Gölgeler – Paula Weston / İnceleme


unnamedKitabın Adı : Gölgeler
Orijinal Adı : Shadows
Serinin Adı : The Rephaim Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Paula Weston
Çevirmen : İnci Nazlı
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Ocak, 2015
Sayfa Sayısı : 334
Tür : New Adult / Paranormal / Melekler

Gölgeler bitti ama kafamda çok soru işaretleri bırakarak. Bir kere kitap resmen soru işaretleri üzerine kurulu. Zaman geçtikçe bu soru işaretleri gidiyor ama yerlerine yenisi geliyor. O bakımdan dolayı “Acaba bu nedir?” “Bundan sonra ne olacak?” “Ama ama ama neden?” ifadelerini veremeden duramadım. Bu zamana kadar çok meleklerle alakalı kitap okudum ama bu kitap kadar karışığını da görmedim arkadaş!

Kitap başlar başlamaz olaylar o kadar hızlı ilerledi ki dengem şaştı resmen. Sonra “Daha kitabın yarısında bile değilim bundan sonra kitap nasıl ilerleyecektim dostum?!” diyerek bir ara kitaba ara verdim. Ama daha sonra kitaba devam etme kararı alarak okumaya kaldığım yerden devam ettim. Peki, pişman mıyım? Hayır! Çünkü gerçekten kitap çok güzel ilerledi ama tatmin etmedi. Çünkü gerçekten kitabın çok arapsaçı bir konusu var. Bir kere içine girildiği anda çıkamıyorsunuz işin içinden.

Gaby Winters, yaklaşık bir yıl önce ikizi Jude Winters’ı trafik kazasında kaybettikten sonra ailesinden kopup bambaşka bir yerde yaşamaya başlıyor. Orada babasını yeni kaybetmiş ve evden uzaklaşıp tek başına yaşamak isteyen Maggie ile arkadaş olup aynı evde yaşamaya başlarlar. 1 yıl boyunca hayatı normal akışında giderken bir gün Gaby ormanda koşarken birisinin kendisini takip ettiğini düşünürken kendini kötü hissetmeye başlar. Ve aynı gün içerisinde iblislerle ilgili rüyalarda yanında gördüğü erkeği, ona verdiği ismi ile Mayk’ı kasabanın barında görür ve ne yapacağını şaşırır. Ama öpüşmekten de geri kalmaz o çocukla. Tabii oğlumuzun ismi Mayk değil Rafa’dır. Rafa’nın söylediklerine göre Gaby’nin o rüyaları eskiden yaşadıkları olayların bir yansımasıdır ve onlar Düşmüş Meleklerin çocuklarıdır. Onlardan yaklaşık yüzeliden fazlası vardır ve bir çoğu Tapınak dedikleri bir yerde yaşıyordur. Yaşlanmıyorlar, yaralanmıyorlar, üremiyorlar ve de ancak başları kesilerek ölebiliyorlardır. Ayrıca enselerinde hilal şeklinde bir yara izi vardır.

Yani üç aşağı beş yukarı diğer melek kitapları ile aynıdır. Ama bu kitabın farklı olmasının en büyük sebeplerinden bir tanesi geçmişte arapsaçına dönmüş hayat hikayeleridir. Hatta geçmişi bırakın gelecekte de birbirine girmiş çok fazla hayat hikayesi vardır. Özellikle Jude ve Gaby hakkında.

Örneğin düşmüş meleklerin trafik kazası geçirip ölmeleri imkansızdır. Hatta kaza geçirip geçmişi hatırlamamaları bile imkansızdır. Özellikle Gaby’nin kazadan sonra tüm geçmişinin değişmiş olması ile bambaşka bir gizemdir. Çünkü bambaşka insanların hayat hikayesi ile doludur beyni. Ama aslında o öyle bir geçmişe ait değildir.

Kitap genel olarak. Konusu olarak iyiydi özellikle karakterlerin hepsinin birbiri ile ilişkisine bayıldım. Ve yazar bu geçmiş hikayelerini o kadar güzel bir şekilde yavaş yavaş ortaya çıkardı ki bayıldım. Ama bu kitabın karmakarışık olaylara örülmediğini göstermez. Ve tabii ki kafamın da karışmamasını da. Kitabı sevdim mi? Sevdim ama çok fazla değil. Çünkü bundan daha iyi melek konulu kitap okuduğumu düşünüyorum. Belki ilk okuduğum melek kitaplardan birisi olsa kesin çok severdim ama geç kalınmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle daha önce yazmalıydı bu kitabı yazarımız. Ve son olarak yan karakterleri de ayrı ayrı sevdim çünkü hepsi birbirinden farklı. Bu kadar kapsamlı ve geniş düşündüğü için yazarı tebrik ediyorum.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 3.

3

damy (1)

Kurucunun Kızı – Amy Engel / İnceleme


25455536

Kitabın Adı : Kurucunun Kızı
Orijinal Adı : The Book of Ivy
Serinin Adı : Kurucunun Kızı Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Amy Engel
Çevirmen : Merve Özcan
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Mayıs, 2015
Sayfa Sayısı : 270
Tür : Genç Yetişkin / Distopya / Romance

Starry Books etkinliğimizin 2.kitabından herkese merhaba!!!

Etkinliğimizin 2.kitabı olarak Kurucunun Kızı’nı seçtik sevgili Melis ile. :)

İki Hayat Arasında gibi bu kitapta beni konusuyla şoktan şoka sokup, sonunda da beni uçurumun kenarından fırlatıp attı. Öyle bir şoka uğradım ki anlatamam. Böyle bir son olacağını hiç düşünmemiştim. Daha çok kitaba başlarken, kız kesin oğlanı öldürmez beraber bir hükümdarlık kurup mutlu mesut yaşarlar diye düşünürken… Her şey tepetaklak oldu. Sevgili kızımız Ivy sevdiği herkesi kurtaracağım, rahat rahat yaşamalarını sağlayacağım diye kendisini kızgın suların içerisine fırlattı. İyi mi oldu Ivy? Hıı?! Azıcık anlatsana orada havalar nasıl?! -.-

Sinir olduğum, kendimi parçaladığım bir son daha! :’( Sanırım bu sıralar okuduğum kitaplar bana gıcık. Cidden bak. İçimi dağlayıp bırakıyorlar. Ne olurdu Ivy ve sevgili aşkitom Bishop mutlu olsaydı?! :’(

Bu kadar dert yakınma yeter diyerek kitabı anlatmaya yavaş yavaş başlayayım size. Kitabımız Ivy Westfall, yani nam-ı diğer Kurucunun Kızı ile Bishop Lattimer, yani nam-ı diğer Başkanın Oğlunun düğü ile başlıyor. Ama bu bildiğimiz düğünler gibi değil. Westfall ülkesinde her 16 yaşına gelmiş kız ile erkek bir törenle beraber toplu düğün yapıyorlar. Ve bir de şu olay var; ülke veya onların deyimi ile ulus her ne kadar belli sınırlar olmasa da ikiye bölünmüş durumda. Westfall’u kuran kişinin yandaşları ile Başkanın soyu olan Lattimer’in yandaşları. Her yıl belli bir zamanda önce Westfall tarafındaki kızlar Lattimer tarafındaki erkeklerle evleniyorlar. Ama kendileri seçmiyorlar. Hükümet belirliyor kimin kiminle evleneceği. Ve bu olay kış aylarında diğer tarafta yani Westfall tarafında da tekrarlanıyor.

Ayrıca bu evliliğin bazı yazılmayan kuralları var. Mesela çocukların hemen dünyaya gelmesi gibi… Çiftlerden çocuk yapmak için beklenilmesi istenmiyor. Ne kadar çok sağlıklı çocuk doğururlarsa neslin devamı için bir o kadar iyi. Ha bir de anlatmadığım bir olay var. Kitap 2025’den daha ileri bir tarihlerde geçiyor. Yani nükleer savaşların bitip dünyanın mahvolduğu zamanlar. Sağlıklı insan sayısının çok az olduğu zamanlar. İşte bu yüzden Westfall ulusu sağlıklı çocuk düşüncesine körü körüne bağlılar ve bu yüzden gençlerini erken yaşta evlendiriyorlar.

Ivy ve Bishop’ta bu gelenek ile evlenen çiftlerden birisi. Bishop diğer çocuklardan farklı olarak 18 yaşında evlenmeyi tercih ediyor ve iki yıl boyunca Ivy’nin ablası Laccie’ye talip çıkmayarak Ivy’i alıyor. Hiç evlenmeyen kızlar ise hemşire, öğretmen vs. gibi mesleklerini yapma haklarını sahip bu arada. Ama tabii toplum gözünde nasıl bir yere geldiklerini siz düşünün.

İki ailenin düşmanlığından dolayı Ivy, Bishop ile evlendiği için sinir küpü halinde geziyor ve babasının ona verdiği görevini yerine getirmek için çalışmalara hemen başlamak istiyor. Görevi ise: Bishop’ı öldürmek!

Ben çevremdeki tüm kızlardan farklıydım çünkü Bishop Lattimer’la evlenmek benim kaderim değildi. Görevim onu mutlu etmek, çocuklarını taşımak ve karısı olmak değildi.
Görevim onu öldürmekti.

Ne kadar zor bir görev olduğunu a’dan z’ye bilen Ivy, planlarını yaparak adım adım ilerliyor ve sona yaklaşırken her şey rayında giderken beklenmedik bir olay oluyor. Ne mi? Bence çok güzel bir olay. :)

Her ne kadar başkanın oğlu burnu havada, kendini beğenmiş bir tip olarak düşünsek de Bishop tam tersi bir karaktere sahip bir insan. Yakışıklı olduğunu hatta seksi olduğunu kabul ediyorum ama o kaslı vücudunun altında öyle yufka yürekli bir kalp var ki anlatamam. Ancak ve ancak o yufka yürekliliği kitabın satırlarını okurken hissedebilirsiniz. Şimdi burada anlatsam havada kalır resmen. Yani tam aşık olunacak hatta evlenilecek bir oğlan Bishop. Mesela ben evlenebilirim hiç sorun değil. :D

“Buna ne dersin?” dedi Bishop. İnce siyah ciltli bir kitap tutuyordu, kitaptaki isim dikildiğim yerden okumam için çok ufaktı. “Romeo ve Juliet.” Kitabı bana doğru salladı. “Düşman aileler. Talihsiz genç aşıklar.” Yüzü ifadesizdi, ancak gözleri gülüyordu.
“Çok komik.”
“Bana deli diyebilirsin,” dedi. “Ama kulağa ilgi çekici geliyor.”
Bishop sırıtışımı göremeden yüzümü kitaplığa döndüm. 

Ivy ile Bishop’ın birbirlerine aşık olmasından sonra kitap tadından yenmez hale geldi çünkü olaylar buradan sonra arapsaçına döndü. Ivy kimse mutsuz olmasın herkes yaşamına devam etsin diye kendisini kızgın suların içerisine attı. Ve o dakikadan sonra gözyaşlarım sel olup akmaya başladı. Ahh Ivy kızım sen neler yaptın ya?! :’(

Yukarıda da dediğim gibi bu aralar kitaplar konusunda çok talihsizim. Sonları ile ya beni hüngür hüngür ağlatan kitaplar okuyorum ya da beni mutsuz eden. Veya Kurucunun Kızı gibi karmaşık duygularla beni sarıp sarmalayan… Kitabı sevdim mi? Sevdim. Peki konuyu sağlam buldum mu? Buldum ama yazar bence daha detaya inip daha kalın sayfalı bir kitap ortaya çıkartabilir ve ben de bu sayede daha çok Bishop sahnesi okurdum. Mesela Ivy’nin gün içerisinde ne yaptığını biliyorduk ama Bishop’ın gün içerisinde ne yaptığını bilmiyorduk. Mesela ben Bishop’ın mesleğinin ne olduğunu bile bilmiyorum. Gün içerisinde ne yaptığını da… Babasından sonra başkanlık koltuğuna o oturacak her ne kadar istemese de ama yine de birkaç bölüm Bishop’a ayrılabilirdi. Bunun dışında gerçekten hikayeyi kısa ve yüzeysel buldum. Daha derine inebilirdi. Yani kısacası ben kitabı çok sevdim arkadaş! 270 sayfa yetmedi bana! Nerede ikinci kitap getirin bana! Çabuk! Bishop’ıma ne olacak çooook merak ediyorum.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4,5!

thz3y

damy (1)

İki Hayat Arasında – Jessica Shirvington / İnceleme


26acd6e5-b74a-4ad5-bf8c-c60816b92f68

Kitabın Adı : İki Hayat Arasında
Orijinal Adı : Between the Lives
Yazarın Adı : Jessica Shirvington
Çevirmen : Aslı Tümerkan
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Kasım, 2014
Sayfa Sayısı : 318
Tür : Genç Yetişkin/Romantik/Paranormal

Herkese merhaba ve iyi bayramlar!

10 yıllık arkadaşım olan sevgili Melis ile bir araya geldiğimizde fark ettik ki okumadığımız çok kitabımız var bu kitaplarımızın çoğu da aynı. Ve dedik ki bu kitapları bir etkinlik ile beraber okuyalım ve yorumlayalım. Etkinliğimizin ismini “Starry Books” koyduk ve Instagram’da #starrybooks hashtag’i ile paylaşıyoruz. Bol bol paylaştığımız resimlerimizi o hashtag adı altında bulabilirsiniz. :)

Linklerimizi de vermeden geçmeyelim değil mi? :))

Melis’in blogu: Duydum Zannettiklerim ( http://duydumzannettiklerim.blogspot.com.tr/ )
Melis’in Instagram hesabı:  @mnkbooks ( https://instagram.com/mnkbooks/ )
Yorum  Durağım Instagram hesabı: @yorumduragim ( https://instagram.com/yorumduragim/  )

Starry Books etkinliğimizin ilk kitabı ise Yabancı Yayınları imzası ile çıkan ve şu dakikadan sonra favori kitabım olan İki Hayat Arasında oldu.

“Çünkü bazı şeyler o kadar gerçektir ki onları iliklerine kadar hissedersin. Nerede olduğunun bir önemi yoktur, seninle gelirler.”

Kitaba başladığım an da kafam karışmadı desem yalan olur. Nasıl bir insan hem bir bedende aynı günü yaşarken ertesi gün farklı bir bedene geçip o günü farklı bir şekilde yaşayabilir ki? düşünsenize aynı günü iki kere yaşıyorsunuz. Ama farklı bedenlerde…  Ne kadar zor olduğunu kitabımızın ana karakteri olan Sabine’nın ağzından kitap boyunca dinliyoruz ama yine insan okurken düşünmeden edemiyor. Bir yaşamın bile zor günleri olurken ve o zor yaşamın zor günlerine adapte olmaya çalışırken bir de ikinci bir hayatı yaşamak? İnananın ben düşünürken bile zorlanıyorum.

Sabine’nin iki yaşamı da birbirinden o kadar farklı ki. Roxbury’de yaşadığı yaşamında annesiyle babasının eczanesi olup aynı zamanda küçük bir kız kardeşi vardır. Ve de diğer yaşamına göre çok uçarı yaşayıp serseri gibi takılmaktadır. Tabii ki de arkadaşları bir o kadar çılgındır. Wellesley’de ki yaşamı ise Roxbury’de ki yaşamının tam tersidir. Annesi ile babası ayrı olup çok zenginlerdir ve ailenin en küçüğü olduğu için Sabine’nin her istediği yapılmaktadır. Ayrıca buradaki ailesinde Sabine’ye göre iki tane baş belası abisi vardır. Roxbury ve Wellesley hayatlarında değişmeyen tek şey ise kızımızın ismidir.

18 yaşında olan Sabine, 18 yıl boyunca bu sırrını korumuştur. Çünkü bunu kimsenin bilmemesini istiyordur yoksa söylediği anda onun deli olduğunu düşünmeye başladığını düşünecektir. Zaten son zamanlarda iki dünyası arasında değişen fiziksel olaylardan zaten kendisi kafayı sıyıracak durumdadır. 18 yıldır bir dünyada herhangi bir yerini incitse, herhangi bir hastalık geçirse gece olup diğer dünyasına geçtiğinde bu tip fiziksel özelliklerde onunla beraber diğer dünyaya geçiyordur. Ama 18 yaşından sonra saçını da kestirse, kolunu da kırsa hiçbir şekilde diğer dünyaya geçmediğini gören Sabine artık diğer planları uygulamaya başlayabileceğini anlamıştır. Örneğin; intihar gibi…

18 yıl boyunca iki hayat arasında yaşamak kızımızı o kadar yormuştur ki artık bir hayatından pes etme vaktinin geldiğini düşünüyordur. Ama bu yaşamın hangisi olacağına ise o karar vermek zorundadır. İşte bu kısımlar o kadar acı ki anlatamam. :’(

İki hayatım vardı ama yine de sadece bir hayalettim.

Bir ara Sabine’ye o kadar dolmuştur ki Roxbury hayatındaki ebeveynlerine ona neler olduğunu anlatması ile sonuç deli hastanesinde bitmiştir. İşte oraya adımını atıp iki gün önce gördüğü Ethan’la tanıştıktan sonra tüm yaşamı hatta yaşamları alt üst olmuştur. Çünkü Roxbury’de Ethan’a aşık olması ile Wellesley’de ki ölümsüz aşkı Dex’i bile unutmaya başlamıştır. Düşünün Dex ile öpüşürken Ethan’ı düşünüyordur. O derece gönlünü Ethan’a kaptırmıştır.

Gözlerim birdenbire açıldı.
Ethan.
Cevap veremedim. Onu görmek nedense her şeyi daha gerçek, daha acı dolu hale getirmişti. Gözyaşlarım akıp duruyor, enseme doğru ilerliyordu.
Onun konuşmaya başlamasını diledim. Teselli edici, nazik ya da hatta buyurgan bir şey söylemesini.

Dex’i bilemem ama Ethan cidden aşık olunacak birisi. Bad Boy’un tam tersini düşünün. Good Boy! Resmen bir ara kitabın içerisine girip “Bana aşık ol Ethannnn!!!” diye çığlık çığlığa bağırasım geldi. O derece aşık olunacak, o derece mükemmel, o derece harika birisi.

Kitap olarak çok farklı bir temaya çok farklı bir konuya sahipti. Su gibi akıp giden bir kitaptı. Sayfaları ardı ardına nasıl çevirdiğimi hatırlamıyorum. Ama başlamamla bitmesi bir oldu. O kadar güzel o kadar harika ve o kadar yüreğime dokunan bir hikayesi vardı ki anlatamam. Sabine’nin çektiği acıları resmen ben de çektim. Ethan’a karşı yavaş yavaş aşık oldu ben de yavaş yavaş Ethan’a aşık oldum.  Sabine deli hastanesine yattı ve acı üstüne acı çekti, ben de çektim. O ağladı ben ağladım, o güldü ben de güldüm.

Ama öyle bir sonla bittik ki her şey hava da kaldı. Sanki yazar şimdi gidin yarın gelirsiniz der gibi öyle bi sonla bitir ki kitabı şoka uğradım. Zaten son 20 sayfa salya sümük ağlarken son iki sayfa kahkahalar atıyordum. O kadar iğrenç bir durumdaydım ki ben bile tiksindim kendimden. :D  Şaka bir yana bunun devamı nasıl gelecek ayol. Söylesene yazar! Ama o zamana kadar bu duygu karmaşasını bana yaşattığın için Allah belanı versin yazar!

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 100milyon!

5

damy (1)

Başka Dilde Aşk – Mia Sheridan / İnceleme


10998006_1014480271919578_26810054018711723_n

Kitabın Adı : Başka Dilde Aşk
Orijinal Adı : Archer’s Voice
Yazarın Adı : Mia Sheridan
Çevirmen : Hanife Albayrak
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Mayıs, 2015
Tür : New Adult / Romantik / Günümüz

“Sadece sen, Bree” dedim sessizce. “Yalnızca sen kasabanın yerli, dilsiz ve yalnız adamına aşık olabilirdin.”

Diyor sevgili baş kızımız. Bu kızımız ayrıca bir şeylerden kaçıp geliyor o dilsiz ve yalnız adamın bulunduğu kasabaya.

Altı ay öncesinde yaşadığı acı olaylarla birlikte bulunduğu yer onu bunaltıyor ve her şey üstüne üstüne geliyormuş gibi geliyor ve baskıdan, bunaltıcı yaşamdan kaçabilmek için yollara düşüyor Bree Prescott. Yanında da çok sevgili köpeği Phoebs var. Birbirlerinin yol arkadaşı olup kalacakları yeni yeri bulmaya çalışıyorlar. Ve sonunda bir tatil kasabasında karar kılıyorlar. Bree, burada çok kısa bir süre kalmayı düşünerek bir ev kiralıyor ama düşündüğü hiçbir zamanla gerçekleşmiyor ve yepyeni olaylar, fırsatlar ve durumlar ortaya çıkıyor.

Bu fırsatlardan bir tanesi de yerli kasaba lokantalarından bir tanesinde garson olarak çalışmaya başlıyor ve bir diğer olay ise kitabımızın yakışıklı kasaba yerlisi Archer Hale ile karşılaşıyor. Hem de Bree kendini rezil ederek. Hem de nasıl rezillik. :))

Sessizliği getirdin sen,
Duyduğum en güzel sesti,
Çünkü senin olduğun yerdi.
Şimdi bunu benden alıyorsun.
Ve artık dünyadaki tüm o sesler,
Kırık kalbimi tamir edebilecek kadar yüksek seste değil.
Sonsuz, uçsuz bucaksız yıldızlara bakıyor ve fısıldıyorum,
Bana geri dön,
Bana geri dön,
Bana geri dön.

Tabii sadece bir kez karşılaşıyor bu oğlumuzla ve kızımızın içi içini yiyordur. Bu oğlan kimdir, nasıl biridir, onunla konuştuğu halde ona neden cevap vermemiştir ve hatta neden ona bir gülümsemeyi bile bahşetmemiştir. Bu deli sorular kafasında dönüp dururken tanıştığı ve konuşmayı ilerlettiği kasaba yerlilerine bu sakallı, evsiz gibi görünene ama yakışıklı ve konuşmayan delikanlının kim olduğunu soruyordur.

Zaman içerisinde Archer’ın kim olduğunu, daha 7 yaşındayken neler yaşadığını öğreniyordur ama başkalarından duyduğu şeyler Bree’ye yetmiyordur ve direk yaşadığı olayları Archer’ın ağzından duymak istiyordur. Onu birebir tanımak istiyordur. Özellikle Archer’dan kaçan kasabalılara inat onunla zaman geçirmek ve arkadaş olmak istiyordur. Çünkü Archer, Bree için bir kapalı kutudur ve Bree o kapalı kutuyu açmak istiyordur.

Ben de gözlerimle yapılı çıplak göğsünü, pürüzsüz kaslarını, baklava şeklindeki karın kaslarını süzdüm. Daha önce sekiz tane karın kası görmemiştim ama işte tam karşımdaydı. Bunun biraz tuhaf olduğunu tahmin ettim. Sessiz münzeviler harika vücutlarıyla ünlü değillerdi. Aferin ona.

Ama kutuyu yavaş yavaş açarken karşılarına zamanla engeller çıkıyor. Örneğin kasabanın polisi ve Archer’ın kuzeni olan Travis Hale ile Travis’in annesi Victoria Hale gibi. Her iki insanda Archer’ı kasabada dışlamak için ellerinden geleni yapmış ve onu çocuk yaşlardan ezmeye, hor görmeye ve deli muamelesi yapmışlardır. Özellikle Travis, çocukluklarından beri kandırıp arkasından bıçaklamıştır.

Yeni bir kişinin özellikle Bree gibi farklı bir kızın kasabaya gelmesi ile beraber Travis, Bree’nin etrafında dönmeye başlamış ve onu etkilemek için elinden geleni yapmıştır. Dış görünüşünü, yakışıklılığını ve kıvrak bir zekası olduğunu düşündüğü ama bir gram aklı olmayan Traviscik bir koz olarak kullanmış ve Bree’yi kısa bir sürecik de olsa elde etmiş ama ne yazık ki kitabımızın baş oğluşu kızımızı bataklıktan kurtarmıştır.

Zaman su gibi akıp giderken Archer ile Bree zaman zaman göklerde uçarak zaman zaman ise önüne engeller çıkarak yerlerde yuvarlanmış ama her seferinde ayağa kalkarak hayatlarına devam etmiştir.

Senin için buradayım. Sen olduğun için buradayım. Buradayım çünkü beni sadece gözlerinle değil, aynı zamanda kalbinle gördün. Buradayım çünkü ne söylemem gerektiğini bilmek istedin çünkü haklıydın… Herkesin arkadaşa ihtiyacı var. Senin için buradayım ve her zaman senin için burada olacağım.

Kitap genel çerçevede güzeldi ama çıkış zamanı biraz geç kalınmıştı. Özellikle okuduğumuz o kadar çok New Adult kitabından sonra, Başka Dilde Aşk diğerlerinin yanında hem basit kaldı hem de diğer kitapları tekrar ediyormuş gibi oldu. Özellikle sonunu tahmin etmemek elde değildi. Tamam, kabul ediyorum sonunda yüreğim ağzıma geldi, gözlerim doldu ama bir sayfa çevirmem ile her şey açıklığa kavuştu. Ve sonu sanki aceleye getirilmiş gibiydi. Yazarımız az daha mesela 3-5 sayfa daha acı çektirebilirdi biz sevgili okuyucularına. Biz sevgili okuyucular olarak az daha gözyaşı dökebilirdik. Çünkü bu hali ile yazarımız 2 sayfada sonucu başlamış ve bir sayfa içerisinde hem hüznü hem acıyı hem de mutluluğu yaşattı bizi. Bildiğin duygu karmaşası… Yukarıda da dediğim gibi keşke ülkemizde çıkan ilk New Adult kitaplarından birisi olsaydı. Çünkü karakterleri kendine özgündü. Kız ne o kadar ön plandaydı ne de oğlumuz bir işadamıydı veya zengindi. Kendi halinde yaşayan küçük yaştan beri acı çekmiş yetim bir dilsizdi. Karakterlerin bu özelliklerini ne yazık ki çoğu kitapta göremiyoruz değil mi? İşte tüm bu özelliklerin bir arada toplanması ile kendine özgü bir kitap, Başka Dilde Aşk. Ama bunların dışında güzel kitaptı, kendini okuttu hatta su gibi akıp bitti. Farklı karakterler tanımak adına okuyun derim.

Puanım 5 üzerinden 4.

4

damy (1)

Kızıl Tepe – Jamie McGuire / İnceleme


unnamed

Kitabın Adı : Kızıl Tepe
Orijinal Adı : Red Hill
Serinin Adı : Red Hill Series
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Jamie McGuire
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Şubat 2015
Tür : Korku / Zombi / Romantik / New Adult

Jamie McGuire’nin bambaşka bir kurgu ile karşımıza çıkmasına hazır mısınız? Bol aksiyonun ve bol maceranın yanı sıra aile bağlarının ve aşkın ne kadar kuvvetli olduğunu anladığımız bir kitaba…

Kızıl Tepe, Jamie’nin klasik New Adult kitaplarından bağımsız, içerisinde bol bol zombinin, kanın, savaşın, aksiyonun ve maceranın olduğu bir kitap. Kitaba ilk başladığım da kesin Jamie’nin diğer kitaplarında olduğu gibi bol bol saf aşkın yer alacağını ya da paranormal bir öğe ile masum bir insanın saf aşkının yer aldığı diğer kitapları gibi olacağını düşünerek Kızıl Tepe’nin de bir azılı bir zombinin bir insana aşık olması ile ortaya çıkan bir kitap olduğunu düşünmüştüm ama Jamie beni çok yanılttı. Hem de öyle böyle değil! Kızıl Tepe kendine has konusu ile tek kitaplık bir kitap. Serinin devamını beklemek için tırnaklarını yemenize gerek kalmıyor. :) O bakımdan dolayı Jamie’nin bu kitabını diğer kitaplarına kıyasla daha da bir sevdim.

Kitabımızın baş kahramanlarından birisi olan Scarlet, otuzlu yaşlarının ortasında, eşinden yeni boşanmış iki çocuk annesini olmasının yanı sıra hastane de senelerdir bir röntgen teknisyeni olarak çalışıyordur. Felaketin patlak verdiği sabah kızlarını okula bırakmak için arabasını sürerken bir yandan kızlarının bir ağızdan konuşmalarını dinlemeye çalışıyor bir yandan da radyoda yayınlanan Almanya’da ortaya çıkan ölümcül virüs hakkındaki son dakika haberlerini dinlemeye çalışıyordur. Ama Almanya onun ülkesinden kilometrelerce uzakta olduğu için bu virüsün ülkesine gelemeyeceğini düşünmüştür. Okul çıkışında kızlarını babasının alması ile 2 gün göremeyeceğini düşünene Scarlet’ın aslında uzun bir süre göremeyeceğini nereden bilsin ki? Hele ki o cumanın, 13. Cuma olacağını nereden bilsin ki? Veya Almanya’da ortaya çıkan o ölümcül virüsün ülkesine kadar gelebileceğini nereden bilsin?

Korku o sinsi varlığını giderek artan şekilde hissettirdikçe ben de kendime, kızlarımın bana ihtiyaç duyduklarını daha sık hatırlatıyordum. Büyük ihtimalle ölesiye korkmuşlardı ve ne olmuş olursa olsun, ne durumda olurlarsa olsunlar onların yanında olmak istiyordum.

Çocuklarını okula bıraktıktan sonra işe giden Scarlet, bu kadar rahat, vurdumduymaz, haberlere kulak asman bir şekilde arkadaşlarına cevap veriyor ve aynı zamanda işini yapıyordur. Röntgenini çekeceği hastalardan birisi odaya girince kızın yürüyen bir ölüden farklı olmadığını düşünmüş ve ama ona bir virüsün bulaşabileceğini düşünememiştir. Dana, sevgilisinin askerden gelişini kutlamak için dışarı çıkan masum birisi olup, bar çıkışı psikopat birisi tarafından ısırılmış ve zararsız bir virüsün ona geçtiğini düşünmüştür ama hiçte öyle bir şey olmamıştır… Çünkü bir gün içerisinde tamı tamına 10 kilo kaybetmiştir. Ve Scarlet farkında olmasa dahi bu Avrupalı bilim adamlarının bahsettiği virüsün etkilerinden birisidir. Ama nereden bilsin ki? Sonuçta Scarlet hafta sonu babalarında kalacak kızlarını düşünmektedir.

Her zaman elimizin altında olacağını düşündüğümüz, varlıklarının farkına bile varmadığımız şeylerin artık olmaması. O gerçeğin farkına varmak, bir dehşet duygusuna kapılmama neden oldu.

Kitabımızın bir diğer kahramanı olan Nathan, lise aşkı ile evlenmiş ama mutsuz bir evliliği küçük, tatlı kızı ile devam ettirmeye çalışan otuzlu yaşlarındaki mutsuz bir ofiste unuttuğum bir departmanda masa başı bir işte çalışıyordur. Yani kısacası kızı Zoe dışında her şey Nathan için bomboktur. Eğer evden kaçmamasına bir engel vardı ise o ada kızının güzel olmaya yakın bir aile ortamında büyümesini istiyor ve kaltak karısına kıyasla elinden gelen her şeyi yapıyordur. Felaketin yaşandığı 13. Cuma’da işten çıkmış ve kızını almak için okuluna gitmiştir. Otoparka park ettiği anda diğer velilerin koşarak sınıflara daldığını ve çocuklarını alıp evlerine veya güvenli bir yere kaçtıklarını görmüştür. Virüsün ülkelerine kadar yayıldığı haberini çoğu aile ciddiye almıştır ve güvenli bir yere sığınmaya çalışıyorlardır. Nathan’da onlara katılarak Zoe’yi okuldan alarak eve gitmiş ve bencil kaltak karısının not ile karşılaşmış ve karısının erkek kardeşinin yanına gideceğini düşünerek kızını da alarak evden kaçmıştır. Yolda giderken bu yaşına kadar karşılaşmayacağı şeylerle karşılaşmış ve biricik kızını korumak için elinden gelen her şeyi yaparak karısının erkek kardeşinin evine ulaşmıştır.

Kitabın diğer anlatıcılarından birisi olan Miranda ise Scarlet’ın yanında çalıştığı doktorun kızlarından birisidir. Miranda ve ablası Ashley, hafta sonu için babalarını ziyarete Kızıl Tepe çiftliğine gidiyorlardır. Hem de yanlarında sevgilileri ile… Hem de hayatlarında görüp görebilecekleri bir yolculuk yaparak…

Her ne kadar ben burada kitabımızın anlatıcıları olan Scarlet, Nathan ve Miranda’dan bahsetsem de aslında Kızıl Tepe’de birbirleri ile bir şekilde bağlantı kurup çiftlik evinde buluşan 10 yakın bir insan grubu var. Ve bunlar Jamie’nin anlatımı ile mükemmel bir şekilde yolları birbirleri ile kesişmiş insanlar. Ve bu olay gerçekten kitabı mükemmel bir hava katmış. Kitabın başında bir karakterin diğer bir karakter ile karşılaşmasını görüyorsunuz ve o karşılaşılan karakterin çok zor bir zamanda olduğunu görüyor ve diğer karakterin ona yardım etmesi için çığlık atıyorsunuz ama diğer karakter zor durumdaki karakteri bir hiçe sayarak yoluna devam ederken sinirden saçınızı başınızı yolarsınız ya, ha işte bu kitapta böyle tonlarca sahne var! O yüzden başımda resmen saç kalmadı Jamie! Ve sana kızmaktan, küfretmekten kitabı nasıl bitirdiğimin farkında değilim. Ha bir de bölümden bölüme geçerken, sayfadan sayfaya geçerken yüreğimin ağzıma geldiği anları saymıyorum bile. Bir an manyak zombinin birisinin bir karakteri yiyecek diye kitabı gözlerimi kapatarak okudum. :P

Bunların dışında kitapta aile ilişkileri ile karakter arasındaki aşk duyguları, bağlantıları çok güzel bir şekilde anlatılmıştı. Hem de saf bir şekilde!

Ama kitabın öyle bir yeri geldi ki sinirden saçımı başımı daha da fazla yoldum. Scarlet’ın bencil bir pisliğe dönüştüğü ve Jamie McGuire’nin George R.R. Martin’e bağladığı an. Resmen kitabı bir kenara fırlatıp atasım geldi. (İmkansız, tabletimin geberip gitmesi kalbimin kaldırabileceği en son şey :D )

Son olarak ise kitabın bir sonunun olması ve bir sonraki kitapta acaba ne olacak diye tırnaklarımı yememe gerek kalmadan kitabı mükemmel bir son ile Jamie’nin bağlaması kitabı sevmemi sağlayan bir diğer özelliklerden bir tanesiydi.

Eğer ki zombileri seviyorsanız ve bir TWD hayranı iseniz bence hiç beklemeyin ve kitap çıktığı anda hemen gidin alın ve okuyun. Pişman olmayacaksınız.

Kitaba puanım ise 5 üzerinden 4,5!

thz3y

damy (1)

 

Aska Var Mısın? – Natasha Boyd / Inceleme


10580245_834820583218882_1428413993979953632_n

 

Kitabın Adı : Aşka Var Mısın?
Orijinal Adı : Eversea
Serinin Adı : Eversea Serisi
Seri Sırası : 1
Yazarın Adı : Natasha Boyd
Çevirmen : Filiz Tülek
Yayınevi : Yabancı Yayınları
Basım : Ağustos, 2014
Sayfa Sayısı : 389
Tür : Günümüz – Yeni Yetişkin – Romantik

TANRIMMMM BU NASIL BİR SONDUUU??!!!

YA DA BİR SON MUYDU?!!!

Kesin çevirmen son sayfaları çevirmeyi unuttu. Veya sevgili yazar sonunu yazarken uyuyakaldı! Lanet SON!

BÖYLE SON MU OLUR OĞLUM?!!

Soruyorum sana eyyy Natasha Boyd? Hiç mi insanlığın yok senin? Hadi saf saf kitabın son sayfalarına bakan biz okuyucuları geçtim hiç mi cici kızımız Keri Ann’a acımadın? Hiç mi boynu bükük kızcağızımızın doğum günü mumlarını üflemesini istemedin? Lanet karı! Biç!

Sanırım bir kitaba daha doğrusu bir kitabın sonuna bu kadar sinirleneli baya uzun zaman oldu. Zaten bir kitaba veya sonuna sinirlendiğim nadirdir. Mesela Fırsatçı kitabı… Tanrım kitabın sayfalarını resmen parçalamak istemiştim. Veya Fallen Too Far… Resmen tableti kıracaktım o son yüzünden. Peki ya Colleen Hoover kitapları? Onlara söyleyecek sözlerim kifayetsiz kalıyor. O kitaplara küfür ede ede bir hal aldım ki sormayın. Ve evet bu listeye bir kitap daha katıldı! Eversea! Gözü kör olasıca yazar kitabı nasıl bitirdi! Aman tatlım siz zaten sevgili okuyucuları acı çektirmeyi çok seversiniz! Devam edin devam! Biz kuduralım yerimizde. Zaten kitaplarınızın arkası da yarın geliyor ya! Yine de Eversea için şanslı kişilerdenim. Serinin ikinci kitabı Forever Jack’i indirdim ve bu yorum bittikten sonra hemen başlayacağım. Yoksa saçımı başımı yolmaktan akıl sağlığımı kaybedeceğim yahu! Ve bu arada ikinci kitabı bekleyenleri düşünüyorum da… Düşünemedi! Oğlum şu an ki halim bile feci bir de işim gücüm yok onları mı düşüneceğim! Deli gibi ikinci kitabı okumayı düşünüyorum! Şu yorum bir an önce bitse de kitaba başlasam. Natasha gör bu hallerimi gör, beni ne durumlara soktun! Sen de artık kara listemdesin. Her kitabını okurken senin yüzünden tabletimi parçalayacağım biç karı!

Neyse bu kadar kendini kaybetme yeter. Şimdiiiii kitaba gelelimmm!

Keri Ann Butler, kahverengi saçlı, mavi gözlü, güzel mi güzel 22 yaşındaki kızımız. Okumuyor ama boş da durmayıp Snapper Grill’de garsonluk yapıp kasabanın gözde evi olan Butler malikânesinde yaşayıp gidiyordur. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybettikten sonra büyükannesinin yanına Butler Cove’a abisi Joey ile birlikte taşınmışlardır. Aradan çok az bir zaman geçtikten sonra büyükannelerini kaybeden iki gence belli bir miktar miras kalması ile aralarında bir anlaşma yapmışlar ve Joey üniversitede tıp okumaya giderken Keri Ann miras kalan nadide evi korumak ve ayakta tutabilmek için kasabada kalmıştır. Kalmasına ama ne özel bir hayatı vardır ne de geleceğe dönük planları. Çünkü onun düşüncelerine göre Butler Cove kök salmak istemiyordur. Tam hayatı bu planladığı rotada devam ederken bir akşam kırmızı şapkalı, uzun boyu bir delikanlının restoranın kapısından içeriye girmesi ile bütün planları rotasından sapmış, tepe taklak olmuş ve kalıplaştırdığı bu planın hiç olmaması için her gece gözyaşları eşliğinde dualar etmeye başlamıştır.

Peki kırmızı şapkalı bu yakışıklı kim mi? Tabisi Jack Eversea!

Ben, Keri Ann Butler, dokuz bin nüfuslu Butler cove’da Snapper Grill adını taşıyan bu restoranın önündeyim ve karşımda duran adam; olması beklenen yerden, Hollywood’dan binlerce kilometra uzakta benimle aynı restoranın önünde duran bu adam, Jack Eversea’den başkası değildi!

Nefeslerinizi ahenkle dışarıya verdiğinizi duyar gibiyim. Ama ne yazık ki fazla heyecanlanmayın kızlar çünkü ünlü oyuncumuz bir kaçak. ;) Evet, evet yanlış duymadınız kırmızı şapkalı yakışıklımız bir aktör. Hem de Hollywood aktörü! Dünyaca ünlü. Peki bu para içende yüzüp ben ünlüyüm havaları ile ülkeden ülkeye gezip boy boy fotoğraf çektiren, filmden filme koşan aktör neden mi kaçıyor? Veya neden mi saklıyor? Ya da şöyle mi sorsam: Kimden mi kaçıyor? Tabii dünyanın en büyük biçlerinden birisi olan ve bu yakışıklımızı aldatan Audrey Lane yüzünden! Tam bir evire çevirip dövülesi kadınlardan birisi. -.-

Kısacası aldatılan ve bundan dolayı boynu eğik olan Jack, birazcık popüler yaşamından uzaklaşmak birazcık kafasını dinlemek için Butler Cove kasabasına adım atmış ve hem kendi hayatını hem de bu zamana kadar saf bir şekilde yaşamını sürdüren Keri Ann’ın hayatını tepetaklak etmiştir.

Aman Tanrım! Ne yapacaktım şimdi ben? Bu noktaya nasıl gelmiştim? Kendi halimle yaşayıp gidiyordum, nasıl olmuş da birileri hayatıma Javk Eversea formunda bir bomba bırakıp ortadan kaybolmuştu?

Restorandan içeri adımı atmış, sipariş vermiş ve daha sonra Keri Ann’ın en yakın arkadaşı ve canı olan Jazz’ın kendisi hakkındaki haberi okuması ile bir hışımla restorandan kaçıp kendisine deli damgası yemesini sağlamıştır. Ama özünde bir beyefendi olan yakuşuklumuz restorana geri dönmüş, Keri Ann’dan özür dilemiş ve bir elinde süpürge diğer elinde faraş ile bularak bir güzel Snapper Grill’in yerlerini temizlerken bulmuştur. (Şaka değil gerçek! Okuyun görün o satıları ve gelin beraber kahkaha atalım!) Tabii bu sırada oğluşumuz ile kızımız daha fazla konuşmuşlar, oğluşumuzun kızımızı evine bırakması kadar ileri gitmişler ve daha sonrada 4 gün içerisinde hayatlarını tepe taklak etmişlerdir.

Ama ne aşktı beeee!

Aralarında o kadar saf, o kadar temiz, o kadar şahane bir aşk kıvılcımları başladı ki anlatamam. Her satırı okurken resmen içime işledi. Gerçekten çok güzeldi. Tabii ki bir yere kadar! O yerden sonra –sanırım son 100 sayfaya denk geliyor- resmen kitabı parçalamak istedim. Keri Ann üzüldü ben üzüldüm. Jack zırladı ben zırladım. Kuzucummm… Nasılda yüreği parçalandı! Aslında buna sebebiyet verenleri bir güzel benzeteceksin ya neyse… -.-

Tamam, bu kadar şiddet yeterli! Gelelim Keri Ann’ın biricik arkadaşı Jazz’a. Gerçek ismini hatırlamasam da bu lakabı Jazz türünü çok sevdiği için almış ve hayatınızda nadir bulunabilecek dostlar vardır ya işte Jazz, Keri Ann için öyle birisi. Jazz, Keri Ann’ın yeri geldi ailesi oluyor, yeri geliyor dostu, yeri geliyor kız kardeşi… Kısacası her şeyi…

Bazen çok şapşal olsa da, şu hayatta beni Jazz kadar önemseyen biri daha yoktu. Aynı anda hem kız kardeşim hem de çok sevdiğim çılgın teyzem hem de en yakın arkadaşımdı.

Joey ise tıp fakültesinde okuduğundan dolayı ne kız kardeşine ne de eve zaman ayırabiliyordur. Ama yine de elinden geldiğince sorumluluklarını üstlenmeye çalışıyordur. Ve Keri Ann’a karşı delicesine koruyucu bir yapıya sahiptir ve yeri geldiğinde erkekleri bir güzel uyarabilme yeteneği vardır. Yani Joey her ne kadar Keri Ann’ın hayatından uzakta olsa da sevdiğim karakter arasında yerini almış oldu.

Kitap mükemmel olarak New Adult türünün mihenk taşlarını başarılı bir şekilde okuyucuya sunuyor. Acılı ve hüzünlü birer geçmişe sahip olmanın yanı sıra başarılı gençlerin imkansız gözüken bir anda bir araya gelmeleri, aşık olmaları, mutlu olmaları veya hüzünlü olmaları, ayrılmaları, barışmaları ve mutlu son. Pardon pardon bu kitapta bir MUTLU SON YOK Kİ! Ama MUTSUZ SON DA YOK Kİ! YANİ KİTAPTA BİR SON YOK! Keşke yazarımız unuttu filan desek ama ne yazık ki diyemiyoruz. Ve şu an ikinci kitaba başlamak için içim içimi yiyor. Kendimi zor tutuyorum. Ve şu an saçma saçma bir son ile sonu gelmeyen bu yorumu sonlandırmak istiyorum. O yüzden kısa keseceğim cicişler. Alın şu lanet kitabı okuyun! Ve nasıl sonu olmayan kitap olurmuş görün. Ve bu arada kendini beğenmiş Jack’in sözlerine kahkaha atın, ayakları üzerinde mükemmel bir şekilde duran Keri Ann’ı sonuna kadar destekleyin ve tabii ki Keri Ann yeşil-gri gözlü über yakışıklımıza aşık olurken siz de olun, kendinizi kaybedin ve hayallere dalın! Öpüldünüz!

Kitaba puanım 5 üzerinden 5!

Askın Gölgesi – Gülsah Elikbank | Ön Okuma | Ön Okuma Partisi & Cekilis


on-okuma-afis-askin-golgesi

Yeni bir Ön okuma Partisinden herkese merhaba!!!

Partimizin bu seferki konuğu Gülşah Elikbank’ın kaleminden çıkan Aşkın Gölgesi!  Bu sefer ki ön okuma partimizin kapanışı bende. :)

Ön okuma  Partimizin takvimi ise şöyle;
1. Gün: Tuğçe’nin Kitaplığı
2. Gün : Küçük Kızın Büyük Kütüphanesi 
3. Gün: Anime ve Kitap Sever 
4.Gün: Kördüğüm Hayaller

Çekilişe katılmak için TIK-TIK!!!

scrollWithLineCFG_31

Ahmet sözünü kesmek ister gibi yerinden doğruldu, ama Zeynep parmağını dudaklarına götürerek susturdu onu.
“Lütfen Ahmet, eğer kesersen, eğer susarsam bir daha bu cesareti kendimde bulamam. Bırak, söyleyeceklerim bitsin” Sevgilisinin onayını beklemeden de devam etti konuşmasına.
“Biliyorsun, annem ve babam ayrı benim. Bunu sana tanıştığımız ilk gün söylemiştim. Hatta sana bunu söylerken kendime hayret etmiştim, çünkü ilk kez yeni tanıştığım birine söylüyordum bunu. Bazıları için böyle şeyleri dile getirmek kolay olabilir. Hele yaşımı düşünürsek, benim için de kolay olması gerektiğini düşünebilirsin. Ama öyle değil. Yıllarca sadece bu gerçeği kabul etmek için uğraştım ben, yani ayrıldıklarını, artık bir ailem olmadığı gerçeğini. Tabii, kabullenemediğin bir şeyi dile de getiremiyorsun”
Zeynep kahvesinden bir yudum daha alıp boğazını yakan sıcaklığa aldırmadan yutkundu. Kendini devam etmek için zorluyordu, kelimeleri içinde derinlere gizlediği anıların arasından çekip çıkarmaya çabalıyordu. Belki de en doğrusu, onu en çok yaralayan andan başlamaktı. Babasını ve ailesini sonsuza dek kaybettiğini anladığı o andan. Nedense her şey İstanbul’dan apar topar taşındıklarında değil de bir yolunu bulup babasını İstanbul’da aramaya gittiğinde değişmişti. Sonun başlangıcı aralanmıştı sanki.
O anda da bu kötü hatıra bir sarmaşığın ayakucundan dolanmaya başlaması gibi sarıyordu Zeynep’i, ta ki yüreğinde kilitlenen o hayal kırıklığına ulaşana dek.

“Annemle Aydın’a taşınalı neredeyse bir yıl olmuştu.

Ama ben hâlâ neden Aydın’da kalmak zorunda olduğumuzu ve babamın neden bir yıldır bizi aramadığını anlayamıyordum. Belki de içten içe annemi suçluyordum. Yaz tatilinde bir arkadaşımın ailesi tatile İstanbul’a gidiyordu.
Ne yapıp edip annemi ikna ederek beni de götürmelerini sağlamıştım. Annem bana hayır demekten çekinmişti sanırım. Yoksa o kadar kolay ikna olması mümkün değildi.”
Annesinden bahsetmek, annesine yaptığı haksız suçlamaları düşünmek içini iyice daraltmıştı. Ahmet onu can kulağıyla dinlediğini belli etmek için elini omzuna koydu ve sevgiyle sırtını sıvazladı. Sonra devam etmesi için ona soru sormanın iyi bir fikir olacağını düşündü.
“Peki, İstanbul’a gitmen bir işe yaradı mı?” diye sordu konunun devamını duymayı umarak. Zeynep başını iki yana salladı. Anlatmaya devam ederken yüzündeki tüm mimikler gerildi.
“Yaradı. Ama beklediğim anlamda değil. Ben babamı bulup her şeyi düzeltmeyi umarken ortada düzeltilebilecek hiçbir şey kalmadığını gördüm.”
Ahmet merak ve üzüntüyle, “Babanı bulamadın mı?” diye sordu.
“Buldum. Hem de tam aradığım yerde,” diye iç çekti Zeynep.

Hâlâ daha o gün aklına geldikçe midesine kramplar giriyor, başı dönüyordu. Bir süre sessiz kaldı. Kelimeleri toparlamaya, kızgınlığını dizginlemeye çalışıyordu. Sonunda içindeki bir volkan yüzeye kaynayan alevlerini boşaltır gibi anlatmaya başladı. Daha önce 

kimseye, çoğu zaman kendine bile anlatmadığı, hayalinde değiştirmeye çalıştığı o sahneyi tüm çıplaklığıyla anlatmaya koyuldu.
“İlk iş Üsküdar’daki evimize koştum. Onu orada bulacağımdan emindim ve yanılmamıştım. Evimizin kapısının önüne geldiğimde, zili çalmak çok zor geldi. Çocukluğumun geçtiği ev, defalarca çaldığım o zil bir yılda o kadar yabancılaşmıştı ki! Kapının önünde ne kadar kaldım bilmiyorum, ama içeriden gelen sesleri duyacak kadardı sanırım. Bu, babamın sesiydi. Şefkatli olduğu zamanlardaki yumuşak tonlaması duyuluyordu. Birisine tatlı bir sesle bir şeyler anlatıyordu. Sonra birden kapı açıldı. Babam, yanında annemden çok daha genç bir kadın ve babamın kucağında henüz bir iki yaşında olan bir kız çocuğu… Karşımda bana bakıyorlardı. Ve sonra birden o ufak kız babama seslendi. ‘Babacığım, bu abla kim?’ diye sordu. Ona ‘baba’ diyordu, benim babama…’’
Kelimeler boğazına dizildi Zeynep’in. Gözyaşları göz kenarlarında titreşiyordu, ama onları bırakırsa, bir ağlama nöbetinin içine savrulacağını çok iyi biliyordu. O halini görmesini istediği son kişi Ahmet’ti. Uzaklarda bir yere gözlerini dikip sakinleşmeye çalıştı. Yeni bir cümle kurmasına yetecek gücü toplamaya uğraştı, ama bu çok zordu. O minik kızın gözleri, babasının çenesine uzanan yumuk parmakları ve sorusunu dile getirirkenki masumiyeti gözünün önünde sürekli yeniden sahneleniyordu. Ahmet bir şeyler söylemek, onu avutacak bir şeyler yapmak istiyordu, ama söyleyeceği cümlelerin doğru olacağından, onu incitmeyeceğinden emin olamıyordu. Zeynep’in gözlerinde gördüğü acı yüreğine işlemişti. Sevgilisini bunları anlatmak zorunda bıraktığı için suçluluk duymaya başlamıştı. Bu, ona aynı acıyı tekrar yaşatmaktan başka bir şey değildi, düpedüz zalimlikti. Yine de eğer şimdi Zeynep’i susturursa, bir daha asla bu konuya geri dönemeyeceklerini ve ilişkilerinde bir adım dahi öteye geçemeyeceklerini biliyordu. O yüzden çok zor olsa da suskun kalıp devam etmesi için ona zaman tanımaya karar verdi. Zeynep gözlerini diktiği uzak geçmişten bakışlarını ayırmadan, yeniden anlatmaya başladı.
scrollWithLineCFG_31
Bir sonra ki Ön Okuma Partimizde görüşmek üzere!!!
damy (1)