haklı çıkmak diye bir şey yok. Adalet diye bir şey yok.”

Bunun haricinde bu on yılda Logan, Serah ile nişanlanmış ve evlilik arifesine girmiştir tabii son dakikalara kadar. Bundan sonrası sır tabisi :)) Sonracığıma Jarl, Mama K’nın yanında önemli bir konuma gelmiştir ve Mama K hem Kylar’a hem de Jarl’a önemli sırlarını bir bir dökmüştür. Blint ise ölüm makinesi gibi insanları katletmeye devam etmiştir ve bir engel çıkana kadar hem istediği tarafta çalışmıştır. Bu engel Roth Ursuul’dur ve Blint’i kendisi adına çalışması için tutmuştur daha doğrusu tehdit etmiştir çünkü elinde önemli bir koz vardır ve bu koz Blint’i resmen kahretmiştir. Ve bu kozun arkasında Kylar’ın ölümüne kadar bir sürü çirkin olay vardır. Ama sevgili deli, manyak, gerizekalı Roth Ursuul bir şeyi bilmiyordur. O da Kylar’ın bir ka’karifer yani önemli bir büyücü olduğunu. Kylar’da resmen dünyayı ele geçirecek bir büyücülük yeteneği vardır – azıcık abartmış olabilirim :D – ama kullanamıyordur çünkü kanalları kapalıdır. Sen o kadar büyücü yeteneğine sahip ol ve yolların tıkalı olsun. Ne kadar saçma! -.-

Bunların dışında üçüncü karakterlerimiz Kral Gunder ve Logan’ın en yakın arkadaşı Prens oğlu, general ve Logan’ın babası Lord Regnus Gyre’nin en yakın arkadaşı ve kraliyete lanetler okuyan Brant Agon ve Mama K’nın kız kardeşi ve Blint’in aşkı Vonda vardır.

Kitabın fazla detayına girmek istemiyorum o yüzeysel bir şekilde elimden geldiğince size anlatmak istedim. Kitabın baş karakterleri tabii ki de bununla sınırlı değil. Daha bir sürü büyücümüz, askerimiz ve kampta yaşayan çocuklarımız var. Ve tabii ki Sa’kage örgütü. Kitap boyunca bana muamma olan örgüt. Çünkü kitapta o örgüt öyle bir anlatılıyor ki zannedersiniz bir kişi. İlk başta bu konuda kafam karışsa da zamanla bütün taşlar yerine oturdu. Bu örgüt öyle bir örgüt ki günümüzün mafya birliği. Bütün pis işler, paralar, krallığın düşmesi, düşmanların ülkeye sorulması hep onların elinde. Yani dokuzların. Ve bu dokuzların başı hariç herkes birbirini biliyordur ve bu bilinen kişiler yaptıkları herhangi küçük bir hatada başları ellerine veriliyordur. Hem de hiçbir acıma gösterilmeden.

Kitaba genel çerçeve de bayıldım diyebilirim. En sevdiğim kitaplar arasında ilk beşte yerini aldı. Hem karakterin karışıklığı ve onları çözmeye çalışmam, hem ülkenin bir ütopya/distopya olması hem de bir sürü entrikanın, olayın, suikastçının, kılıcın ve büyünün olması ile düğün alayına döndü resmen benim için. Dili ağır mı derseniz, kendi kategorisine göre mükemmel bir kullanılmış ve çok güzel bir şekilde dilimize çevrilmiş. Çevirmene buradan çok teşekkür ederim. :)

Kitabı kesinlikle okumanız için tasfiye ederim ve eğer Taht Oyunlarını ve türevlerini seviyorsanız hiç durmayın ve gidin alın.

Ayrıca bu kitabı okumamı sağladığı için Artemis Yayınlarına çok teşekkür ederim ve en yakın zaman da 2. kitabı çıkarması için bütün içten dileklerimi iletiyorum :)) Şahsen kitabın sonu (yahu bir kitap orada biter mi öyle son mu olur sevgili yazar sana sesleniyorum!) ve  son sayfalarda ki ikinci kitap ile ilgili kısa bölüm beni kesmedi, hemen 2. kitaba başlamamı daha da çok körükledi. :)

Ve şuna değinmeden geçemeyeceğim. Kitabın son sayfalarında bulunan yazarla ilgili kısa bir bilgi ve yapılan bir röportajının olması ile yazarı daha yakından tanımamı sağladı. Bu ince düşünceden dolayı Artemis’e tekrar teşekkürler.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5 :)

385472_10151433582022360_1769049046_n

 

481078_10151509026752360_1011133331_n

 

Konuşan Kitaplar #9 Blog Tur Takvimi

Miras – Gemma Malley / İnceleme


 

Kitabın Adı : Miras

Orijinal Adı : The Legacy

Serinin Adı : The Declaration Series

Seri Sırası : 3

Yazarın Adı : Gemma Malley

Çevirmen : Zarife Biliz

Yayınevi : DELİDOLU

Sayfa Sayısı : 243

Basım Yılı : Kasım 2012

Orijinal Dili : İngilizce

Bildirge serisinin 3. ve son kitabı olan Miras’ta artık her şeyin son aşamasına gelinmiş ve seriye son noktayı koyan, kitabın ismi gibi bir miras ortaya çıkıyor. Bu öyle bir olay ki tüm seride ki olaylar hatta gelmiş ve geçmiş bütün olayları tek bir noktada toplayan bir sır ortaya çıkıyor. Kısacası bu kitap  tüm serinin düğüm noktası.

 

Serinin 1.kitabı Bildirge yorumum için Tık-Tık!

Serinin 2.kitabı Direniş yorumum için Tık-Tık!

 

1.kitabımız serinin başlangıç noktası, bazı olayların nasıl başladığını ve nasıl devam edeceğini ortaya çıkarırken, 2. kitapta yeni karakterlerin ve 1. kitapta arka planda kalan karakterlerin ortaya çıkması ile yeni yeni sırların ortaya çıkması, eski sırların çözümlerinin bulunmasını okumuştuk. 3. kitapta ise tek bir sırrın ve çözümü üzerinden kitabımızın konusu ortaya çıkmaktadır.

 

2.kitabın sonunda olaylardan sonra Anna ve Peter Yeraltı’nın gözetiminde İskoçya’da bir çiftlik evine taşınır ve orada bir yerden çocukları Molly ve Ben’e bakarken bir yandan da kendi sebze ve meyvelerini  ekip biçerken hem karınlarını doyuruyor hem de onları satarak kazançlarını sağlıyorlardır. Yeraltı ile olan bağlantıları ise Yeraltı’nın özel kaynağı olan bir jeneratörden gelerek elektriği sağlayan bilgisayardır. Jude’un mesajları ile Yeraltı’nda ve Hükümet’te neler olduğunu öğrenmektedirler. Ama sadece Peter bu bağlantıyı istiyordur, Anna buna çok karşıdır çünkü diğerleri ile bağlantılarını koparıp dünyada sadece kendilerinin var olmalarını, sadece kendi sorunlarını düşünmelerini istemektedir.

 

Ölümsüzlük ilacında oluşan bir sorun yüzünden artık ölümsüzlük ölümlü hale gelmiştir. İlacı düzenli alan insanların vücutlarında sus çekilmesi ve ateşlerinin çıkması ile beraber ufacık kalarak kömürleşiyorlardır. Bu durumun sebebi ise kitabın ilk bölümünü okuyunca anlıyoruz. İlaç geçmişten günümüze türetilerek gelmiştir yani ilacın formülü yoktur. Albert Fern’in yaptığı ilk numune üzerinden bilim adamların üretmesi ile bugünlere gelmiştir. Ama bu duruma Doğa Ana karşı çıkmıştır ve ölümsüzlüğü yenecek bir virüs orataya çıkmıştır ve bu durumda ne Richard Pincent bir şey yapabilmektedir ne de bilim adamları.

 

Richard Pincent’ın o çaresiz anlarını okuduğum zaman yüzümde oluşan o aptal gülümsemeleri hayatım boyunca unutamayacağım sanırım. Nasıl çözüm bulacağını bilememesi, sırf gelen bir mail üzerinden bir Albert Fern’ün yüzüğünün peşine düşme çalışmaları, Peter’a zarar verme ama verememe çabaları, en yakın arkadaşı bir nevi sağ kolu olan  Derek Samuels’ten yediği kazığı öğrendiği zaman ki surat ifadesini canlı canlı canlandırarak kahkaha attım resmen :D

 

Ve tabii ki İlahi adalet sonunda yerini buldu ve gününü gördü sevgili Richard’ım. Ohh olsun ona az bile o çektikleri bin beterini çeker inşallah. Özellikle Peter’a ve Anna’ya yaptıklarını unutmayacağım. -.-

 

Kitapta ki sır ise öyle büyük sır ki burada anlatırsam kitabı okumanızın bir amacı kalmaz ve can alıcı yeri anlatarak bütün seriyi size ziyan etmek istemiyorum :)

 

Ama öyle bir sır ki ağzınız beş karış kalacak ve bu sırrı ilk çözeni öğrendiğinizde ise daha çok şaşıracaksınız. “Bu mu çözdü yahu?!” diye tepki vermiştim ben :D Peter’ım dururken o mu yahu diyerek de devam etmiştim :D Ama işte hiç beklemediğin kişi hiç beklenilmeyen bir şey yaptığında insan böyle oluyor.

 

Bunların dışında kitabım 1. ve 2. kitaba göre inanılmaz derece de durağandı. Hatta öyle bir an geldi k Jude’un iç dünyasını ve Sheila’ya olan aşkını okumaktan sıkıldım diyebilirim. Peter ve Anna’nın ağzından yazılan bütün bölümleri iple çektim ama ne yazık ki o bölümler o kadar azdı ki serinin diğer kitaplarında aldığım zevki bu kitapta alamadım. Ama tabii ki serinin son kitap olması beni bir yönden de hüzünlendirdi. Hiç bitmesin istedim ama her güzel şey gibi bununda bir sonu oldu.

 

Kitabın dili ve çevirisine gelecek olursak serinin diğer kitapları gibi mükemmeldi. Sayfa üzerine sayfa çeviriyordunuz ama çeviri konusunda dikkatimi çeken bir şey oldu. O da her 3 kitabı da farklı çevirmenlerin çevirmesi. Şahsen yayınevlerinin bu tutumunu onaylamıyorum. Eğer bir seriye bir çevirmen başlıyorsa son kitabına kadar onun getirmesini düşünüyorum. Bu seride 1. kitap ile 3. kitap arasında pek fazla dil değişikliği olmamıştı belki metnin orijinalinin bir fark yaratmamasından belki de yayınevinin bu konuya çok dikkat etmesinden bilmiyorum ama yine de her 3 kitabında çevirmeninin farklı olmasına rağmen çeviri çok güzeldi.

 

Son olarak bu güzel seriyi bize okuttuğu için DeliDolu Yayınevine sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Bu kadar güzel daha fazla distopyalar ile bize kavuşturması dileklerimi ise yanı başına ekliyorum :))

 

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 :)

579570_10151433581942360_1260439767_n

 

 

alıntı

 

2

“Büyük bir hata yapıyor olduğumuzu düşünmüyorsun o halde?” diye sordu sessizce. “Sonsuz yaşam miti çağlardır insanoğlunun başına bela açıyor.”

“Miti öyle, ama gerçeği değil,” dedi asistanı. Sesinde sabırsızlık vardı. “Albert, böyle bir buluşu saklamak ahlak açısından yanlış. İnsanların bilmeye hakkı var. Bilim bencil olamaz. Bunu bana sen öğrettin.”

2

“Sen geçmişsin Albert, ben ise geleceğim.”

2

“Bu imkansız. Uzun Ömürlülük yenilmezdir, bunu biliyorsun. Bunu herkes biliyor. Toplumumuz bu gerçek üzerine kurulmuştur, doktor. Ben de bu gerçek yüzünden dünyanın en güçlü insanıyım. Uzun Ömürlülük’ün alt edemeyeceği bir virüs yoktur. İnsan hastalıklara, yaşlanmaya ve ölüme karşı bağışıklık sahibidir. Başka bir açıklaması olmalı.”

2

“Anlamı…” dedi yumuşak bir tavırla, “mücadele etmeye devam etmemiz gerektiği.”

2

Peter, Molly’yi hafifçe havaya atarken, “Uyumaya çalışıyor,” dedi Anna. Kendini yaşadığı ana dönmeye zorluyordu. “Uyku pısırıklar içindir,” diye yanıt verdi Peter. “Bence oyun oynamak istiyor. Öyle değil mi Molly?”

2

“Ama bunu yapmayacağım. Onun mutsuz ölmesini istiyorum Anna. Yaptıklarından dolayı acı çekerek ölmesini istiyorum.”

2

Büyük Depo da griydi ama o onun grisiydi, onun iğrenç bulamacıydı, onun hakimiyet alanıydı. 

2

Lütfen Jude, diye düşündü sessizce. Lütfen bei hayal kırıklığına uğratma.

2

Kuyruğunu kovalayan aslan, özgür kalan fare…

2

“Senin evin burası genç adam,” dedi Pip gözleri ışıldıyarak. “Bütün dünya senin evin…”

2

 

481078_10151509026752360_1011133331_n

Direniş – Gemma Malley / İnceleme


 

Kitabın Adı : Direniş

Orijinal Adı : The Resistance

Serinin Adı : The Declaration Series

Seri Sırası : 2

Yazarın Adı : Gemma Malley

Çevirmen : Demet Evrenoğlu

Yayınevi : DELİDOLU

Sayfa Sayısı : 272

Basım Yılı : Kasım 2012

Orijinal Dili : İngilizce

Bildirge Serisi’nin 2. kitabı olan Direniş’te yeni kahramanlarla tanışıyor,1.kitapta arka planda kalan kahramanların daha ön plana çıktığı, daha fazla düşmanlığın, kahramanlığın, direnişin ve aile bağları olduğunu görüyoruz.

 

1.kitabın yorumuma buradan tıklayarak ulaşabilirsiniz. Tık-tık!

 

İlk kitap olan Bildirge’de biliyorsunuz ki 2140 yılında yaşamın nasıl olduğunu, Artıkların nasıl acı çektiğini, Yasalların nasıl kendilerine öncelik verdiğini, enerji kaynaklarının ve yiyeceklerin azaldığını, ölümsüzlüğün nasıl bulunduğu ve nasıl ölümsüz olunduğunu okumuştuk. Peter ve Anna’nın hayatının nasıl kesiştiğini ve bu kesişmenin nelere yol açtığını, Anna’nın nasıl Peter’ın kelebeği olduğunu, Anna’nın nasıl ailesine kavuştuğunu ve bir kardeşi olduğunu da öğrenmiştik.

 

İkinci kitabımız Direniş’te ise ilk sayfalarda bazı şeylerin rayına oturduğunu, her şeyin sessiz sakin ilerlediğini ve artık bir sorun çıkmayacağını düşünüyoruz. Ama öyle olmadığını sayfaları çevirdikçe anlıyoruz.

 

Kitabımız Peter, Anna ve Ben’in Yasal hayatlarının nasıl olduğu ile başlıyor. Nasıl Anna’nın ailesinin evinden koparılıp daha küçük bir eve taşınmaları, çevredeki insanların onlara karşı bakışları ve düşüncelerini hiç saklamadan dile getirmeleri ve bu konuda Anna’nın git gide moralinin bozulması ve sokağa çıkmak istememesi, Peter’ın, Anna’nın hiç sorun yaşamadan atlattığı Gözetmen sınavından bir türlü geçememesi ve her seferinde bildirgeyi imzalayıp imzalamaması hakkında gelen soruları ve Gözetmenin bu soruyu devamlı üstelemesinin arkasında Richard Pincent’ın yani Peter’ın dedesinin olduğunu bilmesi ve sırf bu yüzden Peter’ın bu soruya bilinmezliklerle dolu cevap vermesi ama en sonunda Yeraltı’nın komutanı vazifesinde olan Pip’in ısrarları ile bildirgeyi belki imzalayacağını ama dedesinin yanında kesinlikle çalışacağını söylemesi ile Gözetmen sınavını bir şekilde atlatmıştır. Tabii Pincent İlaç’a girmesinin bir sebebi vardır. Orada ne işlerin döndüğünü öğrenmek!

 

Pincent İlaç’ta Pip’in birkaç adamının bulunmasına rağmen Peter’ın orada çalışması ile daha çok bilgi edinebileceğini düşünmektedir. Ama bilgi edinme konusunda birkaç pürüz ortaya çıkmaktadır. Birincisi Peter, Pincent İlaç’tan adımını attığı an da her şeyin duvarların arkasında yapıldığını ve bu duvarların arkasına ise özel kimlik bilgileri ile geçebileceğini görür ve o duvarların arkasına geçebilmesi için de önünde uzanan uzun mu uzun eğitim programını tamamlaması lazımdır. Doktor Edwards zamanında Pincent İlaç’ın en büyük profesörlerinden  biriyken Richard Pincent’ın bazı görüşlerini karşı çıkarak ana üretim alanından alınıp yeni gelen çalışanlara ders veren bir öğretmen konumuna getirilmiştir ve artık Peter’ın öğretmenidir. Ve Dr.Edwards’ta ana üretim alanından alındıktan sonra içinde Pincent İlaç’a karşı bir nefret büyümektedir ve tabii ki bu nefreti hiç belli etmeden içinde saklamaktadır ama Peter gelip onun her söylediğini Richard’a söyleyene kadar ve Peter’ın cümlesi cümlesine her şeyin  dedesine aktarıldığını öğrenmesi ile Dr.Edwards’a karşı görüşleri değişmiştir ve bu görüşlerin değişmesi ile Dr.Edwards içinde ki nefreti yavaş yavaş gün yüzüne çıkartmaktadır.

Bu nefret gün yüzüne çıktıkça Dr.Edwards, Peter’ın tarafına yani Yeraltı tarafına geçmektedir.

 

Bir diğer pürüz ise Jude adında bilgisayar hackerının ortaya çıkması ve Yeraltının bilgisayar güvenlik duvarlarının zayıf olduğu hakkında iletişim kurmasıdır. Ama Jude’un bu davranışı ne yazık ki Pip onu yakalayana kadardır. Hatta şunu söyleyebilirim ki Jude Yeraltına ulaşmasının üzerinden 2 saat geçmeden yakalanmıştır ve yakalandığı anda da ne yapacağını şaşırmıştır. En büyük amacı ayağına kadar gelmiştir ve bunu geri tepmek istememiştir. Üvey kardeşi gibi o da Yeraltına katılmış ve aynı üvey kardeşi gibi Pincent İlaç’a yasal olmayan yollardan girebileceğini öne sürmüştür. Hatta Pincent İlaç’ın güvenlik kameraları ile gezerken gizli bir bölümde genç kızları tuttuğunu bile anlatarak Yeraltına girmek için son kozunu kullanmıştır. Hatta üvey kardeşi gibi oraya gidip ders çalışmayacağını direk sistemlerine girerek onları yok edebileceği güvencesini vermiştir. Peki bu üvey kardeş kim mi? Bence artık ortaya çıktı. Tabii ki Peter. Zamanın da her ikisinin babası olan kişinin sadece bir çocuğun yasal olması hakkını, Peter’dan sadece iki ay önce doğarak Yasal unvanını alan Jude, Artık unvanını alan ise Peter’dır. Ama bir Artık olarak büyük işlere atılan Peter’ı bir Yasal olarak kıskanan  Jude önemli işler başarabilmek için bilgisayar ağlarını kullanmıştır.

 

Tabii bu durum büyük sorunlar açmadan önce. Jude’un gördüğü kızlar Ünite X’in yani Uzun Ömürlülük+ için gerekli deneklerdir. Daha doğrusu onların rahimlerinde büyüyecek embriyolardır. (Eğer Tess Gerritsen’ın Gece Nöbeti kitabını okuduysanız orada da aynı konunun işlediğini göreceksiniz. )  Uzun Ömürlülük ilacının sadece organların yenilediğini ama kırışıklıklara engel olmadığını, dış görünüşü değiştirmek için estetik ameliyatının şart olduğunu ama bu ameliyatlardan sağ salim kalkılmadığını görüyoruz. Bu kırışıklıkların geçmesi için de derinin kendisini yenilemesi lazımdır ve bu da kök hücre ile mümkündür. Daha minik hücre olan embriyodan alınan kök hücrenin Uzun Ömürlülük ilacına eklenerek yeni bir ilacın ortaya çıkmasını sağlayarak ölümsüzlüğü güzelleştirmeye çalışmaktadırlar. Bunu da Artık kızlarının üzerlerinde deneyerek yapmaktadırlar ve bu yöntem, kendini Hükümetten bağımsız yaşayan Pincent İlaç için yasal olup olmadığı yönünde bir önem taşımamaktadır.

 

Kitabımızın genel olarak bu konu üzerinde ilerlemektedir ama bu kitapta en çok sinirlerimi zıplatan öldürmek istediğim tek kişi Richard Pincent’tır. Sırf emellerini gerçekleştirebilmek için kitap boyunca yapmayacağı pislik kalmadığı gibi adam resmen Şeytan’ın sağ koludur. Peter ve Anna’ya yaptıkları, hele ki Artıklara yaptığı şeyler anlat anlat bitmez. Richard Pincent gözümde şu an da en kötü karakterler listesinde başa oturmuş durumda. Bir kaşık suda boğsam boğarım o derece -.-

 

Derek Samuels denen Richard’ın sağ kolu ise Richard ile birlikte gümbürtüye gidecekler arasında! -.-

 

Peter ve Anna ise aile çocuğu olma yolunda başarıyla ilerliyorlar. Sevgi pıtırcıklarım benim <3

 

Jude deseniz ayrı bir alem. Bu kitapta ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlamıyoruz ama diğer kitapta daha çok üstünde durulacak bir karakter bence.

 

Kitabımız genel çerçevede 1.kitaba kıyasla konu ve olay bakımında çıtayı düşürmüş durumda ama onun dışında dilinin kolaylığı ve çevirisi ile mükemmel bir yapıt. Kısacası okurken hiç sıkılmayacağınız sayfa üstüne sayfa çevireceğiz bir kitap. Serinin ilk kitabını okuyanlarına kesinlikle seriye devam etmelerini öneriyorum çünkü inanılmaz sırlar üstüne sırlar ortaya çıkıyor ve finali mükemmel bir şekilde bağlıyor.

 

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4 :)

579570_10151433581942360_1260439767_n

 

 

alıntı

 

 

556796_10151507525567360_129172720_n

“Peter, sen kendini binlerce kez kanıtladın. Ama bu işte tek başına olacaksın, ilaç şirketinin tüm ağırlığı senin omuzlarına binecek ve buna hazır olup olmadığından emin olman gerekiyor. Bunun sadece bir iş olmadığını unutma Peter. Bu bir savaş. Doğa ve biliöim, iyi ve kötü arasında bir savaş. Uzun Ömürlülük, insanların aklını çeliyor ve büyükbaban seni kendi tarafına çekmek için elinden geleni yapacak. Bu işe girişirken her şeyin farkında olmalısın.”

556796_10151507525567360_129172720_n

“Peki, sonra ne yapacağım? Orayı havaya mı uçuracağım? Yoksa makineleri mi kırıp dökeceğim?” diye heyecanla sordu. 

556796_10151507525567360_129172720_n

“Hükümet her şeyin kendi kontrolünde olduğunu zannediyor.” Richard’ın sesi buz gibiydi. “Ama yanılıyorlar.”

556796_10151507525567360_129172720_n

“Anna’yı sakın bu işe karıştırma,” dedi alçak bir sesle. “Bu onun ismi. Anna. Ve eğer bir daha onunla ilgili konuşursan yapacaklarımdan sorumlu olmam.”

556796_10151507525567360_129172720_n

“İnsanlardan hiç anlayış beklemiyorum,” dedi. “Sadece bizi rahat bırakmalarını istiyorum. Herkesten tek istediğim bizi rahat bırakmaları.”

556796_10151507525567360_129172720_n

“İşin doğrusu hiçbir şey siyah veya beyaz değildir. Her şeyin gri tonları olduğunu unutma. Hükmü kalmamış bir amaç için hayatını mahvetmeden önce bunu düşünsen iyi edersin.”

556796_10151507525567360_129172720_n

“Doğru seçimin ne olduğunu bilmiyorum. Ortada bir seçim var mı, onu bile bilmiyorum artık.”

556796_10151507525567360_129172720_n

Korkmuyordu; öfkeliydi ve nefret, damarlarında bir zehir gibi dolaşıyordu.

556796_10151507525567360_129172720_n

“Sen meleklerin yanındasın. Ama melekler de şeytana uyar. Hepimiz hata yaparız; öyle olmasa hiçbir şey öğrenemezdik.”

556796_10151507525567360_129172720_n

“Gördün mü Pip, ‘biz’ diye bir şey var.”

556796_10151507525567360_129172720_n

 

481078_10151509026752360_1011133331_n

 

Book Friends Kitap Tur #4 / Bildirge – Gemma Malley / İnceleme


60390_443342185742987_583037033_n

Kitabın Adı : Bildirge

Orijinal Adı : The Declaration

Serinin Adı : The Declaration Series

Seri Sırası : 1

Yazarın Adı : Gemma Malley

Çevirmen : Tufan Göbekçin

Yayınevi : DELİDOLU

Sayfa Sayısı : 256

Basım Yılı : Şubat 2013

Orijinal Dili : İngilizce

büyük

Benim adım Anna ve burada olmamalıydım. Ama varım. Burada olmam benim hatam değil. Doğmayı ben istemedim. Ama bunun, içinde bulunduğum duruma hiçbir yararı yok. Neyse ki beni erkenden yakaladılar; böylesi daha iyi… En azından Bayan Pincent böyle söylüyor.

Yıl 2140. Ölümsüzlük bulundu. Hem de küçücük bir hapın içine sığdırılmış bir şekilde. Ve bu ilacı üreten bu fabrika sadece İngiltere’ye değil tüm dünyaya ilaç sağlıyor. Ve neredeyse İngiltere’yi Hükümetle beraber yönetiyor. Enerji kaynakları ve beslenme ihtiyacını karşılayacak her şey tükenmek üzere bu yüzden yaşayan herkese bu tip şeyler kuponlarla satılıyor ve bu kuponları da düzenli bir şekilde harcaman gerekiyor yoksa aldığın ilaç hiçbir işe yaramaz. Ama öyle bir yasa var ki çoğu kişinin elini ayağını bağlıyor. Gelecek neslin olmamasını isteyen yasa yani Bildirge. Eğer bildirgeyi 16 yaşında imzalarsan yavaş yavaş ölümsüzlük ilacını almaya başlıyorsun ama ilacı aldığın her seferinde de vücuduna kısır olmanı sağlayacak ilaçlarda enjekte ediliyor ve belli bir yaşa geldiğin zaman yani yaşlandığın zaman her ne kadar ilacı alsan da sadece içinde ki organlar yenileniyor ama dış görünüşün yine aynı kalıyor. Sarkmış bir vücut, yağlarla kaplı bir karın bölgesi ve yüzünün her tarafında yaşlılık kırışıklıkları ve lekeleri ile dolu. Tabii bununda bir çözümü var. Estetik. Ama belli bir yerden sonra senin ölümsüzlük hayatına ölüm getiriyor. Ne kadar ironik değil mi?

Bu dünya da bir de hem Hükümet’e hem de Bildirge’ye karşı çıkanlar var. Bu kişilerin çoğu Yer altı denilen birliğe katılmış durumdalar. Kimse bilmese de Yer altı’nın kolu her yerde. Her yerde adamları var. Buna Hükümet de dahil. Bunlar ne ölümsüzlük ilaçlarını alıyor ne de kurallara uyuyorlar. Bu kişilerin çocukları var ve eğer Hükümet tarafından gözleri korkutulan o yaşlılar tarafından bu çocuklar bulunursa Artık Depolarına gidiyor ve ülke tarafından enerjilerin boşa harcanmasını sağlayan, yemeklerini boşa harcayan, bu Dünyada yerlerinin olmadıkları düşünülen, bir pislik olarak dünyaya geldiklerini düşünülen ve aslında var olmamaları gereken çocuklar onlar. Onlara Artık deniliyor. Dışlanmışlar, hor görülenler ve sadece pislik olan görülen çocuklar. Eğer bebekken bulunup Büyük Depo’ya getirilirseler küçüklükten eğitilmeye başlanıyor ve eğer Büyük Depo’nun kurallarını uyup kademe yükselme şerefine layık görülürse bir zenginin temizlikçisi olarak Büyük Depo’dan gönderiliyor. Ama akside olabilir. Eğer kademe atlayamazsalar Büyük Depo’da tıkılıp kalırlar veya yaşamlarının sona ermesi içi dua ederler ve belli bir süreden sonra da duaları gerçek olur.

Büyük Depo’ya bebeklikten getirilen çocuklar nasıl görünmez olunur nasıl bu dünyaya bir pislik gibi geldikleri duygusunu vücutlarının her bir zerresine işlenirken bir yandan da dövülerek veya cezalandırılarak bu duygu iyice beyinlerine işleniyor. Bu işleniş yapılırken hiçbir çocuk okumayı yazmayı doğru düzgün öğrenmiyor, doğru düzgün kitap okutulmuyor sadece öğrenilmesi gerekilenleri öğreniyorlar. Çünkü onların düşünmeye hakları yok, çünkü onlar bir hiç ve soru sormaları gerekmiyor hiçbir şeyi merak etmeleri hiç gerekmiyor. Çünkü onlar birer ARTIK!

Anna da onlardan birisi. Annesi ile babası 16 yaşlarındayken Bildirge’yi imzalamışlar ama çocuklarının çok olmasını istedikleri için Bildirge’ye karşı çıkmışlar ve Anna’yı dünyaya getirmişler. Anna’nın dünyaya gelmesi ile ailesi Yeraltı Birliğine katılmışlar ve onların yardımlarını geri çevirmemişlerdir. Ama yaptıkları bir hata yüzünden Anna 3 yaşındayken Yakalayıcılar tarafından bulunmuş ve Büyük Depo’ya getirilmiştir ve zaman zaman dövülerek zaman zaman beynine işlenen o iğrenç düşüncelerle ve cezalandırılmalarla hayata tutunmuş ve belli bir rütbe seviyesine erişmiştir. Bu rütbe seviyesi ile dışarıda bir eve gidip hizmetçilik bile yapmıştır ve bu sayede Dışarısı’nın nasıl bir yer olduğunu görmüştür Anna. Zira Büyük Depo’nun bütün camları büyük perdeler ile kapalıdır ve eğer dışarıya bakmaya kalkarsan cezalandırılırsın.

Ama Anna’nın da sakladığı belli sırlar vardır. Mesela Kızlar Banyosu 2’de ki küçük delikte sakladığı bazı eşyaları gibi. Bunu Büyük Depo’nun müdiresi Bayan Pincent duyarsa Anna’yı mahveder. Özellikle yazın yanında çalıştığı Bayan Sharpe’ın ona verdiği günlüğü duyarsa mahveder hatta döve döve öldürür. Çünkü Büyük Depo’da hiçbir kanıtın olmaması lazım ama Anna 15 yıllık hayatı boyunca ilk defa karşı çıkıyordur Büyük Depo’nun yasalarına. Bu karşı çıkışın sebebi ise belli bir yaştan sonra Anna’nın duyguları yavaş yavaş belli olmaya başlıyordur ve duygularına hakim olamıyordur. Bu duygularının patlak noktası ise Büyük Depo’ya normal yaş sınırının çok ama çok üstünde gelen 15 yaşında ki Peter sayesinde olmuştur.

Normalde o yaşta hiçbir genç Büyük Depo’ya gelmez başka yerlere tedavi olmaya gönderil ama Peter bu konuda nedense bir istisnadır çünkü o baş edilemez bir ergenin tekidir ve kimse başa çıkamamıştır ve Peter’ın üstesinden gelecek tek kişinin Bayan Pincent olduğunu düşünürler.

Ama herkesin yeteneği de bir yere kadardır. Bayan Pincent artık o kadar sınırlarını zorlamıştır ki Peter’a karşı, onu eğitmesi için Anna’ya teslim etmiştir. Peki bu durumda Anna ne yapmıştır? O çocuğa nasıl katlanacağını kara kara düşünen Anna sonunda olacakları kabullenmiştir ve elinden geldiğince ona yardım etmiştir. Tabii Peter onu ne kadar dinlerse.

Ve belli bir zamandan sonra da aralarında kıvılcımlar oluşmuştur. Ama her ikisi de bu kıvılcımı saklamıştır. Çünkü ikisinin de büyük planları vardır. Birisi rütbece büyümek isterken birisi Büyük Depo’dan kaçma planları yapmaktadır…

Artık o planlar gerçekleşecek mi yoksa gerçekleşmeyecek mi okuyunca anlayacağız. :))

Bunun dışında kitapta boğazlamak istediğim bazı kişiler var. Mesela Bayan Pincent ve bazı Artıklar. Resmen kitabın içine girip boğazlayasım geldim. Hele Bayan Pincent! Bir insan bu kadar gaddar olamaz?! Çok ciddiyim. O kadın resmen yaşamayı hak etmeyen birisi. Büyük Depo’nun boşuna müdiresi olmamış. Ve o bazı Artıklar. Onlara da sırf Anna ve Sheila’yı itip kaktıkları, boştan yere ceza almalarını sağladıkları için gıcık oluyorum ve onları da Bayn Pincent’ı boğazlarken arada kaynamalarını istiyorum -.-

Kitabın en sevdiğim karakterleri ise Anna, Peter ve Bayan Sharpe oldu. Anna baş karakterimiz olduğu için değil bütün duygularını, iyi veya kötü bütün duygularını saf bir şekilde yansıttığı için hayranım ona ve özellikle Peter’a karşı saf aşkı okurken beni benden aldı. Peter ise tabii ki de o delici ( Emin’in tabiri ile matkap, kurşun kalem, bıçak gibi kesin olan :D ) bakışlarına hasta oldum. Ve tabii ki Anna’ya karşı olan aynı saf aşkı da ona karşı olan sevgimi kat be kat arttırdı. Bayan Sharpe ise annecan tavırları ile en sevdiğim karakterler arasında baş tacım oldu.

Kitabı genel çerçeve inceleyecek olursak ben bu kitaba da bu seriye de BA-YIL-DIM!!! Zaten serinin bir kitabı bitip diğer kitabına başladım ve yakında onlarında yorumlarını paylaşacağım. Yazarımız inanılmaz güzel bir distopya oluşturmuş ve inanın kitabı okurken “Gelecekte ölümsüzlük bulunacak mı? Bulunursa ne olacak? Enerjiler bitecek mi? O zaman koş koş fazla ışıkları kapat. Yediğin her lokmaya dikkat et Damy!” diyerek okudum belli bir yerlerini. Kitabın için de ölümsüzlük olması zaten benim için ayrı bir güzellik. Ölümsüz işlenen bütün kitaplara hastayım ama işin içine gençlerin yaşadığı zorluklar girince daha da bağlanıyorum o kitaba.

Kitabın çevirisine gelecek olursak neredeyse hiç hata yoktu desem yeridir ve kitabı okurken daha çok zevk alıyor insan. Hiç hata yok, kitap zaten kendini okutturuyor daha ne olsun! Ve yayınevinin yabancı dil bilmeyen okurlarını veya yabancı dildeki isimleri nasıl okuyacağını bilmeyen okurları için en arka sayfaya okunuşlarını yazması ise ayrı bir artı puandı.

Ve en son değineceğim şey ise kitabın kapağı. Orijinal kapağından kat be kat daha güzel bir kapak. Eğer orijinal kapağına bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Konusuna bakmayıp o kitabı almak isterseniz şüpheye düşersiniz ama Türkiye’de ki kitap kapaklarına bakıp konusundan bir şey anlamasanız bile bir şans verirsiniz. :)

Ve kapakta ki kelebek ise Peter’ın Anna’sını temsil ediyor. Şimdi bu çocuğa aşık olunmazda ne yapılır aaa dostlar?! <3

Bu yoruma kapanışımı ise DeliDolu’ya teşekkür ederek yapacağım. Yayınevine ait okuduğum ilk kitap Bildirge oldu ve bir kitaba karşı gösterdikleri özene ise hayran kaldım. Yayın hayatlarında başarılarının devamını diliyorum :)

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 5  :)

385472_10151433582022360_1769049046_n

alıntı

418891_10151509052342360_1561565744_n

“Dışarı”dan gelen, Bekleyen bir Artık… Dünyanın neye benzediğini biliyor olmalıydı, eğitilmemiş olmalıydı. Kim bilir belki de…

418891_10151509052342360_1561565744_n

Bileğe Gömülü Zaman, bilekte derinin altına yerleştiriliyordu. Mekanizmayı Artık’ın yaptığı hareketler çalıştırıyordu ve böylelikle Savurganlıktan kaçınılıyor, çok fazla kaynak harcanmıyordu. Hükümet, her daim çalışan bu saat sayesinden hiçbir Artık’ın asla geç kalmayacağına ve günlük işlerini vaktinden önce terk etmeyeceğine karar vermişti.

418891_10151509052342360_1561565744_n

“Sen Anna Covey’sin değil mi?” diye sordu. O kadar alçak bir sesle konuşuyordu ki Anna duyduklarının hayal olabileceğini düşündü.

“Annenle babanı tanıyorum.”

418891_10151509052342360_1561565744_n

“Artık olmak, dünya üzerindeki etkini sınırlandırmak zorunda olduğun anlamına gelir,” dedi iç çekerek. “Ölmemizi istemezler. Sadece hastalık yaymamamızı ve Faydalı olamayacak kadar sağlıksız olmamamızı isterler.”

418891_10151509052342360_1561565744_n

“Ben Anna Covey değilim,” dedi gözyaşları içince. “Ben Anna Covey değilim. Artık Anna’yım. Ben benim. Kim olduğumu biliyorum. Lütfen her şey normale dönsün. Lütfen her şey tekrar yoluna girsin.”

418891_10151509052342360_1561565744_n

Bizim birbirimize ait olduğunu söyledi; çünkü o bir çiçekle doğmuş ben de bir kelebekle… Hayatta kalabilmek için çiçeklerle kelebeklerin birbirlerine ihtiyacı varmış.

418891_10151509052342360_1561565744_n

Sanırım Peter’la çölde yaşamayı çok isterim.

Sanırım…

418891_10151509052342360_1561565744_n

Sonra tekrar duvarların dibinden başları öne eğik halde ilerlemeye başladılar; tıpkı gölgeler gibi, tıpkı yürüyen ölüler gibi…

418891_10151509052342360_1561565744_n

Artık onu korkutan, öfkeli güller ve iki başlı çocuklar hakkındaki öyküler değil; Peter’ı kaybetmekti. Onu kaybetme korkusu her şeyin ötesindeydi. 

418891_10151509052342360_1561565744_n

Size ihtiyaç duyan biri varken Artık olamazdınız. Sizi seven  biri varken Artık olamazdınız. 

418891_10151509052342360_1561565744_n

Peter, ona sarı bir çiçek uzattı ve “Bu senin için,” dedi gururla. “Bir nergis.” Sonra kulağına eğilerek, “Doğuya gittiğimizde her yanımız çiçeklerle dolu olacak. Kelebeğim için rengarenk çiçekler.”

418891_10151509052342360_1561565744_n

481078_10151509026752360_1011133331_n

4. Kitap Turu’na katılan arkadaşlar : 

Fehiman

Eren

Emin